DONANMA MECMUASI 83/132-16 Ağustos 1917

DONANMA MECMUASI 83 / 132 – 16 Ağustos 1917

Pencişembe:  16 Ağustos 1333 – 27 Şevval 1335
İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için seneliği kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.
Sultan Ahmed Salis çeşmesi [Türk medeniyetinin cevherdar bir abidesi]
Foto: Cuma

Münderecat:

Maksada doğru, tersane inşası, donanma – icmal hadisat: Hüseyin Kazım – hafta başında:  Hakkı Tarık – içtimaiyat, ilmi tevkir edelim;  Kazım Nami – denizden sesler:  Ali Riza Seyfi – Şiir, kızıma:  Rasim Haşmet – Tarih, iki yüz sene evvel: Ali Riza Seyfi – Yeni istidatlar – tetebbu münasebat beynelmilel:  M. Ş.  Çanakkale safahat-ı bahriyesinden:  Ahmed – İnşaat cedide ile tahtelbahirlere galebe mümkün mü?  Abidin Daver – Bahr-i Muhitte kruvazör avcılığı [tefrika] – Tehlike [tefrika] vesaik, onuncu asır hicride Osmanlı donanması:  * * *

Nüshası: 40 para
Merkez tevzii:  Bab-ı ali caddesinde ay yıldız
Kitap hanesidir.
Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.  En meşhur muharrirlerin muavenet mahsusa-i kalemiyesi temin edilmiştir.
Merci:  mecmuaya ait her iş için donanma cemiyeti merkez umumiyesinde daire-i mahsusaya müracaat edilmelidir.

 

Mülahaza

Maksada doğru

     Tersane inşası

     Donanma cemiyeti, halkın büyük bir rağbetine mazhar olan piyangosu vasıtasıyla, cümleye bir tersane inşa ettireceğini anlattı.  Yevmi gazeteler bu işe lüzumu derecesinde ehemmiyet vererek milli bir meseleye güzel bir alaka gösterdiler.  Cemiyetin devam ve mevcudiyetindeki hikmet, yalnız iane cem etmek, toplanılan paralar ile vatanın ihtiyaç gösterdiği sefinelerin iştirasına vesata etmek olmadığı bedihi bir hakikat olduğuna göre, tersane inşası meselesini varlığındaki hikmetin en büyük tezahürü şeklinde kabul ve ilan etmek zarureti vardır.  Donanma cemiyeti, denizciliğe, deniz hayatının her noktasına büyük bir ta’lik ve ihtimam ile bakar.  Hususuyla istikbaldeki bahri hayatımızın temeli olan tersane denilebilir ki, cemiyetin yegâne meşgalesi, yegâne işi olsa, yine kâfidir.  Bize tersane lazım mıdır?  Bu suale menfi bir cevap verilebilmesine imkân göremediğimiz için üzerinde tevakkuf etmeyeceğiz.  Mademki, istiklal ve satvetimizin sağ eli ordu ise sol eli, en kıymettar ve mühim muavini donanmadır.  Donanmayı istedikten sonra tersanenin lüzumuna kail olamamak cihetini tasavvur bile etmeyiz.  Elimizde her türlü ihtiyacatımızı tesviye edebilecek bir tersanemiz olursa – zamanın bin türlü tekallübleri arasında en ziyade düşünülecek bir hakikat olmak üzere – ihtiyaç zamanında gayri muhtaç olmayız.  Reşadiye ve Sultan Osman Evvel dretnotlarımızın gasb-ı fecisiyle hâlâ sızlamayan hamiyetli bir kalp bilmiyoruz.  Bu facia ne kadar elemli, ne kadar acıklı olursa olsun o nispette kuvvetli tembihe hassasını da haiz olmalıdır.  Ve böyledir de. 

     Evet.  İtiraf ederiz, biz de inşa edilecek bir tersane ne derece büyük olursa olsun ihtiyacatımızın kâffesine tekeffül edemez.  Tersanenin tekmili zamana muhtaç olduğu gibi ta’didi de gayri ihtiyaç karşısındadır.  Fakat hiçbir eser ne mebadiinde mükemmeldir, ne de an-ı ta’did harikasıyla mübeşşirdir.  Japonlar gibi ancak geçen on dokuzuncu asrın o şehirlerini Avrupalılara ve Avrupa medeniyetine karşı açmış olan bir kavmin kırk elli senede en büyük zırhlılar inşa edebilecek, kendi dar-ül-sanayilerine has ihtiraat ile ifnahar eyleyecek derecede ileri gitmesi, fıtri zekâveti hiçte söz götürmeyen biz Türkler gibi pek eski bir medeniyetin sahiplerini çok düşündürse gerektir.

     Zamanın, seri ve bi-aman terakki cereyanları karşısında bize fikir ve alet verilince, diğerlerinin çok zamanda yapabileceklerini az vakitte icra ve hatta ikmal etmişiz.   Malum olduğu üzere biz de buharlı sefine – yahut namının her yerde zikrini ilme ve fazlına ve vatanına olan hizmetlerine karşı borç bildiğimiz Saffet Bey merhumun arifane bir işareti veçhe ile – vapur mukabili, buğu gemisi ilk defa Sultan Mecid zamanında İstanbul limanında görülmüş.  O zamanın en iyi gemi yapan tezgâhları İngiltere’de imiş.  O zaman bu tezgâhlar hakkında halk türkü tertip ettiği zaman, bizim tersane ustalarımız boş durmamışlar devri Azizide yetişen ve İngiliz sanatkârlarını da takdire mecbur eden makine ustaları, hatta hakan sabık zamanında bunca mahrumiyetler, mânialar arasında fen ve sanat namına dikkate şayan birer varlık gösteren makinistlerimiz bizim sanata ne bigâne, ne de istidatsız olmadığımızı, icabında fazla iş görebileceğimizi ispat eden ferahlı emarelerdir. 

     Yapılacak tersane, gerek harbi gerek ticari donanmamızın atisine temel taşıdır.  Onsuz atılacak her adım akamete mahkumdur.  Bu tersane, türkdeki terakki  ve taali fikrine abide olacaktır.  Siyasi bir çok faydalarından sarf-ı nazar, Müslüman evladının sanat sahibi olması faydası, her münevver fikri saatlerce işgal edecek bir meseledir.  Onun içindir ki, donanma cemiyeti tersanenin istikbaline gayet kuvvetli bir itmi’nan ile bakıyor ve bunu da ve terakkimizin istikbali kadar parlak buluyor.

           – Donanma –

     İcmal-i hadisat

Halka doğru

     Çok kullanıldığı için çokça suiistimal edildiğine kail olduğu bu terkibin ser-nüvist sabahı hakkında yazı yazmağı bir vazife-i milliye telakki etmekteyim.  Türkün istikbalinde lisan, edebiyat, ictimaiyat bahisleri büyük bir mevki tutmak üzeredir.  Onun bu mevkii en nazik mesaile nazariyatcılığın teşmil edilmesinden neşet ediyor.  Yoksa bir milletin edebiyatı, lisanı, tabi olduğu müesserat ictimaiye ne derece-i talihi ehemmiyette kalmış, ne de takdiri kıymeti idrak haliye müftekir bulunmuştur.  Bizler ise yalnız nazariyat ve usul ulum ile metrukât muazile-i asarı hal etmek veya mahsusat kavmîye üzerinde tesir husule getirmek gibi bir daiye-i azime ile ortaya atıldığımız, bilmeden yahut bilmek istemeden her yeni şeyin şöhret, belki menfaat temin edebileceği fikriyle münevver bir muhit nazariyatın etrafında binler gördüğümüz içindir ki, bahis ahir lisan, bazı devir endişeleri bile tevhiş edecek bir mahiyet almıştır.  Refikadan birinin bihakkın muahezesi gibi nazariyat ahire-i edebiyeyi himaye edenler değil, henüz tebellür etmiş bir fikre malik olmadıkları halde dûn muaheze oldukları efkâra bu gün en har ve samimi taraftar kesilen bir şer zemme-i kalple tercüme layıktır. 

     Tetebbu edip gitmekte olan nevada nazariyeler, bizde bir takım Kanaatlar mahsule getirdi.  Bu Kanaatlar, ilmi olmayabilir.  Fakat bir aletin nevzatıdır ki o alette hakikate ne derece mutabakat varsa eserinde de o derece aramak gerektir.  Bu kanaatleri bu sütunlarda izah etmek isterim.  Bu bir vazife midir?  Bir hakimiyedir.  Yoksa ikisinin tekabilinden mütehassıl bir cüret midir, burasının muhakemesi halden ziyade istikbale ait olmak lazım gelir.  

     Evvela, usul ulûmda şahsi kanaatların, yalnız zati içtihatlara mutabık gelen nazariyenin neşir ve tamimi suretiyle tesis edilmek istenilen mesleklerin kıymeti nedir?  Bu türlü mesalik-i edebiye her zaman muhterem ve meta olması lazım gelen şahsıyet maneviyenin harîm-i nufuzine iltica edecek olursa cidden şayan-ı nazar bir hadise-i ictimaiye karşısında bulunmaz mı?

