DONANMA MECMUASI 106/155 28,Şubat,1918

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir

Perşembe

17 Cemâzî-yel-evvel:  sene 1336 / 28 Şubat 1334

28/Şubat/1918

İştirak şartları:

İstanbul ve taşra için seneliği seksen kuruş ecnebi memleketlere

Yirmi dört franktır.

         İLMİ STPOR

     Her şeyde bir ilmi bir de ameli ve esası şekli vardır.  En küçük meşagilden en büyük işlere kadar bu, böyledir.  Musiki, edebiyat, ticaret, sanayi-i nefise hep bunların bir hevesle uyanmış ve müsait zeminde oldukça ittisa peyda etmiş ehemmiyetli nurları, fakat sırf tabii nurları görülmüyor mu?  İşte o kuvvetli istidatlar ilim ile tezyin eder, takviye olunursa güzide şahsiyetler dediğimiz nadirat meydana çıkıyor.  Demek isterim ki istidat ve kabiliyet funun ve ulumun mazhar-ı feyzi olunca nevinin oldukça yüksek mertebesini bulmakta gecikmez.  Ve elan bir zaman parıldar, sonra söner. 

     Kastımız biz de mertebe-i fende belirip sönüveren kabiliyetlerden bahis etmek değildir.  Bu vadide yalnız sporun vaziyetini izah eylemek isteriz.  Alakadaranın az çok bildiği veçhile Türkiye’de spor daha yirmi, yirmi beş senelik bir meta’dır.  Ondan evvelki meşagılemiz arasında, spor ismi altında bu gün. . .   Malum olan eşkâlden hiç biriyle uğraştığımızı bilmiyorum.  Belki sportif bir mahiyete haiz olan taş atma, esir alma gibi şeylerle uğraşmış olan beyleriz.  Fakat bayı bozuk bir halde ara sıra ve eğlence kabilinden yapılan bu gibi spor bize sporda bir mevki medeni verecek ne kıymet ve ne de mahiyettedir. 

     Yirmi beş senelik şu yeni meşgulemizin elan muhafaza eylediği şekil yukarıda söylediğimiz gibi yalnız amelidir.  Bir birinden görerek tamim etmiş, hatta ahbaptan iyice öğrenilemeyip – hokey gibi – hala gayri muayyen bir takım kavait, daha doğrusu itiyadat ve itibarat ile ancak takyid edilebilmiş olan sporun bizdeki mütevakkıf haline başlıca sebep de bu yalnız ameleliktir. 

     Meşrutiyetin ilanına kadar spor namına yalnız futbol mevcut iken 10 Temmuzdan sonraki senelerde ara sıra atletik, sporlardan;  koşma, atlama gibi bazılarının münferit olarak tatbik edilmek istenildiğini gördük.  Futboldan itibaren bütün bu zorlu meşgalelerin hiç biri muntazam kavaide tabi değildi. 

     1330 senesinde ancak futbolun yalnız kavaidini tedvin kabil olabilmişti.  Fakat esef olunur ki o kavaidi değil mu’lem, müteallim,  bütün futbolcularımızın tetebbu;  hatta en ileri gelen hükümlerimiz bile işi benimsememişler, daha doğrusu o kavaidi tedvine çalışanları mühimsememezliğe gelmiş olmak için cihallerinde taannüd etmişlerdir.  Bütün hem mesleklerime karşı açık nasiye ile iddia ederim ki içlerinde yüzde beş kişi bile futbol kavaidini bilmez. . .  Ve beni bu hususta tekzip edebilmek için daha seneler geçmesi lazımdır. 

     Futbolda böyle olan hal –i alemimiz atletin müsabakalarda mevkide ve saire de büsbütün sıfırdır.  Hiçtir.  Onlar da böyle müdevven – velev ki mühmil – kavaidde bu kadar ağızdan ağıza bir tevatüredir gidiyor.  Ne söyleyen, ne de dinleyen o rivayetin agâhıdır.

     Biz bu amelelik, bu cehl yüzünden her şeyde ettiğimiz gibi sporda da büyük zararlar etmekteyiz.  Bütün nadir istidatlarımız hep sevk-i tabii şeklinden çıkamamakta, nihayet birkaç malum ve müteayyin olanlardan başka saha-i ittisa’ bulamamaktadır. 

