DONANMA MECMUASI 116 / 67 18 Kasım 1915

DONANMA MECMUASI 116/67 18 Kasım 1915

Pencişenbe: 10 Muharrem 1334 / 5 Teşrîn-i sani 1331

18 Teşrîn-i sani 1915

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.

Numarası 116 / 67

“Nüsha-i mahsusa”

Meclis-i milliyemizin

Meclis-i milliyemizin 1 Teşrin-i sanide vuku bulan resm-i küşadını müteakip zat-ı hümayun mülûk-ânenin ma’rûzâtları

Mecmuamız meclis-i milliyenin bu devre-i ictimaiyesinde mesayi-i cemile ile millete hayırlı işler yapması, uğurlu kararlar vermesini kemâl-i hulusla temenni eder ve cenab-ı hak’dan niyaz-ı muvaffakıyet eyler. 

İkinci tab

 

ÖLENLERDEN KALANLARA BİR DERS

♦ ♦ ♦ ♦

     Tarih, zaim olunduğu kadar iyi bir hâkim, adil bir mahkeme değil. Onun kayıt ettiği fevkaladelikler mutlaka o zamanın en mutebariz vakalarıdır. Ne sakin, mütevazı büyüklükler, kahramanlıklar olur ki; Onlar, değil tarihin sahayıf-ı pejmürdesine geçmek, bazen zaman vukuunda bile zikir edilmez. Hâlbuki vakanın, harekâtın kıymeti şöhreti ile değil mahiyetiyle ölçülmelidir.

     Bir millet eğer efradından hizmet bekliyorsa ferdin hizmetini daima takdir etmeli. Fakat bu hususta şöhret-perest değil kader-şinas olmalıdır. Zaten meşhur olan vaka daima kahramanlarını yaşatır. Bizce hakiki kahramanlar onlardır ki; Şöhret vaka ile değil keyfiyet hareketiyle yükselir, kıymet iktisab eder. Böylelerini bildirmek, halka anlatmak o gibi kahramanlıkların, büyüklüklerin vukua geldiği zamanı yaşayanlar için bir vazifedir. Ta ki ihlaf, o şerefli eslâfı görerek, imtisâl için bir fikir edinsin.

     İşte bizde bu vazifeyi ifa için şu remini arz eylediğimiz şehidi ve onun tarihe değil fakat ahlak kitaplarına geçecek bir büyüklüğünü yazacağız. Daha doğrusu yazamayacağız. Çünkü kalem bazen tasvirde izhar-ı acz eder; Kırılır.

     Sahib-i resim, Barbaros zırhlısının 26 Temmuz 1331 de vukuu garkında zayi ettiğimiz kıymetli bahriyelilerimizden mülazım Üsküdarlı Sabri Efendi merhumdur. Bu adam vazifesi uğrunda öldü. Vatanına karşı vazifesini kanıyla hayatıyla ifa etti. Şahadeti dolayısıyla kesb ettiği şeref ve rif’at onun ruh ulvisine kifayet etmemiş. Ki, ahiren menkıbeyi şahadetine, bir sahifeyi şeref daha inzimam eyledi. Merhumun ba’de-l şahadet metrukatı tetkik olunurken vasiyetnamesi ailesi tarafından bulunmuş ve bittabi açılmış. Bir berat-ı bülendî olarak bizim de gördüğümüz bu vasiyetnamede aynen;

     “Düşman donanmasını yarın makhûr etmek için lüzumu olan donanmamızın tealliyâtı için donanma cemiyetine yirmi lira veriniz.”

     Sözleri yazılı. Bütün sanayii edebiyeden, ari gibi görünen şu birkaç kelime kadar ulvi bir arzu, yüksek bir ruh ifade edecek acaba kaç bahtiyar satır vardır. Merhumun vasiyeti mucibince cemiyetimiz onun kıymettar hediyesini aldı. Fakat dediğimiz gibi vakanın ehemmiyetini kıymetiyle değil keyfiyetiyle ölçmek lazımdır. Ne denirse densin, inkâra mecal bu kadar ki, insanlar behemehâl her şeyde, her harekette her iyilikte bir zevk duyarlar. Bunun kadar bariz ve tabii bir şey yoktur, o ruh ve o maneviyatın vücududur ki, insanların harekât-ı âliyesini taltif ve takdir fikrini vermiştir. Mukabilinde hiçbir his ika eylemeyecek olsaydı tabii o takdir ve taltiflere hacet kalmazdı.

     Demek isteriz ki; Hiç kimse – velev ki manevi ve ruhi olsun – bilâ avaz iyilik etmiyor. En avazsızı rızâen li-llâh tahsile sayedar ki ehemmiyeti şayan-ı kayıttır. Şairin dediği gibi:

         Yok, bi avaz muamele ehl-i zamanda

         Kimse ibadet etmez idi cennet olmasa

     Binaenaleyh, bu insanlığın hem hilkati olan bir halidir. Ondan tecrid pek az kimseye nasip olmuştur. İşte merhum da bu ender donanmaya bir hizmet ifa ediyor. O ianesiyle maddi ve manevi bir şeref bekleseydi yirmi lirayı hal-i hayatında vermek elbette kabildi. Fakat ruhun yüksekliğine dikkat etmeli ki, muavenetini avazdan tecrid için ba’ba-d-ı mevta izafe ediyor.