     İçtimaiyattaki ahkâm ve nazariyat ne derecelerde katidir.  Faraza bir devri kaim her türlü mesalik ve nazariyatı zir ü zeber etmeye kâfi midir?  Âlemde zatın ve resmiyetin derece-i ehemmiyeti nedir?  İki sene evvel siyasi akideleri bile mefhum muhalifi ibraz eden birkaç sahip kalemin iki sene sonra akaid edebiyede bu derece-i i’tizale – ne için ve ne gibi müessirat neticesinde – takrib edebilmek ihtimali var mıdır?  Hakka doğru gitmek, halk edebiyatıyla meşgul olmak için yalnız terkipleri feda etmek, ammenin değil, avamın şive-i beyanatını imlada tatbik eylemek de kâfi midir?  Ana yurdu olan Anadolu bir zevk bediiye veya bir tahsisi edebiyyeye bigâne değilse onunla bu gün terviç edilmek istenilen halk edebiyatı arasında nasıl bir münasebet veya karabet vardır?  Faraza Büyükada’da haftada bir, bir nâdî-i edep içtimaı etse de vicdan milli orada tayin etse, mutlaka o bezmin taktiratı haricindeki neşriyatta milli edebiyattan bir şama bile bulunmasına hüküm edilse bu edebi ne derecelere kadar makbul olabilir.  Bir şiire Ergenekon efsanesinden birkaç kelime girmekle çobanın kavalı, Fatoş’un gözleri, issiz köyü, susuz göl, kurumuş çay, bağrı yanık âşık, gurbetzede maşuka gibi birkaç tabir ile bir eser-i milli bir mahiyet almak ihtimali var mıdır?  Türk, pek kadim ve şa’şaa-dar bir medeniyet sahibidir, bu medeniyet hiç bir istihaleye tabi olamaz mı?  Tekmil hassasından mahrum mudur?  Türk bugün muhtelif kısımlara ayrılmış:  şimalde, şarkta, cenupta Türk var.  Acaba onların telakkiyat edebiyesi nasıldır?  Turanilerden bir kısmı Arap âlemiyle temas etmiş, faraza bu günkü Macar edebiyatından – bu itibar ile – bahis edilemez.  Fakat onların da turan evladı olmak hasebiyle tahsisat-ı edebiyedeki tahvilleri esasatıyla, burada şark ve İslam muhitinde yetişen Türklerin zevk edebiyesindeki tebdil esasatı tetkik edilemez mi? Selçukilerin, Kayıhanlıların garp Türkçesi itibar edilen bu lisanın edvar-ı tahvilindeki vazifeleri ne olmalı idi?  Yahut ne idi, hissen ifa edilebildi mi?  Ve diğer bir nazariyeye göre gayr-i kabil müdafaa müessirat garp Türkçesini ne türlü bir şekil ile asr-ı ahire kadar getirdi.

     Her asrın lisan beyanında edebi bir ihtiyacın sevaikini müşahede ederek edebiyatta şahsiyet meselesini ileriye sürenler, şimdi mültezim lisan veya o mal beyan ne türlü ihtiyacatın zadei acibi olduğunu söylemek mecburiyette değil midirler?  Bu ihtiyaç, tabii ve hemen gayr-i mahsus bir cereyanla lisan üzerinde tesirini gösterir mi?  Yahut zabite-i lisaniye kabilinden bir iki kalem sahibinin iddia veya işaretiyle tesis ederse makbul olur mu?  Onların zevki, mutlak bir hüküm bediiye haiz midir?  Yahut zevk milli, şahsi zevk demek midir?  <vicdan-ı milli> neşe-yi kalilenin hükmüne tabi olabilir mi? 

     İşte bir takım sualler ki her zaman hadise bahş ezhan olsa yeri vardır.  Had şe bahş ezhamın tabiriyle ufak bir hatası da aşikâr duran kudema pesendana bir terkibin tariftar tahriri olmakla itham edilsek bile buraya yazılmasındaki maksadı anlamak istemiyenler, binayı edep etrafındaki hâl engiz tarakayı işitmeyenlerdir.

          Hüseyin Kazım.

İki mesele

            

 – 1 –

Tûbâ ağacı nazariyesi

     Haftanın beni işgal eden hadiselerinden biri Tûbâ nazariyesi oldu.  Asıl Tûbânın ne olduğundan haberimiz yoktur.  Harp lügatinde iyilik, güzellik manasında olan bu kelime besbelli bundan menkul veya insanların en ebedi tahayyüllerini bile evren içinde yaşadıkları âlemin hadisatı olmak zaruretinden mütevellit bulunacak ki göğü semada bir şekil ile intizar edilen uhrevi bir ağacın ismi yine sık sık tekrar bahtiyarlığına nail oluyor.  Fakat Tûbâ nazariyesinin doğruluğunu araştırmaya başlarken <malum mecmuasında – bilmem hangi sebepten – bu mesele yine mevzu bahis oldu.  İlim Tûbâ ağacı gibidir, yukarıdan aşağı doğru iner, dendi. Sâti’nin buna da itiraz etti.  Fikrini ispat için eski makalelerini, raporlarını yoklayarak ve bunlardan fıkralar toplayarak iki makale neşir etti yolunda müstehzi bir mukaddeme yer tutmamalıydı.  Bir muharrir, ale-d-devam itirazcı da olsa böyle <buna da> kaydıyla dudak burkutmamalıydı.  Hele bu fikri – tahkik için olmasa bile – tayin ve ispat için, velev kendisinin olsun, eski makaleler, raporlar yoklamak ve bunlardan fıkralar toplamak bu zamanda Kanaatları takviye için en lazım bir dava halindedir.  Zira suret ve sireti, hareket ve istikameti her gün değişen fikirler o kadar çoğaldı ve müstesi fıtratlara ve yergi olan bahtiyarlıklarla bu fikirlerin her hangi bir şekli derhal tatbik sahasına intikal ettirmek o kadar tezelzülü ve tahribatı bahis oldu ki benim eskiden beri fikrim böyledir, diyebilenler <bunu vaktiyle pek müşevveş, nakıs, yanlış anlamıştık!>  diyenlerden ziyade racih bir itibarı haiz olsalar gerektir.  İyi ve doğru adamlar, nasıl mazilerinin muhasebesiyle bir tezkiye hükmünden müstefid olabilirlerse, galiba iyi ve doğru fikirlerde böyle bir maziye nispet ispat eylediği takdirde emniyet ve hatta kıymet kazanacaktır.  Maatteessüf Tûbâ nazariyesi, bu hükümden hariç kalıyor.  Onun mazisi gibi hali dahi hala ve yeni mecmuanın hal etmiş görünmesine rağmen yanlış veya muğlaktır.  İlim Tûbâ ağacı gibidir, yukarıdan aşağıya iner nazariyesini kabul etmeyen Satı Bey diyor ki:

     Maarifin bütün aksam ve şuabatı arasında şedid yer irtibat vardır.  Hiç bir şubeyi maarif ki hiçbir dereceyi tahsilin değerlerinden müstakilen ıslah ve tensiki kabil değildir.  Ezcümle mekteb-i aliyenin terakkisi onların talebesini ihzar etmekte olan mektep iptidaiye ve taliyenin terakkisine mütevakkıfdır.  Çürük bir tahsil iptidaiye istinad edecek bir tahsil hiçbir zaman alileşemez hakiki bir zümreyi münire tûbâ ağacı gibi değil, tabii ağaçlar gibi yetişir.  Diyorlar ki ilim yukarıdan aşağıya iner, fakat soracağım ki;  Yukarıya nereden ve nasıl çıkar?

     Bilakis bu nazariye, bilhassa dar-ül- fünun ameli teşkilata taliki itibariyle ehemmiyetli gören yeni mecmua nazarında doğrudur.  Şu nokta-i nazardan ki: 

     Maarif, mektepler, mantıki bir tekâmül ile aşağıdan yukarıya doğru gitmekle beraber bunun her devresinde ilim yüksek zümreden aşağıya doğru iniyor.  Zira her memleketin kendine göre en yüksek bir derece-i ilmi ve binaenaleyh en yüksek maarif müesseseleri olur.  Bu müesseselere, diğer milletlerin vasıl oldukları derece-i ilme kıyasen iptidai, tali, âli namlarını veriyoruz.  İptidai ilim derecesine vasıl olmuş bir milletin en yüksek ilim zümresi ancak o tahsil ve terbiyeyi verenler, o ilimle meşgul olanlardır.  Mademki memleketimizde de mütefekkirler zümresi yetişmeğe başlamıştır;  O halde mevcut iptidai, tali mekteplerimiz bir dar-ül- fünun teşkiline müsaittir.  Çünkü asrı bir dar-ül-fünuna lüzum olan yüksek ilim amilleri dar-ül-fünun şeklen olsun fiiliyatta oldukça yetişecektir.  Dar-ül-fünunun asıl vazifesi de milli hırsı yapmaktır.  Hırsı teşkil etmiş milletlerde muaf ıslahatına ale-d-derecat aşağıdan başlanabilir.  Çünkü o hırsı muhitte yetişen iptidai muallimleri millete o terbiyeyi verebilirler.  Bizim şu halimizde maarifin bütün derecatı ancak yukarıdan hayat alabilir.  Aşağısını ıslah için evvela yukarıyı yapmak lazım geliyor.

     Bununla beraber mecmua, Satı Beyin nakil ettiğimiz ifadesinden de ilk mühim kısmı kabul etmektedir.  O halde bu ihtilafı tevlid eden nedir?

     Bence bunu anlamak için bir kere mücerred olarak <ilim Tûbâ ağacına benzer, yukarıdan aşağıya iner.> nazariyesinin ne demek olduğunu tahlil etmemiz lazım gelir.  Bunun için Satı Beyin <yukarıya nereden ve ne ile çıkar!> sualine cevap vermeğe lüzum yoktur.  Zira yukarıdan aşağıya inmeye başlayan ilim, aşağıdan yukarıya çıkarken ilim halinde değildi.  İlim olmak için yapılmış mukaddemelerden ibaretti.  İlmin o mürekkebatıydı ki matlub derecelerden geçmekle ilim Science veya Connaissance kıymetini, mahiyetini ihraz etti.  Emrullah Efendinin böyle düşündüğünü zan ve kabul ettiğimiz takdirde teşbihin hiç hatası yoktur.  Hâlbuki hata buradaki ilim tabirinin talim Enseignement, tedris İnstruction, tahsil Etudier mukabilinde kullanılması ve bahsin mevzuu talim ve terbiyeyi tesis İnstitution iken müşebbehlerin birbirine karıştırılmasıyla başlıyordu.  Bana öyle geliyor ki Satı Bey daha ilk söz olarak bunu söyleseydi, bahis kazanmış olmasa bile Tûbâ ağacının bu mebhasda misal ve temsil olarak iradını men etmiş olurdu.  Mademki ilim yukarıdan geliyor, evvela yukarıyı ıslah etmek lazımdır.  Diyebilecek olanlara ilim başka malum başka.  Hele talim başka, mütealim başka, maksadınız hangisi?  Diye sorulurdu.

     Yeni Mecmua, Tûbâ ağacını böyle benim gibi anlamıyorsa da ilmi bir sabık talim ve tahsil yerinde kullanmış olmak, Satı Beyin müstakilen ıslah, terakki gibi esas kayıtları neticede ehemmiyetten düşmek suretindeki noksan cihetlerinden sarf-ı nazar, bu suallere bir çırpıda cevap vermiş görünüyor.  Bir memleket her tekâmül devresinde iptidası veya tali ilimler yani müteallimler fevkinde mutlaka tali veya âli ilimlerini muallimler bulundurur.  Buna binaendir ki bir memleketin derecesi kendine göre maarif müesseseleri vardır.  Bu dereceler aynı medeniyet dairesindeki diğer milletlerin telakkisince tam veya nakıs görülebilirler.  Şayet bu telakki muteber tutulur da derecelerin ıslahına kıyam olunursa en yukarıdan başlamak lazımdır;   Çünkü o derecelerin ıslahatçısı en yüksek derecenin muhtevasında yani muallimlerdedir.