     Ne koşucularımız, ne atlayıcılarımız ne futbolcularımız, kabiliyetlerinden azami istifade temini şöyle dursun asgari bir neticeyi bile güç elde etmektedirler.  Ne idmanlarımız ilmi, ne düşüncelerimiz ilmi velhasıl ne de sporumuz ilmidir.  İlim bizim memleketteki bahtını sporda büsbütün tezyid etmiştir.  Bizde bir pehlivan yetişir.  Dünyayı yener, devirir.  Menakıbını Avrupa asarından nakil suretiyle ancak okuyabiliriz.  Kendisi ne bir hatıra ne bir usul yazar, yazdırır.  Ona sorsanız alecengiz cevap;

  • Toprağımız kuvvetli.

           Gibi amiyane bir ses’dir.  Pehlivanlık gibi bizde pek de asalet kesb edememiş idmanlardan sarf-ı nazar, futbolu ele alsak bize nazaran mahir ad edilen oyuncularımızdan hiç biri maharetinin memba ve mahiyeti hakkında bir satır yazamaz da söyleyemez de.  Çünkü o düşünmez, sevk-i tabii ile çalışır.  Düşünmeyen de bittabi ne söyler;  ne de yazar. 

     Bu bir felakettir.  Endişeye seza bir felakettir.  Her gün arttığını görmekle sevindiğimiz idmancılarımızın bir iki sene zarfında münhasif olduklarını çabucak meydandan çekiliverdiklerini gördükçe cidden müteessir olmakta ve işi artık düşünmek zamanının geldiğine mani bulunmaktayız. 

     Garpta en küçüğünden en kavisine kadar bütün sportmenler, atletler ihtisasları dahilinde bentler, risaleler neşir etmekte bu suretle hem kendi kıymet-i ilmiyelerinin ittisaına hem de ihtisaslarından etrafın istifade eylemesine çalışmakta ve muvaffak olmaktadırlar.  Yirmi sene güreş unvanıyla pehlivan, Yunus’un yazdığı, nasıl koşmalı?  Unvanıyla Jan Busen’in telif eylediği velhasıl makam-ı temsilde söylediğimiz bunların emsali bütün mütehassısların neşir ettikleri asardan, değil hem ırkları bizler bile istifadeye çalışmaktayız.  Bu onlar için bir şeref bizim için de oldukça ehemmiyetli bir nakisedir.  Mütalaa etmemek, öğrenmemek, ilmileşmemek teki inadımızın ise bu şekil muvacehesindeki fena vaziyeti edna mülahaza ile anlaşılabilir.  Bizde az çok bir vukuf ve salahiyet ile yazılmağa çalışılan seyrek satırların idmancılarımız üzerinde karagöz gazetesi kadar da tesiri olmadığını, hatta bir kısımları tarafından istihfaf ile telakki edildiğini görmek bu gençlere hizmet etmekten nefsi men edecek şeylerden ise de başlanmış ale-l husus oldukça emek sarf edilmiş bir işte nevmid olmağı muvafık

DONANMA

İstikbalimiz denizlerdedir

Haftalık icmal:

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!

     Evet, öyledir;  <<dayak cennetten çıkmadır>> da derler. 

     Hülasa-i mal ve meram;  tatlı dil ile matlub olan asar-ı salah elde edilemezse cebir ve şiddete müracaat haiz ve mahalinde masruf bir sile-i te’dib bazen bir iksir mürebbi kuvvetini haiz olur demektir. 

     Fertlerin terbiyesinde ıslah- ı hal için son çare olmak üzere istimali muvaffak görülen cebir şu en son tedbir, müessir olmak saffetini haliya muharip milletlerin hakiki ve tam bir hal-i sulh’a intikali için dahi muhafaza edecektir. 

     Bu iddiamızın delili olmak üzere Rusya’nın halini misal gösteririz.  Cümlenin malumudur ki;  Rusya’da sulh fikri en büyük kuvvetini bir cebr-i daliliden, harp aleyhtarı olan bir ekseriyet azimenin yaptığı ihtilalden almıştır. 

     İhtilali idare edenlerden sulhu getirmek huşunda leyte lealle tarikini tutanlar yani “Kerenski” ler;  sulh perverliklerinde artık şimece şüphe olamayanlar, Bolşevikler tarafından ıskat edildiler.  Rus inkılabının bu safha-i hadisatı dahi her şeyden evvel, sulh gayesiyle yapılmış bir tazyik-i dahili idi.  “Lenin” “Troçki” hükümeti mevki iktidara gelir gelmez ilk işi efkâr-ı umumiyesinin ateş intizarını söndürecek çareyi, sulhu hazırlamak, malum olan mütarekeyi teklif etmek oldu. 