     Sabri Efendi bu hareketiyle nazarımızda yükseldi, çok yükseldi. Hatıramızda misal-i ahlaki teşkil edecek bir yer tuttu. Onun bu hareketi tarihi bir mahiyeti haiz değildir diye hufre-i nisyana atılsaydı kader şinaslık olacak, o şerefli vücudun büyüklüğüne karşı ne bariz tezat teşkil edecekti. O saikledir ki, merhumun şu ulvi hareketini yazdık. Yazmağa çalıştık. Ne bir methiye ne de bir mersiye olan şu satırlar samimiyetle olsun bir ders, bir hiss-i vazife tevlidini mümkün kılacak mahiyettedir zan ediyoruz. İşte o ders, şehit Sabri’den bize, yani ölenlerden kalanlara veriliyor. Hisseyab olanlara ne mutlu!

         <donanma>

 

Meclis-i millimizin resm-i güşâdı menâzırından:
Meclis-i milli medhalinde vükelayı fiham zât-ı şâhâneye intizâr ederlerken

Meclis-i milliyenin güşâdı

     Meclis-i meb’ûsân Osmanlı üçüncü devreyi intihabiyesinin ikinci seneyi ictimaiyesini ikmal etmek üzere 1 Teşrin-i sânîde zât-ı şevket-simat hazret-i hilafet-penahinin huzur-u hümayunları ile güşâd edilmiştir.

     Zât-ı hazret-i pâdşâhî kable-z-zuhr Dolma Bahçe Sahilsaray hümâyûnunu teşrif buyurmuşlardır. Mevkib pâdşâhî Dolma Bahçe saray hümâyûnunun saat kulesine nazır kapısından çıkarak kıtaat-ı muhtelifeyi askeriyenin selâm ta’zim ve ihtirâm arasında meclis-i meb’ûsâna teşrif buyurmuşlardır.

     Padişah hazretleri müşir üniformasını lâbis ve nişan zişanlarını hamil bulunuyorlardı. Gerdune-i hümâyûnu önünde ve arkasında maiyet-i seniyye süvari bölüğünden bir müfreze ve yaverân-ı pâdşâhî bulunmakta idi.

     Gerdane-i hümâyûnu takip eden saltanat arabalarında dahi veli-ahd saltanat devletlü necâbetlü Yusuf İzzeddin Efendi hazretleriyle şehzade ve Hayreddin ve Mecid Efendiler hazreti ve müteakiben mabeyn-i hümâyûn erkânının râkib oldukları arabalar geliyordu.

     Sadr-ı a’zam paşa hazretleri ve â’yân ve meb’ûsân reisleri bey efendilerle vükelayı fehâm huzurat-ı zât-ı hazret-i pâdşâhîyi meclis kapısı önünde istikbâl ettiler. İstirahat salonunda bir müddet ârâm buyurduktan sonra maiyet-i şâhâneleriyle birlikte zât-ı hümâyûnlarına mahsus locaya teşrif buyurdular. Padişah hazretleri nutuk iftâhını başkâtip Fuad Beye tevdi buyurmuşlardı. Müşarünileyh ba’de-t telsim kürsü-i hitabete gelerek kıraat etmiştir.

     Meclis, meclis umumu halinde müctemî bulunduğundan âyân ve meb’ûsân azayı kirâmıyla, med’uvveten mevki mahsusalarında hazır bulunan hanedan saltanat erkânı ve süferâ ecnebiye ve rüesayı ruhaniye ve ricâl-i memurin mülkiye ve askeriye ve ilmiye ve müessesat-ı maliye müdüranı ve matbuat erkânı nutk-u hümâyûnu kaimen istimâ eylemişlerdir.

Nutuk iftitahı:

     Muhterem âyân ve Meb’ûsân

     1 Kanun-u evvelden beri cereyan eden vakayı ve hadisat o gün kıraat edilen nutk hümâyûnumda vuku bulan temenniyatımı ve neticeyi harbin bütün âlem-i İslam’ın ve Osmanlılığın hayır ve selametine mucib olacak surette tesir-i nema hâsıl olacağına dair izhar edilen ümid-i şahanemi el-hamdülillah teyid ve takviye etti. Moskofların İstanbul ve Boğazlara karşı iki buçuk asırdan beri perverde ve muanid-âne bir surette tatbik ve takip ettikleri hırs-ı istilalarının tahakkukunu teshil için Çanakkale ve Gelibolu şibh-i ceziresine karşı İngiliz ve Fransızların kuvveyi bahriye ve berriyeleriyle icra ettikleri taarruzat-ı şedide ordu ve donanmanın ecdad-ı keramın menakıb-i cengaveranesini pek şanlı bir surette ihya eden ve bütün âlemin hayret ve takdirini celb eyleyen müdafaat ve himemât-ı cansiperane ve fedakaranesiyle def ve tard olunmuş ve düşmanlarımız zabitan-ı azime ve müthişeye duçar olmuştur.