     Şu hülasa Tûbâ nazariyesinin bir tevil ve tefsiridir ki her sekizi tedvin, yukarıdaki hocalarınızı ıslah etmedikçe aşağı ki mahsul derecesinin ıslahı mümkün değildir demektir ve hocalar kelimesine talim ve terbiye için müessir bütün amiller gibi şümullü, geniş bir mana verilmek şartıyla şüphesiz doğrudur da.  Fakat acaba bu tevil ve tefsir yine Tûbâ nazariyesini ispat ve (maarifin ıslahata dar-ül-fünundan başlamak lazımdır.) iddiasını harfiyen teyit ediyor mu?  Hayır!  Çünkü:

     1 – Milletlerin maarif, teşkilatında efradın talim ve tedrisi için iki hat vardır;  birine talim, diğerine tefahhus ve tetebbu diyebliriz;  talim iptidai, tali, ali diye milletlerin tekâmül devrelerine göre değil, belki tahsilin tekâmülünü teshil için ayrılmış üç devrenin mecmuudur.  Hükümetler birinci devreyi mecburiyet altına almışlar, diğerlerini tesahub ile iktifa etmişlerdir.  Tefahhus ve tetebbu bu üç devreden evvel ve sonra yahut devam ederken bu tesisat dâhilinde olmaksızın vukua gelen zihni, fikri fiiliyatların, terakkilerin yoludur.  Maarif nezaretleri bu fiiliyatı, bu terakkiyi himaye ve teshil maksadıyla muaveneti tali vazifelerden sayarlar;  Fakat bizce maarifin ıslahı, denildiği zaman ilk hatıra gelecek bu üç dereceli bir teşkilattır ve bizim bildiğimiz üçüncüsü mesela tali tahsilden geçmiş bu talebeye ali tahsil gösterecek bir müessesedir.  Yani dar-ül-fünundur.  O halde eğer tali tahsilden geçmiş ve geçecek on talebemiz olsun yoksa dar-ül-fünunun vücuduna sebep sorulur.  Zira kabul olunmuştu ki talilikle âlilik henüz o devrede ayrılmış değildir.

     2 – Dar-ül-fünunun vücudunu tasdik edenler gerek bu üçüncü tahsil gerek haricindeki en yüksek tetebbu derecesinin ıslahını iltizam ettikleri dakikada derecenin aşağı düşmüş olacağına, ıslah edilecek kısmın hakikatte âli olmadığına dikkat edilmelidir.  Gerçi o memleket için yine en yüksek bu derdiniyle bilirse de. . .

     3 – Islaha muhtaç görülen kısma evvela sağlam bir tekâmülden doğacak silah kabiliyeti vermek yahut böyle kabiliyetlerle mücehhez talebe yetiştirmek daha aşağıki kısmın vazifesi değil midir?  Eğer daha evvelki dereceler vazifelerini bi-hakkın ifa edebilmiş olsalardı istenilen silah elbette kendiliğinden olurdu ve unutulmamalıdır ki dar-ül-fünun mefhumunda mesela tıp fakültesi dahi dâhildir. 

     Eğer mevcut tali tahsil denildiği gibi kâfi görülürse âli derece bir şeye başlamış değil, başlananı tamamlamış olmaz mı?

     4 – Âli derecenin ıslahı hocaların ıslahı demekse hocaların ıslahı da maarif teşkilatında yeni ve ayrı bir tahsil hattı çizmek demektir:  Evvela bu hat mutlaka iptidaiden âliye doğru yükselecektir.  Saniyen resmi ve bahse mevzu teşkilatın gayridir. 

     5 – Milletin harsını yapmak dar-ül-fünunun meşgalesi değil, meşgulesinin neticesidir.  Kürsülerle sıralar, karşılaşmasına bile başka yoldan bu neticeye varmak mümkündür. 

     6 – Tûbâ nazariyesi yukarıdan aşağı iner diyor;  Fakat bu nüzülün bir tariki var mıdır, olmalı mıdır, göstermiyor.  Tecrübe membaların icrasını suyollarının ihzarından sonraya bırakmaz mı? Memba neresi olursa olsun, âlemi hangi yollar vasıtalarla yayacağız?  Mânialı yollar cereyanın selametini bozmaz mı?  Bu takdirde mademki âli bir dereceyi ıslah kuvvetimiz vardır, evvelki derecelerle de meşgul olmaya başlamak makul olmaz mı?  Tali, âlideki teşkilatın sonunu intizar edebilir mi?

     7 – Maarifte yukarıdan aşağı tabirini sadık kılacak bir derece var mıdır?  Yoksa âli derece iptidai ve âlinin son bir istihalesinden başka bir şey midir?  Âli dereceyi ıslah edebiliriz diyenler iptidaiyi, iptidaiye yükseltiyoruz diye çalışanlar âliyi hazırlamıyorlar mı?  İsevi’nin salonu veya üç harfli bir kelime gibi üç adedi bir fikir ifade ediyorsa bir ve iki vahidi buna dâhil olmuyor mu?  Ve galiba en doğru fikir mektepleri vesair maarif müesseselerini, dereceleri ne olursa olsun, bir cihaz teneffüse benzetmekte olacak:  Çünkü yalnız hava borularını doldurmak yaşamak için işte kâfi gelmiyor! 

     O halde kısaca diyeyim ki ne baştan, ne sondan, ne ortadan;  Ancak hep birden!

     Nişantaşı, 13 Ağustos 1333

     Hakkı Tarık

Samimi bir tazim:  [mekteb-i bahriye talebesi Sadrazam Paşa hazretlerini istikbal ederken]

İçtimaiyat

İlmi tevkir edelim

     Asrın en büyük feyzi ilme ve irfana verdiği kıymetin fevkaladeliğindedir.  Medeni milletlerde âlimlerin, ilim ile mütevaggil olanların mümtaz bir mevkii vardır.  Hatta büyük âlimler beynelmilel bir mevkii haizdir.  Nobel mükâfatı, dünyanın her hangi bir tarafında insaniyet için nafi ve müfid olan irfan sahipleri içindir.

     İlme ve irfana verilen bu büyük kıymet elbette sebepsiz değildir.  İlim adamları, milletlerinin medeniyet ve faziletinde terakkisine nüfuslarını vakf etmiş kahramanlardır.  Ve onları tebcil etmek bütün milletlerce pek müstahsen ad edilen bir vazifedir.  Şu halde asri bir millet olabilmek için evvela ilme şerefli bir paye vermek lazım geliyor.  Bizde asri bir millet olmak iddiasındayız ve sözle mümkün olduğu kadar ilme büyük bir mevki ayırıyoruz;  Fakat fiilimiz, sözümüzü nakız görünüyor.

     Son zamanların bize gösterdiği bir hakikat var:  para kazanmak (men ihtikâr) komisyonu, bu para kazanmak hastalığına bir çare bulmak üzere teşekkül etti.  Lakin hastalık o kadar şiddetle seyir etti, içtimai bünyeyi o kadar fena istila eyledi ki komisyonun en kati teşebbüsleri bile çok defa akamete uğruyor.

     Herkes kazanmak istiyor.  Umurunda ticaretle uğraşmağı da susamış ve yüzlerce ve binlerce kimseler, sehl bir kazanç temini için ticarete sülük eyliyor ve az zamanda sanatın artık pek kolaylaşan ve ibtizâle ayıran içeliklerini öğrenerek para kazanıyor, az zamanda birkaç bin liralık adam oluyor.

     Şüphesiz, ticarette meşru bir meslektir.  Aynı zamanda vatanın servetini temin itibariyle takdire şayan bir tariktir de.  Kabiliyetli olanların milli serveti tezyid ve zengin olarak ferdi bir refah temin etmeleri alkışlanmalıdır.  Fakat bunun bir haddi, ahlaki bir derecesi vardır.  Ticaret âleminde doğup büyümüş olanların tabi oldukları bu mesleği ahlaktan yeni ticaret saliklerinin de hissedar olmaları icap eder.

     Mamafih burada meselenin bu ahlakî cihetinden bahis edecek değilim.  Şimdiye kadar hesabi bir mefkûre uğrunda çalışmış, nefsini talime hasr etmiş olanlar içinde mefküreciliği bir tarafa atanlar, kollarını sıvayıp bu şimdiki iğrenç kazanç yoluna atılanlar var.  Bu yol, elbette onların bütün ruhlarıyla perestiş ettikleri bir yol değildi.  Belki de intisap etmezden evvel, o yolu pek hakir görüyorlardı.  Fakat bir gün geldi, mevkiin, itibarın, refahın yalnız o yol saliklerine inhisar etmeğe başladığı, ilim ile mütevaggil olanların yavaş yavaş gülünç olmakla, aç kalmağa mahkûm olacak bir hale gelmek üzere bulundukları görüldü.  O vakit bilzarure, onlar da mefkûreciliği istemeyerek, belki ağlaya ağlaya terk etmek, kazanmak yoluna girmek mecburiyetinde kaldılar. 

     Bir gün pek muhterem bir arkadaşım, bana;  ilmin mefkûrenin ne kıymeti var?  Ya servet, ya mevki sahibi olmalı.  Ben mevki sahibi olamam, fakat servet sahibi olacağım.

     Bir gün oğluma [işte yirmi iki senelik memuriyet hayatımın yadigârı şu hiç, şu kadar senelik ticaretimin de mahsulü bankadaki servetimin miktarını gösteren şu defterdir.  Artık hangi mesleği münasip görürsen ona intisap et.] demek isterim.  Dedi. Yarabbi, bu zihniyet bizi nereye götürecek.  Bu zihniyet, en büyük milli kuvvet olan mefkûreyi boğmayacak mı?  Ahlaki faziletin şiarı nihayet <<para kazanmak ve ferden fert zengin ve müreffeh olmak>> mı olacak;  Zan ediyorum ki milli ahlaka, milli feyze, milli terakkiye nigah-ban olmaları lazım gelen zatlar, hissi bir surette kalem ve ilim mesleğine salik olup ta bugün aç kalmak tehlikesine düşmek üzere bulunanları terakkiye itmek çarelerini düşünmelidirler.