     Mütareke sulh müzakeratına kapı açtıysa da açılan kapıdan sulh’u içeriye sokmağa çalışmak Bolşevikler için kendi içtima mefkûrelerini kapı dışarı etmek demek olacağı gibi heyet müttefike için dahi kendi harim hükümdarilerine mazinne-i sui takımından birçok efkâr ve nazariyatın ferceyab duhul olmasına müsaade etmek idi.  Alman gurubu işin içinden tatlılıkla çıkmak çarelerini bihakkın vasi müsamahakâr bir hayır hahlıkla çok aradı.  Hatta Rusya’da türeyen yeni hükümetler içinde az çok kabil-i hitab gördüğü “Ukrayna” ya karşı el uzatmakta, hatta kendisine karşı bir vasi şefik bir hami-i hayırhah vaziyetini takınmakta tehâlük gösterdi.  Ukrayna ile yapılan sulh Avusturya ve Almanya efkâr-ı dahileyesinde şayan-ı tenkit esaslı noktalardan hali görülmediği halde Alman gurubunun menafi esasiyesine muhalif şeraitten ari bir sulhu Ruslar için azami derecede şerefli bir şekilde dahi olsa kabul edecek idik.  Ve bunun için “Troçki” ye hayli zaman tatlı dil, güler yüz gösterdik.  Galip vaziyetinde bulunduğumuzu hatırdan çıkarmamasını “Hoffman” lisanıyla kendisine ihtarda ettik.  Troçki ne okşanmaktan anladı ne tehditten müteessir oldu!  Nihayet bil zaruri;       tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir./ demeğe mecbur olduk.

     Şu satırları yazarken Troçki’nin matlup derecede uslandığı ve sulhu imzaya hazır olduğunun resmen tahakkuk ettiği haber alınmış ve murahhaslar yola çıkmıştı. 

     Ümit edelim ki, Troçki bu sefer de sulh masasını bir ihtilal konferans kürsüsü haline getirmeğe kalkışmaz.  Zaten müttefikler de, artık ikinci defa olarak dolaba düşmeyecek kadar tecrübelerde hâsıl oldu.  Onun için inşallah bu sefer sulh katidir. 

     Romanya ile Kafkasya dahi sulha talep olmuşlardır.  Fakat biz asıl ümidimizi yine dayağın tesir meslahanesına bağlamalı ve şerefli bir sulh umumiyi diğer düşmanlarımıza vuracağımız darbelerin katiyetiyle beraber bizim tarafın bilhassa tesir samimiyetinden, düşman memleketleri dahilinde şamil ve umumi şekilde vuku bulacak sulh ihtilallerinden beklemeliyiz. . .

     Pazar – 24 Şubat      N. V.

     N. V.

Maksada doğru:

BAHRİYE MÜZESİ

2

     Bahriye müzesi hakkındaki tetkikat ve mütalaatımıza bu hafta da devan edeceğiz.  Evvela şurasını söyleyelim ki yeni ve büyük bahriye müzesinin hisarlarda tesisi, güzel düşünülmüş bir teşebbüstür.  Biz her ne zaman o iki abideye nazar etsek, himmet mütehaccire tabirini istimalden men’ nefis eyleyemeyiz.  Hayf ki devr-i zaman, a’sab ahfattan, kadirşinaslık hasisesini izale eylemiş gibi, uzun seneler mahkûm-ı nisyan olup kalmış, her surah indurası bu lakaydiye doğru açılan ve sıkılan dünden teşenni’ şeklinde görünerek devr-i duvarında otlar yetişmiştir.  Biri daha bidayet-i tesis saltanatta milletin padişahta temsil eden emel celladına, değeri Fatih costantiniyenin terviç maksattaki fikir hikmetine delalet eden bu iki heykel müstesnayı tarihi böyle mi kalacaktı?  Tarihler, Rumeli hisarının müddet-i inşası kırk güne taksir, bazıları bir efsane daha nakil ederler.  Bize kalırsa himmet Fatih zamanına yalandan çok yüksektir.  Menkulat ıslafdan anlaşıldığına göre  “Hunyad” istilası üzerine cenab-ı Fatih vaka-i hali’ ile telh-kam eden badire-i müthişe esnasında Anadolu’dan Rumeli’ye asker nakil meselesi, gemisizlik yüzünden mahkûm tehir olmuş idi.  Hisar ziyaret edilirken musibetten alınan ders-i ibretin efkâr-ı aliye eshabı üzerinde derece-i tesiri o harabe-i azamet nemanın her sengi paresinden istintaç edilemez mi? Bir zamanlar tabir-i kadim üzere “hisar üstüvar” olan iki kalede adeta enkazı tarumardan başka bir şey değildir.  Anadoluhisarı bir takım mebani arasında boğulup kalmış, Rumelihisarı etrafını saran köhne ebniye meyanında burç ve bârûsunu örten nebatat tüfeyliyeye cay-ı nema olmuştur.  Hâlbuki inşasından bir iki asır sonra da şekil mamuriyetini muhafaza etmekte olduğu tasavvur atikadan anlaşılıyor.  Hatta devr-i Mecidiye ye gelinceye kadar Göksu deresi gayet geniş olup ne ter sebatıyla mahyayı inhidam sahil cedid peyda olmuş, ne de sahil haneler yapılmış idi.  Hisar duvarları ise bir taraftan dere kenarına kadar inerek, dizdar kalesi ayrı bir zarafet vermekte idi.  kırım muharebesi esnasında der saadete gelen İngiliz erkânı harbiye heyeti tersim ettiği İstanbul haritasında dere ağzını 135 metre gösterdiği halde bugün ancak 30 metredir.  Muamele-i istimlakiyle iki hisara teşmil, dere tevsi’ ve tamik edilecek olursa, şu kâr hayır âlemi her manasıyla tezeyyün edilmiş olur.  Şu suretle de mütemadi bir ihmal ve tesbit teraziye-i kafiye verilir. 

     İşte esbab-ı anif dolayısıyla biz, bahriye müzesinin (intihab-ı mahal) noktasından da hissen ibtidaya mazhar olduğuna hüküm ediyoruz.  Gecen makalemizde dahi arz edildiği üzere, müze;  terakkiyat-ı ahire bahriye hakkında ammeye, bir fikr-i umumi verecek teşkilat için bu iki nokta muvafık bir zemin himmettir.  Böyle a’sardide bir binanın şekil kadimi muhafaza edilmek şartıyla, bir müessese-i asriye haline ifrağı tahmin edildiğinden müteassır bir vazife olduğu hakikatini bilmem burada tekrara hacet var mıdır? 

     Biraz uzun süren şu mukaddemeden sonra;  Henüz tetkikini ikmal edemediğimiz müze kataloğuna geçiyoruz.  Mütalaa-yi münderecatıyla da anlıyoruz ki, mevcut asarın bazısı bahriye müzesine ait değildir.  Esas itibariyle birer kıymet tarihiyesi olabilir.  Fakat bazıları esliha müzesine, bir kısmı faraza eser-i İslamiye meşhuriyete aittir.  Nakil ve tensik esnasında bu cihetin nazar-ı dikkatten kaçmayacağına emniyetimiz vardır.  Müze idaresi, bize sanayi-i kadime bahriye hakkında da iyi bir rehber olabilir.  Kıymet teşhiri ihraz edemeyen ve müzeye her nasılsa girebilen bir takım eşya tarh edildikten sonra görüyoruz ki dedelerimizin istimal ettiği alat ve edevat bahriyenin bir kısım numuneleri mevcut.  Bunlar kısım kısım devre devre ayrılarak iyi bir tasnife tabi tutulmalıdır.  Ondan sonra inşaat kadime-i bahriye tarihini – adeta canlı denilebilecek bir kuvvette – yine müzeden öğrenebileceğiz.  Müzede sefain atikanın isim ve resimlerine mebzuliyetle tesadüf olunmaktadır.  Hemen ekseriyetin ebadı, hacmi, hususiyle en ziyade şayan-ı dikkat cihet olmak üzere, mühendis ve mimarlarının isimleri malum oluyor. 

     Asar mevcuda-i tarihiyeden anlaşıldığına göre bizde bahriye inşaiyeciliği etvar-ı muhtelife geçirmiş, bittabi miknet bahriyemiz ile mütenasiben teali veya inhitat emareleri göstermiştir.  Faraza katalogda Avcı Sultan Mehmet devrine ait hatırata daha sık tesadüf olunmaktadır.  Çünkü o devirde Köprülüler sadareti devrik, a’sab itilası hükmünde duran ordu ve donanmaya yeni baştan fürü-tab vermiş idi.  (inşaiye-i bahriye) tarihi hakkında müzedeki malumatın en ziyade “Selim Salis” devrine inhisarı veya o zamandan ibtidası da calib-i dikkattir.  Bunu da tabii görmek icap eder.  Selim Salis devri uzun ve korkunç sinin mağlubiyetten sonra intibah ve teceddüd zamanı idi.  vaki devlet, o zaman da dâhili ve harici birçok gavailden yakasını kurtaramamış ise de genç padişah yenilik lüzumunu herkesten evvel ve iyi takdir ettiğinden şübât idareyi tansık emelinden bir dakika fariğ olmamış, bu meyanda tersaneyi de unutmamış idi.  zamanının en meşhur kaptan paşası olan Hüseyin Paşa bu hususta meşkur’l mesai ad edilmek lazım gelir. 