     Mükemmel lisan bilir, fikri meşgalelerden nasipli, çalışkan, malumatlı gençler tanıyorum ki bu gün pek hakir bir maişet medarı elde edebilmek için umurlarının en güzel ve tetebbu en müsait saatlerini matbualarda, akim muharrirliklerde ifâte ediyor.  Bunlar belki biraz müştağil, biraz, doğru sözlüdür.  Bu hal, onların mefkûreciliklerini kesr etmeyecek zararsız kusurlardır, eğer izzet-i nüfus sahibi olmak bir kusur ise.

     Asri bir millet olmak, âlemi, ne kadar hakir ve naçiz bir kimsede ziyasını tecelli ettirirse ettirsin, takdir etmekle mümkündür;  okuryazarların adedi pek mahdut, biraz düşünebilenleri parmakla sayılacak kadar mahdut olan bir millette, liyakat sahibi birkaç genci, ihmal etmek, zan etmem ki mefkûreciliğe muvaffak olsun. 

     Kadınları korumak, çocukları himaye altına almak alıpta pek büyük bir iştir.  Fakat irfan yolunda yürümek isteyen hissi düşünceli gençleri ihmal etmemek te o kadar büyük bir iş olsa gerektir.

          Kazım Nami.

Bahri terakkilerimiz:  [mekteb-i bahriye talebesinin vükela huzurunda geçit resimleri.]

Bahri terakkilerimiz:  (mekteb-i bahriye talebesinin idman talimleri.)
Tarih-i bahriyemizden bir safha

İki yüz sene evvel

Türk korsanlarında Kuvayı bahriye

     Barbaros Hayreddin Paşanın Cezayir’de, Turgut Reisin Trablus’ta Kılıç Ali’nin Tunus’ta tesis ettikleri ve garp ocakları diye şöhret yab olan üç mücahit heyet askeriye-i bahriye on yedinci asır miladi iptidasına kadar bütün cihan malumu havf ve vahşiyete boğan donanmalarını sadece Latin yelkenler ve küreklerle mücehhez kadırgalardan, hususiyle Avrupalıların Gulet ve bizim Kalite dediğimiz daha hafif kürekli teknelerden mürekkeb bulundururlardı.  Yirmi beş, yirmi yedi çift kürekten bila itibar on sekiz, on altı çifte küreğe kadar vesait tahrikiyeye malik olan bu teknelerin her bir küreğini üç veya iki kişi çekerdi.  Lakin bu kürekçiler hemen baştanbaşa Forsa denilen Hristiyan esirasından mürekkeb olup Cezayir, Tunus ve Trablus’ta ise bunların hiç te kıtlığı yoktu.  Seferden dönen her korsan kaptanı lâ-akall kırk elli esir ile avdet ederdi.

     Lakin on yedinci asır miladi iptidasında yuva edinmiş olan Türk korsanlarının tertibat ve teşkilat bahriyelerinde büyük bir tebdil hâsıl oldu.  Artık korsanlar kadırga ve kalitelerden ziyade murabba yelkenli kuvveyi mahrukaları sırf yelkenden ibaret kalyon esasında tekneler inşasına teşebbüs etmişlerdi.  Bu tebdil ise başlıca Avrupa hükümet bahriyesinden en ileri gelenlerinin inşaat bahriyede de vukua getirdikleri terakkiyat ve teceddidanın bir netice-i tabiiyesi idi.

     İngiliz müverrihlerinden Lion Pol bu tebdilin esbabını iki neviye ayırıyor.

     1 – Artık kadırga, kalyona ve firketelerin küreklerini çekecek miktarda kesir Hristiyan esirası yakalayabilmek o kadar kolay değildi.  Ücretle kürekçi istihdamı ise pek masraflı oluyordu.

     2 – Kalite ve Perakende denilen kürekli sefainin en ziyade istihdam olundukları hizmetler,  yani İspanya, bilhassa Endülüs vilayeti sahiline vaki olan akınların, muhacemanın kesb salabet etmesi.  Çünkü 1610 senesinde Arapların Endülüs’ten tard ve ihracı üzerine korsanlara o sahilde isteye isteye rehberlik edecek ve muavenet eyleyecek dindaşları kalmamış binaenaleyh bu işte devam etmek için daha büyük teknelere ve daha fazla kuvayı muharibeye lüzum görülmüştür. 

     Lakin biz Avrupalı müverrihin gösterdiği bu sebepleri esbabı asliye olarak kabul etmiyoruz.  Çünkü bu senelerde dahi Cezayir’de otuz kırk bin esir bulduğu gibi Endülüs Araplarının olsa olsa Türk korsanlarına rehberlik edip, İspanya hükümetinin en hakir tebaası sıfatıyla muavenet meskuriyede bulunamayacakları aşikârdır.

     İnşaat bahriyede korsanların kabul ettikleri bu tebdilin sebebi aslisi dediğimiz veçhile Hindistan ve Amerika’nın keşfinden ve orada müsamereler, ticaret istasyonları tesisinden sonra bütün denizlerde seyir ü sefere mütehammil sefain vücuda getirmekte Avrupalıların gösterdiği terakkiyat azime ile Bahr-i Sefid ticaret bahriyesinin tenakısı ve Bahr-i Muhit Atlasının pek zengin ve işlek bir ticaret bahriye caddesi haline inkılabıdır.  Türk korsanları artık Bahr-i Sefid’de dolaşmağa başlayan cesim ve yüksek müteaddit toplu İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekiz ve Venedik kalyonlarına çatmak için bu sınıftan sefaine muhtaç oldukları gibi, Bahr-i Muhite çıkarak dünyanın uçlarından grân-bahâ emtea ile yüklü gelen sefain cesimiyeyi avlamak için de Bahr-i Muhitin şedâidine mütehammil ve rüzgârlarından müstafid olacak tekneler yapmağa mecbur idiler.  Nitekim salif-üz-zikr müverrih Lion-Pol da nihayet inşaatta vukua gelen bu tebdilin sebebi aslisini keşf etmiş gibi şu satırları ilave ediyor:

     <<bundan başka Berberi’ye korsanları eski düşmanları olan İspanyollarla onların altın hazinelerini zapt etmek için ta Hint garbi denizlerinde çarpışmağa haris değiliz.>>

     Elhasıl on yedinci asır ibtidasından Cezayir, Tunus ve Trablus şehirlerine şöyle bir nazar tetkik atıf etmekliğimiz mümkün olsaydı buralardaki tersanelerde yüzlerce amelenin yeni usul inşaatı öğrenmek ile meşgul olduklarını görecek idik. 

     Seyr-ü sefain sanatı büyük hatvelerle ilerliyordu.  Berberi’ye sahilinde yüzlerce seneden beri riayet cihadı kaldırmış olan Türk yavruları ise esfar-ı baide icrası hususunda Avrupa milletlerinden hiçbirinden cesaretçe, istidatça dûn olmadıklarını pek âlâ his ediyorlardı.

 Hâlbuki:  kadırgalarla bu nevi uzun seferler gayri mümkün idi.  Yüzlerce kürekçiyi beslemek mecburiyeti olduğu halde, her peksimetin sıkleti bu hafif sefain için büyük bir yük ad olunurdu.  Yelkenlerin ise yemek yiyecek ağızları olmadığı gibi, nakil edecekleri yük ne kadar fazla olursa olsun insan kulları gibi yorulmak mahzurundan dahi biri idiler. 

     Türk korsanlarının kalyonculuktaki maharetlerini Avrupalılardan pek süratle iktisab ettiklerine tarih şehadet ediyor.  Korsanlarımızın bu işteki ilk üstatları hakkında şu malumata tesadüf ediyoruz.

     On yedinci asır ibtidasında Simon Danser isminde bir kaptanı Marsilya’ya hicret ve orada izdivaç ve tavattun eylemişti.  Miladın 1606 senesinde bu kaptan intihap ettiği bazı gemicilerle satın aldığı bir sefineye atlayıp Cezayir’e gelmiş ve İslamiyet’e arzı hizmetle mecmu ve helal Osmaniyi direğe kaldırmıştır.  İşte Yuvarlak sefain, denilen mürtefi kalyonların usul inşasını Cezayirlilere bu kaptan Danser öğretmiştir.  Şecaat ve teşebbüs karlığı sebebiyle Deli Danser diye şöhret bulan bu zatın üç sene zarfında 40 kıta sefine zapt ederek Akdeniz’de şöhret-yab olduğunu görüyoruz.  Lakin ba’de l ihtida aldığı namı Avrupa tarihleri zikir etmiyorlar. 

     Tunus korsanlarına kalyon öğreten ise Muma Re’is ile bir İngiliz korsanı idi.  Bundan başka yine bu esnalarda Fransa sefiri Breves Tunus şehrinde Halkulvad ’da Kaptan Ver isminde bir İngiliz korsanının Türk korsanlarıyla beraber çalıştığını ihbar ediyor. 

     Daha 1616 senesinde İngiliz ricalinden Sir Frances Cotingin, Dok Buckingham’a Cezayirlilerin edindikleri firkateyn, korvet ve kalyon nev’inden sırf yelkenle müteharrik kuvveyi bahriyenin ispanyada umumi ve büyük bir havf ve endişeye mucip olduğunu rapor etmiştir.  Mumaileyh diyor idi ki:

     Berberistan korsanlarının gerek Bahr-i Muhit Atlasideki ve gerek Bahr-i Sefiddeki kuvvetleri ve muhacemat ve tecavüzleri o derece-i müthişeye varmıştır ki;  İspanya mahafil hükümetini bu kadar kader ve endişeye duçar eden hadiseye asla tesadüf etmemiş idi.  Berberistan korsanlarının kuvveyi umumiyeyi Harbiyeleri ferketin ve kalyon nev’inden kırk büyük tekneye baliğ oluyor.  Bunlardan her biri iki yüz ila dört yüz tonluktur.  Amiral sefinesi ise beş yüz ton cesametinde bulunuyor.

     Dest-res olduğumuz malumata nazaran, korsanların kuvveyi bahriyesi o tarihte bir veçhe zir tefrik ve hizmet muayeneye tahsis olunmuştu. 