     Selim Salis;  Fransa ve İsveç’ten tersane için muallimler celb etmiş idi.  işte bu sebepledir ki, katalogda o devre ait sefain kadime mühendislerinin isimleri asasında esami-i ecanibe pek çok tesadüf olunuyor.  Yalnız, atideki hesap hal-i müftehiranaya mukaddeme olmak üzere söyleyelim ki bu gemilerin mimarları hemen umumiyet itibariyle Müslüman evladıdır.  Uzun senelerin velule-i şevketi, henüz milletin medarı istinadı olan kuvvetleri zevalden olsun muhafaza eylediği cihetle sanayi bahriyenin mahkûm inkıraz olduğu bir devirde inşaiye-i bahriye tarihi o kadar olsun bir eser hayat göstermekle iftihara haklıdır.  Yine bu savaik semeresidir ki, Haliç tersanesinden maada, Giresun’da, Sinop’ta, İzmit’te, Erdek’te, Gelibolu’da, Midilli’de, harp sefinesi inşa edebilmek kudretini epey zaman muhafaza etmişiz. 

     Acaba bu mühendisler, mimarlar, sonra muhtelif tersaneler hakkında elimizde ne gibi malumat var?  Bunu şimdiki halde tarih sahifelerinde aramak beyhudedir.  Bir kısmını münasebat geldikçe (divan-ı hümayun mühimme defterleri) meyanında bulabileceğimiz, bir kısmı için de tersanenin kayıt vesaik atikası meahiz olabilecektir.  Müze, bu hususta da bize delalet etmeli, yek nevişteler ile (inşaiye-i bahriye) tarihiye esas hazırlamalıdır.  Beyanatımız, taharri-i noksan kabilinden bir güç binlik değildir.  Büyük bir bahriye müzesinin ferdayı tesisinde eshab-ı ümmet ve faziletten edilecek temennileri şu satırlar ile eda ediyoruz. 

     Bir istitrad: – Geçen hafta el-yevm müzede mevcut resimler esas olmak özere vakayı salife-i bahriyenin birer tarihçeleri neşir edilmek kaidesinden bahis ettiğimiz sırada bir vakanın zikri ihmal edilmiş.  Zikir hayır şühedaya sebep olacağından onu da tekrar etmeği münasip görüyoruz.  “Ertuğrul” sefinesinin müzede bir modeli mevcut olduğunu katalogdan anlıyoruz.  Sefinenin facia-yı garkı yüreklerde hala payidar, şühedasının hatıralarını muhafaza eden elim dide akrabası var olduğuna emin olmakla beraber bu facianın artık tarihe mal edilmesi lüzumuna da kailiz.  Emvacın ecza-i merkubesi arasında bile eserleri kalmayan Ertuğrul mazlumiyeni, devr-i sabıkın en büyük mağdurlarından bir fie-i naciyedir.  Fakat o zamanın ceride-i bahriyesi ile ceraid saire-i medhiyesi sefinenin tufan kaza arasından tahlis-i nefs eder gibi, limanlarda dura dura ihtimal karibi buraya yaza yaza Japon sularına azimetini (muvaffakıyet asriye) den olarak ta ki istedikleri halde görünür kaza üzerine elnizam sukut etmişlerdi.  Mevcut bir iki satır ise bu bahis mezalimi tenvir edemez. 

     Tarz-ı atik edibin tarz-ı cedide intikali devresinde kuvvet tabiiyle kendisini sevdiren şûradan Veysel Paşazade Ali Ruhi Bey de şüheda meyanında idi.  yürekler acısı olan bu ser-güzeşt hazin ancak eyyam müteahhirede malum olabildi, fakat bu da mahdudiyet damgasıyla.  Çünkü Süleyman Nutki Beyin facia-yı garka ait olarak neşir ettiği kitap taammüm edemedi. 

     Biz öyle zan ediyoruz ki, Nutki Beyin kitabında, sefine süvarisi Osman Bey tarafından yazılan mektuplar gerek o zaman daire-i bahriyece cereyan eden muamelatı natık evraktan maada, bazı hatırat ve vesaik te mevcut olmak gerektir.  Bunlardan bir ikisinin suretleri de bil-tesadüf elimize geçti.  Bu satırlar, bir hatıradır.  Maksud ise vazife kurbanlarına celb-i rahmet idi.