     Bu sefain iki filoya münkasım idiler. Bunlardan on sekiz sefineden mürekkeb olan birinci filo (Malaga) limanı hizasında, şehirden iyice görülecek bir mesafede ahz-ı mevki etmişti.

     İkinci filo ise Lizbon ile Sevilla arasında bulunan Santa – Maria burnu önünde dolaşırdı.  İngiltere’nin ispanya sefiri Sir Frances Contingin’in yukarıki satırları yazdığı esnada Septe boğazı dâhilinde, yani Malaga önünde bulunan filo, ise Malaga civarında olan Muslil mersasına dâhil olarak hasarın bir kısmını toplarıyla tahrip etmişler ve şehri büsbütün zapt eylemek üzere bulunmuşlardı.  Ancak o esnada Grenada’dan kuvveyi cesime-i adadiye vürudu üzerine gemilerine çekildiler.  Bununla beraber bu filo birçok gemiler zapt etmeğe muvaffak olmuştur.  Bu sefain içinde İngiltere’nin garp sahili limanlarına mensup üç dört teknede bulunmakta idi.  Malaga limanından ancak altı mil kadar uzakta iki cesim İngiliz teknesini baştankara itmeğe mecbur etmişler, sonrada sahile çıkıp gemileri yakmışlardır. 

     Sefir cenapları hükümet-i metbuasına gönderdiği raporunda diyor ki:  Bu korkunç filo bu güne kadar Malaga önündeki mevkilerini muhafaza etmekte, geçen bütün sefaini zapt ederek İspanya’nın bu kısmında ticaret-i bahriyeyi külliyen men etmiş bulundurmaktadır.   

     Bu esnada ikinci filo da Bahr-i Muhit Atlaside hamaratlıkta refikinden geri kalmıyordu.  İspanya donanması gerek kuvvetçe, gerek teknelerin suret-i inşasınca korsanların karşısına çıkabilecek halde değildi. 

     Yine sefir cenaplarının raporuna bakalım:

     Eğer bu sene korsanların hakkından gelinmeyip de sağ ve salim Cezayir’e avdet edecek olurlarsa hususiyle bu sene İspanyol donanmasından bir iki tekne de zapt ederlerse bu civarlarda gelecek sene artık karşılarına çıkacak kuvveyi bahriye bulunmayacaktır.  Bu korsanlar hangi millete mensup olursa olsun Hristiyan gemilerini zapt etmekten pek büyük lezzet his ediyorlar. 

     İşte bu malumattan dahi müsteban oluyor ki;  Cezayirliler ve diğer iki ocak evvelden beri denizde yaşayan bir heyetten mamul olacağı veçhile yeni usul inşaiyi ve seyr-ü sefain ve gemiciliği pek çabuk tahsil etmişlerdi.  Türk korsanları İspanya ile Venediklilerin Galea dedikleri muavenelerle çoktan aşina idiler.  Bu Galea’lar kürekli kadırgalar ile yelkenli kalyonlar arasında bir şey idiler.  Çünkü bunları sürat-i kafiye ile tahrike – cesametlerinden dolayı – kürekleri kifayet etmediği gibi yelkenleri de cesim Latin yelkenlerinden ibarettir.  Kadırgaların da Latin yelkenleri vardı.  Müselles yelkenleri istimalde sahib-i maharet ve meleke olan gemicilerin murabba yelkenleri istimal etmeği ne kadar süratle öğrenecekleri ise erbabına malumdur. 

Mösyö Michaelis:  [Fransa’nın istila politikasını meydana çıkaran Almanya başvekili]

Mösyö De Boue:  Almanya’nın inşaatı karşısında Fransa reis-i vükelası.

     Bu inkılap neticesinde meydan-ı istimale gelen yelkenli sefain kullanıldıkları memleketlere ve teknelerinin cesametlerine göre kalyon nave, paluka, tartana, barkona, karavele, karamusli. . . ilh.  Namlarıyla tesmiye olunmuşlardır. 

     Bu yeni donanmalarıyla “yani kalyonlarla” korsanların saha-i muhacematı pek ziyade tevsi etti.  Artık Cebralta boğazı bunların önüne set olamıyordu.  Bahr-i Muhit Atlaside şimal ve cenup sularına uzadılar.  1617 de Cezayir korsanları sekiz mükemmel sefine ile Cebraltadan çıkarak Madeira adalarına indiler.  Buraya 800 Türk’ten mürekkep bir fırka çıkardılar bütün cezireyi tahrip ve garât ettikten ve 1200 kişi esir aldıktan sonra Cezayir’e muzafferen döndüler.  1627 senesinde Murad Reis isminde bir korsan üç kalyonla Danimarka, sonra da İzlanda! Sularına kadar çıkmış, bir rivayette dört yüz, bir rivayette sekiz yüz esir almış olduğu gibi adaş olan büyük Murad reisten geri kalmamak için [ 1 ] 1631 de İngiltere sahilini tahrip eylemiştir.  Bade İrlanda’ya geçerek (Baltimore) a hücum, şehri olduğu gibi garât ve 237 kişi kadın, erkek, hatta beşikteki çocukları esir getirmiştir.

     Ali Rıza Seyfi.

     [ 1 ] – Lion – Pol sahife 233

Tetebbu:

Münasebat-ı beynelmilel

     Vekayı bahriyenin derece-i tesiratı

     Umur bahriye hakkında halkın tenviri için Hamburg meclis maarifinin tabı üzerine Amiral Maltizan tarafından, harp umumiden evvel, ita olunmuş konferanslardan hülasa edilmiştir:

     İntihap olunan ser-name vekayı bahriyenin bugün hayat-ı milliye ve siyasiyatta icra ettiği tesirin bundan otuz kırk sene evvelki tesiratından başka şekilde olduğunu yek nazarda anlatmak içindir. 

     Kâffe-i hükümet müterakkiyenin cihanşümul bir ticaret ile mütevaggil bulunmaları bunların ticaret-i bahriye ve binaen âliye muharebat-ı bahriyenin netayici ile şiddetle alakadar olmalarını icap ettirmiştir.  Vaki deniz muharebelerinde kullanılan ıslaha ve sefain bugün kâmilen değişmiş ise de esasat-ı harbiye hemen hemen hiç tebdil etmemiştir. 

     Bu makalatta şerait hazıre-i harbiyeyi mazidekilerle mukayese icap ettiği vakit,  İngiltere’ye hâkimiyet ibharı bahis eden Napolyon muharebelerinin nihayet esas tutulacaktır.  O zaman İngiltere denizlerin, rakipsiz hâkimi idi.  Her ne kadar bazı hükümatında deniz ticaretinde hisseleri vardı.  Fakat bunların sanayiini İngiltere idare ediyor ve kendilerini ve sabit iktisadiyesi altında bulunduruyordu. 

     İngiltere ticaret âlemindeki rakiplerini doğrudan doğruya silah kuvvetiyle tahrip etmişti.  Britanya ahalisi harbin tahribatına rağmen işleriyle meşgul oluyorlar ve o zamanki mekaniki fenni ihtiraattan istifade ediyorlardı.  Avrupa’daki hükümetlerin tekâmül iktisadileri ise, kara ve deniz muharebeleri dolayısıyla, tevakkuf etmişti.  Kara muharebeleri bunların hayat iktisadiyelerinde doğrudan doğruya, deniz muharebeleri bilvasıta icrayı tesir ediyordu.  Böylece İngiltere ile kıtayi Avrupa arasında açılan uçurum mütemadiyen tevsi etmekte idi.  Hükümet mezkûra ziraata rağbet ettikleri halde İngiltere sanayi ve ticaretini terakki ettiriyordu.  Diğer hükümat birçok muharebeler neticesinde fakir düşmüşler ve sermaye fıkdanından bir hayli zaman sanayilerini inkişaf ettirememişlerdi. Müttefikleriyle birlikte Napolyon’a mukavemet edebilmek için İngiltere bile birçok borç altına girmişti.  İngiltere’nin bu muharebatın cihet-i maliyesini idare etmesi hakikatte tarihi ihtikârların en cesimi idi.  Avrupa limanlarında emtialarına vaz olunan ambargonun tevlit ettiği buhrana tahammül edebilmek için hükümet İngiliz eshab-ı ticaretini, milli karar ile himayeye mecbur kaldı.  Fakat bu karar teşvik sanayi ve ticaret için büyük bir ikraz demekti ve İngiltere’ye azim menfaatler temin etti.  Zira gerek harp zamanında ve gerek bilahare Avrupa’nın ticaret ve sanayiini taht-i inhisara aldı.  Bu vaziyetin nasıl değiştiği ve bu tebdilin muharebat-ı bahriye nokta-i nazarından diğer hükümete ne tarzda tesir ettiği sırası gelince izah olunacaktır. 

     Şimdi on dokuzuncu asırdaki eslihayı bahriyenin ve fenni ihtiranın deniz muharebeleri üzerinde icra ettiği tadilat tetkik olunacaktır. 

     Napolyon muharebatında, daha doğrusu Nelson zamanında yelken gemilerinden mürekkeb filolar denizlere hükm ediyor ve harp bahri bunların fiiliyatına istinat eyliyordu.  Amerika muharebat dâhiliyesinde ise buhar kuvveti, zerre ve top mücadelesi meydan almış, sabit ve seyyar torpidolarla tahtelbahirler kendini göstermişti.  Bu ihtiraat-ı bahriye devresinde sefin harbiye ne gibi tadilata uğraşmış ve sevk-ül-ceyş ve tabiyede ne gibi mesail-i cedide zuhura gelmişti? 1865 den beri geçen müddet zarfında sefain-i harbiye tiplerindeki tekâmül, tecrübe gemileri inşa ederek, başlıca nazari esaslar üzerinde ve beynelmilel vaziyetlerde göre yürümekte idi.  Fiili tecrübe-i harbiyenin bu hususta dahli yoktu.  Lisa muharebesi yanlış bir tecrübe idi.  Gariptir ki, bu harp bahri alanını tamamen ve fiilen tecrübe etmek mezkûr aleti Avrupa’dan kopya etmiş bulunan genç Japon bahriyesine nasip oldu.