          Donanma.

Denizcilik:

Yelken gemileri – yelkencilik

     Malum olduğu üzere yalnız bizde değil, hatta gemicilikte en ileri gitmiş olan Amerika, Fransa, İngiltere gibi memalik mütemeddine-i Arabi’ye ahalisinde bile avamisindane bir fikir vardır:  derler ki; 

     Yelken ve arma tekâmül ve terakki edince, kürekle müteharrik sefain kadime artık maverayı a’sarda mensi kalmış olduğu gibi, vapurlar icat olunca da artık yelken gemileri ve yelkencilik büsbütün öldü. 

     Acaba bu söz doğru mu?  Yahut ne dereceye kadar doğru?  Şöyle bir bakılırsa şu derece doğru ve doğruluğu bu kadar aşikâr bir fikir olamaz.  Lakin bazı sözler vardır ki;  birden bire pek doğru göründükleri halde, biraz tetkik ve taammuk olunca pek de doğru olmadıkları tezahür eder. 

     Hayır, yelken gemileri, yelkencilik ihtiyacı henüz ticaret-i bahriyeden münselib olmadı.  Ve beşeriyet ale-l ıtlak esbab-ı müteaddide den dolayı deniz üzerinde yelkenle dolaşmak fevaidinden istiğna gösteremedi. 

     İşte bunun içindir ki İngiltere, Amerika gibi milletlerin derin düşünenleri, hususiyle gemiciliğe, deniz ticaretine ve ruh bahriye fazla malumat ve tecarib sahibi olanları;  milletlerinden gemicilerinden yelkeni, yelkenciliği istihfaf ve istihkar fikrini def etmeği düşünüyor ve bilfiil bu işe çalışıyorlar. 

     Bu günkü genç, kahraman Alman bahriyesinin veled-i gayuru olan Almanya imparatorunun bir taraftan bahriye-i harbiye için çalışır iken bir taraftan da Alman bandırasının sair melil bahriye yatları direklerinde temevviç eden bandıralara tefevvuk etmesi için ne derece gayret eylediği kendisinden meşhur Meteor yatına yaptığı masarif, sarf eylediği itina malumdur. 

     Yelkenin icadı binlerce seneden beri kürek istimalini men edememiş olduğu gibi, vapur sefaininin meydana çıkması da, yüz seneden beri olamadığı gibi bundan sonra da yelken ve yelkenciliğin revaç ve itibarına mümanaat edemeyecektir.  Bunların her ikisi de ayrı ayrı şeylerdir.  Evet, vapurların zuhuruyla yelken devri tarihiyesi kapandı.  Lakin yelken bir takım hususiyetine binaen ortadan kalkmadı: 

     İhtimal teşbihimiz biraz garip görünecekse de önümüzdeki meseleye mümaselet azimesi olan bir hadiseyi şurada dermeyandan vaz geçemiyorum.

     İstanbul halicindeki birinci köprü ilk yapılır iken bütün kayıkçı, sandalcı esnafı adeta isyan etmek derecesinde duçar-ı tehevvür olmuşlar, köprünün yapılması üzerine artık beş para kazanamayacaklarına kanaat eylemişlerdi, hâlbuki ki;  tahkikat ciddiye ile müspettir ki:  o zamandan beri haliçte kayıklar ve sandallar eksilmek değil, bu kadar vapurlar, istimbotların da ilavesine rağmen adeden beş altı daha misli tezayüd eylemiştir.   Çünkü medeniyet, ünsiyet, ticaret ilerledikçe nüfus da, ziyaretçiler, seyyahlar da tezayüd eder, münasebat yevmiye, amed ve şed artar, yeni yeni işler, ticaretler ihtiyacat nakliye vücud bulur.  Yelken ve vapur meselesi de tıpkı böyledir.  Bu güne kadar gazetelerde okuyor ve ekseriya resimlerini de görüyoruz.  On binlerce vapura malik olan Amerikalılar, İngilizler, İsveçliler ve Norveçlilerin binlerce de yelken gemisi var ve yapılıyor.  Hem nasıl yelkenliler, vapurların pek çoklarından büyük ve beş altı hatta yedi direkli ve terakkiyat ahirenin birer tahattür muhteşemi ad olunacak tekneler.  Çünkü mevkiine, mevsimine emtiasına göre yelkenlinin işi, ticareti başka, vapurlarının ki başkadır.  Bazı mevsim, bazı mevki ve bazı hamule olur ki:  tüccar yelken sefaini istihdamını daha muvafık bulur. 