     Amerika muharebat dâhiliyesinde zırhlı firkateynlerin batarya ve zerre levhalarından tadilat yapılmaya başladı. Birçok top yerine daha az adette ve fakat daha kuvvetli top tabiye etmek üzere elvahın satıhlarını darlaştırarak hayati aksamı daha kalın levhalarla setr etmek düşünüldü.  Top, bittabi başlıca taarruz silahı idi ve monitör tadilen kabul edilerek toplar taretler – zırhlı kaleler – dâhiline kondu.  Sefainin baş taraflarına mahmuz yapıldı ki bunlar hem açık denizde ve hem sahil sularında iş görebilsinler.  Tam bu sıralarda Lisa muharebesi vukua geldi.  Bu muharebeye ahşap sefain ile borda bataryalı – toplar yan taraflarında – zırhlı firkateynler ve monitörler kati taretli İtalya’nın <Condator> gemisi iştirak etmişti. 

     Bu muharebe gayet garip bir surette cereyan etti.  Fakat buradaki usul tabiyeyi, gemilerin tarz-ı inşasından ziyade, kumandanın seciyesi doğurmuştu.  İtalyanların taretli gemileri mahmuzlamak üzere imal olundukları halde bu silahı kullanamadılar, bilakis Avusturya amirali Teketof esasen mahmuzun aleyhinde bulunduğu ve gemileri bu ameliyeye gayri müsait olduğu halde fırsattan bil istifade İtalyanları mahmuzladı.  Birçok kimseler bu muharebe ile yeni bir tabiye devresi başladığına zahip oldular.  Hâlbuki bu zehab yanlıştı. 

     Bu harpten sonra muharebe teşkilatını mahmuzlama esasına uydurmak icap ediyordu.  Bittabi mahmuzlamak için hareket eden bir geminin bordalarındaki toplara lüzum yoktu.  Toplar ancak muharebenin ilk safhasında, mahmuzlama menziline girmeden evvel, istimal edilmek üzere başa ve kıça vaz olunmaya başladı.  Şüphesiz adetleri de bir kat daha tenkis edildi.  Bunun neticesi olarak envaı muhtelife de harp gemileri ortaya çıktı.  Bu gemiler artık hatt-ı harp sefaini olmaktan ve denizlere hükm etmek kudretinden uzaktı.  Bu ana kadar muharebe gemileri birbiri arkasında ve bir hat üzerinde muharebeye girerler ve bordalarındaki topları kullanırlardı.  Mahmuz, esas addolunca bunu kullanmak için gemilerin eskisi gibi bir hat üzerinde seyir etmelerine imkân kalmadı ve bu sebepten bu gemilere de hatt-ı harp sefaini denemezdi.

     1870 tarihine doğru seyyar torpidonun icadı ve bu su altı mermisinin nispeten seri ve ufak gemilere vazı işi bütün bütün karıştırdı.  Bundan sonra inşayı sefain meselesi tecrübeyi harbiye ve iyi düşünülmüş planlardan ziyade tesadüfe bağlı kaldı.  Batı muharebe gemileri keza batı ateşli birkaç ağır çaplı topla torpido botların hakkından gelemeyecekti. 

     Fransa’daki yeni mektep tabiyecileri muharebe gemilerini terk ederek torpidobot inşasına taraftar oldular.  Ve bunlarla düşmanı sulha icbar etmek gayretine düştüler. 

     Torpidoları yakalamak için ağlar ve bunların yarasına tahmil için gemilerin su altındaki kısmına bölmeler – yekdiğerinden ayrı daireler – yapılmaya başlandı.  Bu veçhe ile ağdan kurtulan torpido gemiye isabet ederse yalnız oradaki bölmeye su girecek ve gemi şüphesiz batmayacaktı.  Torpidobotlara karşı istimal edilmek üzere dört bir tarafa ateş eder seri ateşli küçük toplar kondu.  Bu topların çapı tedricen tezyit edildi.  Elyevm muharebe gemilerinde mevcut olan ikinci bataryanın esası budur. 

     Gemilerin boyları arzlarından ziyade olduğundan bordalara konan topların adedi başa ve kıça vaz olunanlardan çoktu.  Binaenaleyh ziyade top kullanmak için sefain-i harbiye tekrar hatt-ı harp gemileri haline rücu ettiler.  İlim bahriyede bir hayli müddet devam eden bu kargaşalıktan en nihayet top yine galip olarak çıktı. 

     Fakat sefain mezkûr yalnız tabiye esaslarına göre inşa edilmekte idi.  Hâlbuki her hangi merkezin her hangi bir noktasında temin-i hâkimiyet edebilmek lüzumu tezahür ettiğinden sevk-ül-ceyş de işe karıştı.  Bunun üzerine gemiler kendi mahrukat ve levazımıyla uzun müddet denizde dolaşabilecek kabiliyette inşa olunmaya başladı.  Bu halde sefainin, hem azami miktarda kuvveyi tecavüziye ve tedafiye ye malik olması ve hem fazla mahrukat – kömür ve su taşıması için – hacimlerini tezyit etmeye lüzum görüldü. 

     Hali hazır muharebe gemilerinin neden dolayı mütemadiyen büyümekte olduğu bu izahattan pekiyi anlaşılır.  Kim ki denizlere hâkim kesilmek için harp arzusundadır, bittabi gemilerinin hacmini tezyit etmek mecburiyetindedir.

  • Mademki silah taarruz topudur, o halde muharebe gemilerine düşmandan

Daha ağır top koymak muktezidir.  Bu topları taşımak için geminin büyük ve mukavim olması icap eder.  Düşman mermiyatına tahammül için zırh, elvahı kalınlaştırmak lazımdır ki, bu da fazla sıklet olduğundan hacmin tezayüdüne sebep olur.  Top ateşinden hakkıyla istifade için geminin seri olması lazımdır.  Hâlbuki gemilerin sürati tullariyla mütenasiptir.  Bundan başka fazla sürat fazla kazan ve büyük makinaya muhtaçtır.  Bu da geminin büyümesine muciptir.  Aynı zamanda fazla makine fazla mahrukat istihlak edeceğinden kömürlüklerin büyük olması zaruridir.  Bunlar ve bunlara mümasil esbab-ı mühimmenin hepsi hacmin tezayüdüne bağlıdır. 

     Bu tezayüt tahdit tabiiyesini buluncaya kadar devam edecektir.  Fransa’da yeni mektep taraftarlarının muharebe gemisi inşa etmemek nazariyeleri tetkik olununca bunların harb-i bahri mesailini muharebe yapmaksızın hal etmek istedikleri aynen görünür.  Bunların fikrince yalnız ticaret-i bahriyeye hücum etmek kafidi.  Fakat bu fikrin semere bahis olması imkânı yoktu.  Ve yeni mektep taraftarları, bilmeyerek, eski Fransız harp bahri usulünü kabul ediyorlardı.  O zamanlarda da Fransız’la ya muharebeden içtinap ederler veya demdar muharebesi yaparlardı.   

     Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da en birinci mesele hâkimiyet bahriye için muharebe ve bade denizleri düşmandan tathir etmektir.  Bundan sonra düşman arazisine istila veya düşmanın ticaret bahriyesine hücum kendiliğinden hal olunmuş demektir.

     Harp bahrinin şu iki esası zahirde basittir.  Fakat Avrupa hükümetlerine ait arazinin vaziyet coğrafisi, Avrupa harici milletlerin sahifeyi beynelmilele dahil olmaları ve tekmil milletlerin iktisaden denizi merbut bulunmaları harp bahri ye ait la-yuadd mesail meydana koymuştur.

     Tabiye esaslarının tedrici tavzihinden ve bunların tecarib ve umumi münakaşalarla tekmil edilmesinden muharebe gemilerinin hakiki tipi tayin etti. Bundan sonra muharebeyi takliden bahri manevralar tertip ve mürettebatın talim ve terbiyesini temin eylemek meselesi ortaya çıktı.  Bu meselede de nazariyat ile ameliyat el ele yürüdü.  Zira her ameliye için akademice nazari düşünmek ve hesap yapmak zaruridir. 

     İngiltere’de bir zamanlar bu manevralara iltifat edilmedi.  Fakat bunların hakiki muharebeye pek yakın olarak icrası temin edildikten sonra İngiliz bahriyesi bu husustaki tehirlerini süratle telafi ettiler. 

     Kararsızlık ve bahriye nezaretinde sık sık tebdil dolayısıyla Fransa manevra meselesinde bocaladı durdu.

     Almanya’da o zamanlar henüz kuvveyi bahriye namını taşıyacak sefin-i harbiye mevcut olmadığı halde manevralara fazla ehemmiyet verilerek mürettebatın meslek cihetinde tevsii malumat ve ikmal-i tecrübelerine gayret edildi.  Harp bahriyenin inkişaf tarihiyesi nokta-i nazarından bu devre-i müsalemet şayan-ı dikkattir. 

     Çin – Japon harbi, her iki tarafın kuvveyi bahriyelerinin küçüklüğü ve teçhizatının noksanı dolayısıyla ilm bahri için şayan-ı istifade dersler veremedi.  Keza İspanya – Amerika harbi de gayri müsait şerait altında icra edildiğinden bu da malumat meslekiye ye hiçbir şey ilave etmedi.    

     Bu on senelik sulh devresine ait mesai bahriye Rus – Japon harbinde bilfiil tecrübe edildi.  Bu harpteki vakayı bahriyenin tesiratı tekmil dünya üzerinde his edildi ve harp bahrinin tarih-i ilm üzerine olan tesiri bir kere daha ispat olundu. 

     Bu harpte, karada düşmanı mağlup edecek vesaite malik bir milletin, muzafferiyet bahriyeden sonra ordularının suret-i nakli ve galebesinin nasıl temin edildiği görülmektedir.  Ordu – Donanmanın müşterek bir sevk-ül-ceyş gayesi için tevhid harekâtı ve fırsat zuhurunda birbirine tabiye cihetinden muaveneti harbin mebdeinden itibaren aynen göze çarpmaktadır.  Düşmanı sulha razı edecek orduların sevki ve daimi beslenmesi için denizin bir köprü makamında kullanılmasını ve hâkimiyet bahriyeden ne veçhile istifade edileceğini göstermektedir. 

     Rus – Japon harbi ilm-i bahride dretnot devresini açarak büyük bir inkılap husule getirdi.

M: S.

Çanakkale safahat-ı bahriyesinden:

 Bir Fransız zırhlısında

     Fransa’nın Çanakkale donanmasına mensup bir sefine-i harbiyede bulunan muhabir-i mahsusa André-Jean Tudesq’in Jurnal gazetesiyle münteşir intibaatı merak aver bir mahiyette görülmüştür, şöyle ki;

     Zabitan iyi bir zaman için karadan ayrılmadan evvel bula buldukları bazı çiçekleri koparıp gemiye götürüyorlardı.  Bu suretle tezyin eden gemicilerle gemiye geldiğimiz zaman, bize tahsis edilen daireyi gösterdiler;  burada fırtınalı havalarda istimal oluna gelen asma yataklar arma edilmiş bulunuyor.  Müthiş kruvazör, binlerce esvat ve şamatat ile gürültüler içinde kalıyordu.  Top kuleleri (taretler) kazamatlar kapatılmıştı.  Lombar kapakları suga edilmiş.  Alat ve edevat, yerli yerine konulmuştu.  İşaretlerin teyakkuz davetleri cankurtaran düdüğünün kaba ahenkleriyle karışıyordu.  Bu arada bir ser dümenin tehdit amir sedası işitildi.  Başımız üstünde bulunan asma köprü üzerinde çivili kunduraların acele acele koşuşu his ediliyordu.

     703 . . . 2151 . . . Numaralar çağırılıyor. . .  Denizde gemicilerin asıl isimleri birine numaralar kullanılıyor.  Çünkü gemide, 800 kişi yaşar, bütün bunları kim tanıya bilecek?

     Vardiya düdüklerinin keskin, uzun, tiz ve sinirli sesleri, yekdiğerini takip eyler.

     Ne müthiş keşmekeş!  Zırhla mestur köprü üstünden bir örs üzerine inen darbelere mümasil sedalar geliyor.  Orta köprüden doğru felavete sesleri çıkar;  pervaneler, ağır galgalalar peyda eder, vantilatörler, fısıltılarla devir eyler.  Bütün bu la-yuadd sedalar üstünde, en garip lehçelerde ifrad hitapları yüzüyordu.

     Zabitan salonunda akşam yemeği.  Biraz sonra, dışarıda güvertede Marseillaise’in son nakaratı aks ederken zabitan, önlerinde açık duran haritalar üzerine eğilmiş, münakaşa ve müdavelede bulunuyordu.  Akşam pek kasvetengiz.  Bütün ışıklar söndürülmüş.  Hiçbir rüzgâr hiçbir nefha-i hava yoktu.  Salon memuru, bize bir mucib-i talimat tahlisiye yelekleri tevzi etti.  Bunlar dahillerine hava üflenmek lazım gelen kırmızı kauçuktan yapılmış torbalar şeklinde idi.  Torpidolandığımız takdirde bizim için son ümid-i necat bunlarda idi.  Herkes zabitan ve efrad, bunlardan giyer.  Süvarinin mütalaasına göre bunları koltuk altlarına almak daha muvafıktır.  Çünkü boyun etrafına takılacak olursa denize atlandığı zaman boyun kemiklerinin kırılması tehlikesi mevcuttur. 

     Şimdi etrafı yoklaya yoklaya karanlık koridorlardan geçip dolaşıyoruz.  Ellerinde fener bulunan birkaç nefer, raspalarla alabanda boyalarını kazıyor;  Bu suretle harik vukuunda etrafa sirayet tehlikesini bertaraf edilmiş bulunuyordu.

     Diğer bir takım da lomboz ve kapı camlarına haçvari kâğıt yapıştırıyor.  Bu veçhe ile topların endahtından mütevellid sarsıntıların şiddeti tahfif edilmek çaresine tevessül ediliyordu.  Lakin efradın kısm-ı azamı uyuyor.  Asma yataklarında rüya görüyordu.  Efrad, çıplak idi.  Termometre 38 dereceyi irae ediyordu. 

     Açıktan doğru kruvazöre şimşek işaretleri veriliyor.  Son talimatı meş’ur işaretler önümüzde hayal engiz harabeleri mütetevviç körfezin sakin sathı bulunuyor.  Şurada tahtakurusu, sinek tahsin-gahı tuz ve yorgunluk memleketi olanda Mondros adası duruyor.  Ada açıktan geçen Mondros’u da müteakiben ışıklar sönüyor.  Bir kere daha zihafların trampet sesleri, uzaktan uzağa akis ediyor.  Ordugâh ışıklarını söndürmek için seda işareti veriyordu.  Sabah, saat beş, güvertenin her tarafından elektrikli kampanaların sedası işitiliyordu.  Kruvazör, yük sandalları, kömür nakliye gemileri arasından sıyrılıp çıkıyordu.  

     Bundan böyle mücadele yolunda bulunuyoruz.  Yanlarından geçtiğimiz sefain-i Harbiye’de efrad, tek sıra tabur olup bize raşime-i teşyi ifa ediyordu.  Canavar düdüğü iki defa kaba ve tiz bir sesle öttü.  Tam pruvamızda bir İngiliz tüccar gemisi göründü.  Seri bir manevra, adeta tahakkuk eden müsademe tehlikesine men oldu.  Bir tavşan gibi uzun sıçramalarla önümüze geçen bir torpido muhribi, bize yol gösteriyordu. 

     Bu, bizi bir tahtelbahir tecavüzünden korumak üzere refakatimizde bulunuyordu.  Filhakika muhrip, kıymetli bir refikimiz idi. 

     Güvertede bir gezinti, takım takım efrad, büyük topların etrafında bulunuyor.  Herkes, endaht hazırlıklarında, yerde gülle sandıkları, sıra sıra dizilmişti.  Burada hayat ve memat mâ-beynindeki mesafe ne kadar yakın idi.  Üzerlerinde durduğumuz tahtalar altından doğru birdenbire tavuk vesaire bağırtıları, inek böğürtüleri işitildi.  Burada, sepetler içine tavuklar kapatılmış, oda oda ayrılan kabaca bir kompartıman dâhiline de inekler konmuştu.  Bunlar, bir haftalık havayiç-i zaruriye ihtiyatımızı teşkil ediyordu. 

     Etraftaki faaliyet, gittikçe iştidad ediyordu.  Makinadan itibaren en yüksek çubuklara kadar her şey şayan-ı hayret bir eser-i hareket gösteriyordu.  Gemiciler, vücuduna son derece lüzumu his olunmayan her şeyi istif ediyor;  Tenteler açılıyordu.  Bir saat zarfında güverte, müstahkem bir suret üst sathı gibi çıplak idi.

     Üryan;  ten-dürüst toplar, muayyen noktalara müteveccih. . .  İşte muharebenin kisve-i mahsusası. . .

          Ahmed. 

İnşaat-ı cedide ile

Tahtelbahirlere galebe mümkün mü?

    [ Jules Verne’in devr-i binliği – (Nautilus) un ahfadı – i’tilafın nim tedbirleri – inşaat-ı cedide – Almanların tahtelbahir zayiatı – İngiltere ve bütün dünyanın gemi inşaatı – bir mukayese – netice]. . .

     Bundan yirmi sene ve belki daha fazla evvel, henüz tahtelbahirler, pek iptidai bir halde iken, Fransız hikâye nüvîs şehri Jules Verne, << deniz altında 20,000 mil >> unvanıyla yazdığı eserde hemen hemen tahtelbahirlerin bu günkü muvaffakıyetlerini tasvir etmiştir.  İhtiraat ve keşfiyat cedide-i fenniyenin istikbalini görmekte pek nafiz ve devr-i beyn olan Jules Verne’nin tesadüf ettiği her İngiliz gemisini ka’ar-ı deryaya gönderen Nautilus’u ile bu günkü Alman tahtelbahirleri arasında ne fark vardır?  Fransız muharririnin kitabında da İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar, ilh. Hint Prensi kaptan Nomu’nun hedef-i dane-i intikamı olan gemileri o tahtelbahir beladan kurtarmak için hiçbir çare bulamamışlardı.  Bugün de Alman bahriyesinin fedakâr ve mahir gemicileri tarafından idare edilen tahtelbahir silahı, her türlü tedabir tedafiiyeye karşı galip ve vaziyete hâkim bulunmaktadır.   İngiltere, Fransa, Amerika tahtelbahir silahını mağlup edecek çareyi henüz bulamamışlar ve her ay denizin dibine milyonlarca ton ile milyonlarca lira indiren bu kuvvete karşı nim tedbirler ittihaz eylemekle iktifaya mecbur olmuşlardır.  Bu tedabirden bir kısmını bundan evvelki makalemde izah etmiş ve derece-i ehemmiyet ve muvaffakıyetlerini ayrı ayrı izah eylemiştim.  Bu makalemde de tahtelbahirler silahına karşı doğrudan doğruya değil, fakat bilvasıta ittihaz olunan bir tedbirden bahis etmek istiyorum ki o da tahtelbahirlerin batırdığı sefain yerine yenilerini ikame etmek ve inşaat cedideyi san derece tevsi ederek yekûn inşaatı yekûn tahribattan nüzule bir miktara iblağ eylemek hususudur.

     Elyevm düşman memleketlerinde bilhassa İngiltere’de tahtelbahir silahına ancak inşaat cedide ile mukabele edilebileceği ve tahtelbahirlerin itilaf ticaret donanmalarında husule getirdiği boşlukların yeni sefain ile doldurulmak suretiyle, İngiltere’yi aç kalmaktan kurtarmak ve son derece mühim olan münakalat bahriyeyi temin eylemek mümkün olacağını iddia eden mütehassısının adedi pek ziyade çoğalmıştır.  Filhakika Şubattan Ağustosa kadar geçen altı ay zarfında, doğrudan doğruya tahtelbahirlere karşı kullanılan vesait-i harbiyenin ehemmiyetsiz faideler temin eylediği ve Alman tahtelbahirlerinden pek azının – resmi Alman hesabatına nazaran ayda vasati üç tahtelbahir – tahrip edilebildiği görülmüştür.  Diğer taraftan hatta bu miktardan fazla tahtelbahir gark ve tahrip edilmiş olsa bile, sefain-i ticariye zayiatında hiçbir tedenni husule getirilememiş, ilk bilanço daima bir milyon tonun etrafında dolaşmakta bulunmuştur.  İşte, itilaf mahafil bahriyesinde inşaat cedideye germi vermek suretiyle tahtelbahir silahına mukabele taraftarlarının tezayüdüne, altı aylık ticarib neticesinde tahtelbahir silahının vaziyete hâkim bulunduğunun tahakkuk etmesi sebebiyet vermiştir.