     Ya bahri sporlar kısmı az mühim midir?  Hiçbir nevi idman yoktur ki bahri sporlar derecesinde sıhhatli, çevik, sürat-i intikal sahibi, icad-ı tedbir, iktiham müşkülat ve mehalik mustaid ve muktedir gençler vatandaşlar yetiştirsin:  harpten evvel Moda iskelesinin manzarasını biliyoruz.  Dikkat edenler bu iskelede zevk-i bahriye mahsus merakıb tarifenin o vakit sene sene nasıl tezayüt ettiğini fark eylemişlerdir.  Teessüf olunur ki:  O zamana kadar memleketimizin bahriye idmanlarına, bahri seyahat ve tenezzühlere, olan kabiliyet bi-misalinden her şeyde olduğu gibi sadece ecanib istifade ediyor idi. 

     Bahri idmanların ehemmiyetini layıkıyla izah için pek uzun yazmak lazım gelir.  Biz ancak şu kadarcığını ileri sürelim;  Mademki:  Osmanlılığın istikbalinin denizlerde olduğunu takdir etmeğe elhamdülillah başlıyoruz, denize, denizciliğe ve bil netice yelkenciliğe son derece sarf-ı merak ve itina etmeliyiz.

     Bir millet iyi yelkenci olmadıkça, yelken hevesi beslemedikçe asla iyi denizci ve çekirdekten gemici olamaz, diyeceğiz.  Çocuk evvela mutlaka sandalda kürek çekmeğe, sonra yelken açmağa, daha sonra bir vapurda gemici yahut kaptan olmağa sevk-i hayat ile tabidir. 

     Şurasını da dermeyan edelim ki:  Şimdiki zamanda yelken gemiciliği öyle kaba saba, sırf ameli bir hamal sanatı değildir.  Bu gün Avrupa’da yapılan yelkenler, yelken tekneleri, arma tertibatı en yeni makinaların hesabatından daha ince hesabat riyaziyeye, tecrübelere, tetkikata, yüzbinlerce liralık masarife ihtiyaç gösteriyor.  Hele bir tekneye en muvafık yelkenin şeklini, mesahasını, hususiyet ve teferruat sairesini takdir ve taayyün için cemiyetler, muteber kulüpler senelerce meşgul oluyor.  İyi yelken teknelerinin yelkenleri de tabii muvafık, iyi olmalıdır.  Evet, yelken biçmek, yelken dikmek öyle herkesin zan ettiği gibi kolay bir şey değildir;  Yelken de yelken gemiciliğinin ruhudur. 

     Ne kadar acınılacak bir haldedir ki:  Türkiye’de yelken biçmek ve dikmek bir vakitler en muteber ve en nazik bir sanat iken son zamanlarda her iyi meziyet kavmîye ve mahsusat vataniyemiz gibi bu sanat da mahv oldu.  Yahut şimdi bir yed necat ve imdat uzatılmaz, malumat ve maharet mütebakiye muad ümitten kurtarmazsa hemen mahv olmak üzere bulunuyor. 

Filistin cephesinde:  süvarilerimiz istirahatte.

     Mesela:  Gelibolu, beş yüz seneden fazla bir müddetten beri Türkiye’nin adeta gemicilik mektebi vazifesini ifa etmiş, oradan nice mahir ve fedakâr kaptanlarımız, nice korsan, mücahit reislerimiz yetişmiştir.  Gelibolu’nun pek büyük ve mamur bir belde olmamasına rağmen Osmanlı gemicileri bu mevkiin ihtiyar kaptanlarını adeta mesleğin piri ad ederek o derece bir hürmetle taki eylerler.  Bütün sahil Osmaniye’de en meraklı reisler, kaptanlar yeni yaptırdıkları teknelerine yelken kestirmek için o mütevazı Gelibolu kasabacığına şitab ederlerdi.  Geliboluluların bu husustaki şöhretlerini ve izahen anlatmak üzere şurasını da ilave edelim ki:  Bugün bile yelkencilik yani “yelken kesip dikmek” ile ta’yiş eden esnaftan bazıları, kendilerine gemicilerin rağbetini temin için Geliboluluyum, demeyi muvafık ad eyliyorlar. 