     İnşaat cedide ile telafi-i zayiat fena bir fikir değilse de bakalım ne dereceye kadar muvaffakıyet bahş olacak bir tedbirdir.  İtilaf devletlerinin son çare müdafaası olan bu tedbirin vereceği netayiçi anlamak için itilaf tersanelerinin yapabileceği sefain tonunun mecmuu ile tahtelbahirlerin batırdıkları sefain tonunun yekûnunu mukayese etmek kifayet eder.  Alman tahtelbahirlerinin vasati bir hesap ile senede 10 – 11 milyon tonluk gemi batıracakları altı ayda 5.500.000 tona karib sefine gark ediyormuş olmalarıyla sabittir.  Bu 10 – 11 milyon tonluk zayiata mukabil acaba itilaf tersaneleri ne kadar yeni gemi inşa edebiliyorlar?  Şimdi bir de bunu tetkik edelim:

     (R.A.May) <<tahtelbahir muharebatı ve fıkdân sefain>> namındaki eserinde bir takım vesaik-i resmiyeye istinaden gayet güzel bir mukayese yapmıştır.  (Le sidi Luset) e nazaran, 1914 senesinde İngiltere’de 1.722.154 ve bütün dünyada 2.670.000 tonluk sefain inşa edilmiştir.  Bidayet-i harpten 1916 senesi nihayetine kadar İngiltere’de 2.091.648 ve Almanya müstesna olmak üzere bütün dünyada 4.704.983 tonluk vapur inşa edilmiştir.  1915 senesine kadar inşaat miktarı gark edilen miktardan takriben 810,000 ton fazla iken 1916 senesinde bilakis sefain mağruka inşaattan 660,000 ton ziyade olmuştur.  1916 senesinde bütün dünya inşaatında bir fazlalık bulunmasına rağmen İngiliz inşaatında ( 1 ) milyon tonu mütecaviz bir noksan mevcuttur.  Hele tahtelbahir muharebesinin teşdidinden beri ise inşaat ve tahribat arasında farklar büsbütün başka bir nispet almıştır.  İngiltere’nin inşaat bahriyeyi tesri’ ile 1917 senesi inşaatını 2,5 milyona çıkarabilmek için siperlerde bulunan son maden amelesini dahi celp eylediği;  Sefain-i harbiye vücuda getirmekten sarf-ı nazarla hep yeknesak vapurlar yaptığı ve 1916 senesinde 1.300.000 ton olan diğer memleketler inşaat bahriyesinin 1617 de 2.000.000 a iblağ edildiği ve bu suretle senevi 4.500.000 tan farz edilen bütün dünya inşaatının hep itilafa ait bulunduğu kabul edilse – ki bu hiçbir vakit kabul değildir – o halde itilaf inşaatını şehri 375,000 ton hesap eylemek lazım gelir.  Hâlbuki yalnız Şubat zarfında – tahtelbahirlerin yalnız 880,000 ton batırmışlardır – bu miktarın iki misli vapur batırılmıştır.  Zaten işin ameli cihetine girilince inşaat ve tahribat keyfiyeti kâğıt üzerinde gösterilen mukayese ve hesaba tamamen tevafuk edemez.  İngiltere, bu suretle vapurlarının garkına uzun müddet tahammül edemez.  Zira aksi takdirde ba’de-l harp gerek iktisaden ve gerekse bahren büyük bir zaafa duçar olmuş olur.

     Amerika’nın 3000 ahşap vapur yapacağı hakkındaki rivayetler, Amerikanvari garaipten olmasa dahi bu gemilerin her ay ancak bir tanesinin denize indirilebileceği yine Amerikalılar tarafından itiraf edilmektedir.  Her ay 300 vapur gark edilirken üç dört bin tonluk bir tek vapurun ne ehemmiyeti olur!

     Yukarıki erkama nazaran hesap meydandadır:

     İtilafın ve bu tarafların şehri takriben 400,000 tonluk inşaatına bedel yine şehri takriben 1.000.000 ton zayiatları vardır.  Bu hesabı senelik olarak yayarsak düşmanlarımızla bi-tarafların senevi azami 4,5 – 5 milyonluk inşaat cedidesine mukabil asgari 10 – 11 milyonluk zayiine uğrayacakları muhakkaktır.   

     Şimdi bu erkamı zikir ettikten sonra inşaat cedide ile tahribatın açığını kapamak ve tahtelbahir silahından düvel-i müttefikenin temin ettiği istifadeyi hiçe indirmek, İngiltere’yi muarız bulunduğu açlıktan kurtarmak mümkün olup olmayacağını karilerimizin takdirine bırakırız.

          Abidin Daver.

Bahr-i Muhit’de Kruvazör Avcılığı.

      Mecmuamızın her ümidin fevkinde mazhar olduğu teveccüh, karilerimizin gösterdiği iştiyak, bir taraftan nüshalarımız adedinin kat kat tezyid ve teksirine mucip olduğu gibi diğer taraftan da heyet-i idareyi ve tahririyemizi makalat ve muhteviyatının tekmil ve tezyini cihetine sevk eyliyor.  Hissiyat hamiyet ve ulviyet ile cidden mütehalli olan millet ve cemaatimizin seviye-i fikriyesinin terakki ve i’tilasına dal olan bu fahr bahş tecelliler önünde hiçbir fedakârlık icrasından çekinmeyecek olan donanma mecmuası, nail olduğu bu tahifeyi teşvikat hissi minnetledir ki bu nüshasından itibaren “Bahr-i Muhitte kruvazör avcılığı” tefrikasıyla ikmal-i hizmet ediyor.  Fazıl bir mütehassısın eserine kıymettar bir mütercimin sa’y ve hamiyeti terafuk ve iltihak eden bu silsile-i makalatı muhterem kariyenimize bilhassa tavsiye etmeği bir vecibe ad eyleriz.

SS Kaiser Wilhelm der Grosse muavin Kruvazörünün harp ruznamesi

     Seferberlik – Helgoland önünde – İngiltere harp ilan ediyor – düşmana karşı ilk gece – İngiliz kruvazörleri arasında yarma – sıkıştırıp yol açma – mürur – ilk zafer.

     1914 senesi Ağustosunun unutulmaz dördüncü günü idi.  Birinci zabiti bulunduğum Kaiser Wilhelm der Grosse muavin kruvazörü vezir mensubu ile gurup etmekte olan güneşten ateş gibi kızaran Helgoland yalçın adası arasında yavaş yavaş aşağı yukarı dolaşıyordu.  Bütün sefine gelecek saatin ne getireceğini bekliyordu.  En üst güvertede ayakta duran ve uzaklarda, gurupta her an ve dakika gemidekilere meseleyi hal ediverecek bir vaka zuhur edecekmiş gibi, berrak afakı gözleriyle araştıran zabitanın ciddi çehrelerinde büyük bir sabırsızlık alâîmi görülüyordu.  Bu sabırsızlık bütün gemi halkını titretiyordu.  Tekmil fayrap!

     Bir cesim sürat vapuru, köpüren pervasını düşmana doğru acele sevk etmek için, zamanına intizar edemiyormuş gibi hafif dalgalı şimal denizi üstünde tepiniyordu.

     Güverteye bir defa daha gittim:  Şurada burada her şeyin hazır olup olmadığını, müteferrik eşyanın birden bire rüzgâr ve deniz dalgalarıyla güverteden sürüklenmemeleri için muhkem bağlanıp bağlanmadığını teftiş ve muayene eyledi.  Ağır tahlisiye sandallarındaki erzakı tetkik ettim.  Sonra müşahide güvertesine gidip burada şu mükemmel sefineyi gözden geçirdiğim sırada o derece şiddet ve süratle yakılan bu cihan yangınında Bahr-i Muhitte Almanya harp bayraklarını ilk ben asacağımdan dolayı vakur bir meserretle müteheyyiç oldum.

     Güvertenin kenarına yaslandım, gemiciye hayat ve mematında en sadık refik olan hafif kanatlı martıların, üzerinde beşikte gibi sallandıkları pervane suyuna gözlerim daldı.  İlk defa olarak bu istirahat zamanında son üç günleri düşündüm. 

     Wilhelmshaven gazinosunda ba’de-z zevâl saat üç idi.  Öğlen yemeği yenmişti.  Büyük masanın üzerinde mumlar yanıyordu.  Bu masanın etrafında gayet müsterih vaziyette daha birkaç bahriye zabiti, her biri tütününden çıkan duman bulutlarını gözleriyle takip ederek, sakin ve düşünceli oturuyordu. 

     Harp olacak mı?  Yahut harp olmayacak mı?  Bunlardan her biri bunu düşünüyordu.  O sırada birden bire içeriye bir çavuş girdi.  Bir telgraf getirdi:

     << harp tehlikesi tehdit ediyor >>

     Herkeste bir hafiflik, nihayet mütereddit vaziyetten silah başına!  Çavuş defteri!  Vakurane deftere yazdım.  << emr-i ahire kadar gazinoya gelemeyeceğim! >>

     Bölüğe koştum, her şeyi baş çavuşa tevdi ettim.  Kahraman neferimle beraber geceye kadar eşyayı sarıp, bağlayıp hazırlandım.  Üç saat uyku bade ale’s sabâh saat altıda istasyonda.  Şimdiden ne fiiliyat!  Üniformalılar, seyahat eden efrad ahbap galebeliği.  Vedalaşmalar, mendil sallamalar, gözyaşları.  Kendimizden geçmiştik.  Tren doldukça doldu. 

     Oldenburg’da bin şimal denizi adalarının banyo misafirleri vagonları patlatacak kadar doldurdular.  Herkesin üzerinde boğucu bir fırtına harareti, herkeste ciddi düşünceler ne olacak?  Bremen’de treni değiştirerek. . .   Aman Ah!  Nasıl da başa çıkıyorlar?  İnsanlar bir birini sıkıştırarak, birbiri arasından fırlayarak merdivenlerden çıkıyor ve iniyorlar.  Sandıklar, bavullar yüksek kapılı ambarlarda ev gibi yığılmışlar.  Bununla beraber burada daha ziyade sükûn, hatırıma gelince ziyadesiyle sevindim.  <<şimdi bütün Almanya imparatorluğu dâhilinde böyle oluyor!>>  Ve kemal emin ve itimadımdan kendi kendime güldüm.  Bakındı!  Kahkaham cezp etti:

 – bitmedi –

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.