     Adalı Rumlar binlerce senelik deniz kurdu oldukları halde yelken kestirmek için ekseriya Gelibolu’ya müracaat ederler.  Bu günde Gelibolu’da armatörlüğün, yelken kesip biçmenin, o nazik ve kıymettar sanat mürüvvetimizin malumat ameliyesine vakıf bir takım ihtiyar kaptanlar vardır ki:  Zaman onları da elimizden almak üzeredir.  Bu sanat kayıp olmadan o malumat-ı ameliye muharrerat melahiyemizde mukayyet bulunmak icap eder. 

     Evet, Avrupalılardan ibret alalım da, bu mühim sanatı mülkümüzde ihya edelim.  Erbabı olmayanlar bilmezler ise de tekne ve yelkenden anlayanlar görürler ki;  Şarka, Marmara’ya mahsus o latif çektirmelerimizin mevzun ve emsalsiz yelkenleri her sene daha biçimsiz, daha fena bir şekle giriyor.  Ve denizle meşgul olan ahali-i sahiliyemizden eski merak zail oluyor. 

     Deniz sporlarına merak eden gençlerimiz ve bunları himaye eden cemiyetler, kulüpler Marmara kıyılarında birkaç zevk voltası vurmakla matlubun hâsıl olmuş sayılmayacağını bilmelidirler.  Deniz sporcuları, arma kesmek, yelken kesip dikmek sanatlarını, – hatta ilmini diyebiliriz – bilmedikleri takdirde kotralar içinde birer yolcudan başka bir şey değildirler. 

     Yeni bahri spor teşebbüsatı bertaraf;  memalik sahiliyemizde deniz merakının fakr-u zaruret, acemilik, teşviksizlik ve cehalet yüzünden zail olmağa başlaması millet için bariz, acı bir sukuttur.  Milletimizin, istikbalini temin edecek dretnotlar almağa çalışan erbab-ı himmet ve hamiyet o gemileri kullanacak unsur fedakârı ve maharetin kasabat-ı sahiliyeden yetişe bileceğini nazar-ı dikkatte tutarak diriğ teşvik ve muavenet eylememelidir. 

Filistin cephesine doğru:  bir cebel bataryamız yalçın Toros dağlarını aşarken.

     Henüz vakit büsbütün geçmemiştir:  Neden çektirmeler ve sair nevi yelken teknelerimiz içinde yarışlar tertip olunmasın.  Neden birinci, ikinci gelenlere ertesi yarışta daha mükemmel bir tekne ve bir takımla meydan müsabakada arz-ı vücut etmek üzere bolca mükâfat-ı nakdîye ve gurur meslekiyi okşayan bir hediye verilmesin.  Acaba böyle bir işe hasrolunacak birkaç yüz lira hebaya gitmiş mi ad olunur? 

     Gözümüzle görmüşüzdür ki;  Şuracıkta ki mesela (Değirmendere) ahalisi çektirmelerini adeta maldan ziyade, babalarından muris bir heves mesleki;  Deniz, yelken aşkı uğruna muhafaza ediyor;   lüzumu olmasa da satamıyor.  Bir gün Değirmendere’nim o muhteşem çınarlarla gölgelenmiş latif sahilinde bulunup da ahalinin – en gençlerden en ihtiyarlara varıncaya kadar – denizden, yelkenden, teknelerden nasıl şevk ve muhabbetle bahis ettiklerini görseniz hem mütehayyir ve hem müteheyyiç olursunuz.  Ma-teessüf çektirmelerimiz azalıyor;   Gemlik körfezi dâhilindeki Karaca Ali köyü müstesna olmak üzere sahili İslam kasaba ve kariyelerimizde gemicilik ruhu olmuş.  Halet-i ihtizarda.  Lakin dediğimiz gibi henüz büsbütün ölmüş değildir;  Miras maziden elimizde bir esas olsun vardır.  Sahilimizin ticaretini Osmanlı, Türk elinde bulundurmak, elhasıl kan denizleri hâsıl ederek elde ettiğimiz istiklal-i iktisadı milliyeden müstefid olmak fikrinde isek bu cihetlere sarf-ı himmet ve muavenet edelim.  Bu gemicilik hissi bir kere oldu mu, o miras-ı mazi bir kere sarf olundu mu miras yedilerin sattıkları emlak ve akarat gibi bir daha katiyen ele gelmez, babalarımız mezarlarından kalkıp kayıp ettiklerimizi bize bir daha kazandırmaz. 

     Sonra çiftçileri, çobanları gemici baba bilmek için nafile uğraşırız. Çünkü erbabı olmayanı denize sokmak pek güçtür.  Ve  “zararın neresinden dönülürse kârdır”

          Ali Rıza Seyfi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.