     Husemamızın bu inhizamı İstanbul yolunun gayri kabil-i mürur olduğu kanaatını tesis ederek mağruz düşmanlarımızı Balkan devletlerine ilticaya mecbur etmiş ve şibh-i cezirede çevrilen bütün entrikaları ta’kîm ve muazzam müttefiklerimizin Karpatlarda Rus ordularını Galiçya’dan ve Lehistan’dan sürüp çıkarmalarını ve asır dide düşmanımızın bütün kaleyi müstahkemesinin zir ü zeber edilmesini ve Rus kuvvasına istinad eden itilaf müsellesin bütün ümitlerinin berhava olmasını teshil eylemiştir.

     Osmanlı ordusunun şan ve şerefinin böyle parlak bir surette iâde ve ihyasına vesile veren cenab-ı hakka secdeyi şükrana kapanarak arz-ı mahmidet eder diğer cephe-i harplerde hudud-u vatanı fedakârane müdafaa eden gazilerime de Nusret-i nihaye bahş buyurmasını niyaz eylerim. Hayret-aver bir intizam ve bahadırlıkla moskof ordularının kuvveyi tecavüziyesini kırarak bütün hudud-u müstahkemeyi zapt eden şanlı müttefik ordular Balkanlara tevcihe şahamet ettikten sonra Bulgaristan orduları da iltihak etmiş ve ittifak müsellesi ittifak merba inkılab ettiren bu vakayı mühimme muzafferiyet-i katiyenin tahakkukunu ta’cil eylemiştir.

     Balkanlar vaziyetinin bu suretle lehimize olarak inkişafını teshil ve temin etmek için komşumuz ile tashih-i hududa muvafıkiyet eyledik. Akd edilen mukavelede bir ay tastike meclisinize tevdi edilmiştir.

     Sırbistan’ın kısm-ı mühimmi bugün müttefikin ordularının taht-ı işgalinde bulunuyor. Tuna tarikiyle muvasala temin edilmiş olduğu gibi Berlin, Viyana, İstanbul yolu da açılmıştır. Teyemmünen husûl-pezir olarak müttefik milletlere harpte tafralar sulh zamanlarında da terakkiler ve saadetler bahş edecek olan bu muvasalayı sa’d evrak tesisinden dolayı cenab-ı hakka hamd ü sena ederim.

Sağlam vücutta salim fikir yetiştirmek için:

Edirne ittihad ve terakki zukur kısmı terbiyeyi bedenîye takımı.

Ankara sultaniyesi futbol takımı
Soldaki zat Ankara sultaniyesi müdürü ve sağ taraftaki terbiyeyi bedeniye muallimi beylerden.

     Bu müşkül zamanlarda meclis-i milliyenin müttehiden hükümet-i seniyyemize muzahirette bulunmasından dolayı beyan-ı memnuniyet ve mahzuzıyyet eder, ahval-i harbiye ilcaatıyla tanzim ve tevdi edilen levâih-i kanuniye ile bütçe ve istikrazat kanunlarının da süratle tetkik edilmesine intizar eylerim.

     Müttefiklerimizle münasebat-ı siyasiyemiz her gün mütezayid bir emniyet ve samimiyet mütekabileye istinad ediyor ve edecektir. Husemâmıza karşı olan müşterek siyasetimizde her cephede ve her noktada yekdiğerimize muzaheret ederek memleket ve milletlerimiz için bütün kabiliyet-i şahsiye ve tabiiyenin inkişaf temine müsaid bir sulh istihsal edilinceye kadar harpte sebat etmek olacaktır.

     Bitaraf devletlerle olan münasebatımız kemâ-kân halisane ve dostanedir. Selamet-i devlet ve memlekete masruf olan mesaiyi mebrurenizin terfikat rabbaniyeye mazhariyetini niyaz eder ve meclis-i umumiyi güşad eylerim.

TEDRİSATTA GAYE

Karl Monesyus’un fikirleri

5

     Şarklı ve garplı insanlar da bünyenin ve zekânın inkişafı biri birine benzemediği için, çocuklarımızın talim ve terbiyesine hangi yaşta başlamak ve ne tarzda devam etmek hususunda Almanlardan büsbütün ayrılırız. Lakin onların tafsilatını yazmak istemediğim mektep teşkilatında dikkat edilecek noktalar var ki, yazmadan geçemeyeceğim. Mekteb-i umumiye meyanında, gayeleri daha vasi olan mekteplerde mevcut olup bunlar da çocuklar, dokuzuncu bir sınıfta da talim ve tedris görürler. “vasati mektepler” tesmiye olunan bu mekteplerde tedrisat umumiye haricinde bir ve bazen iki ecnebi lisan tedris olunur.

     1870 senesinden beri bu kabil mekteplere devam her yerde mecburiyet altına alınmıştır. Bu mekteplerde devam müddeti bir seneden dört seneye kadardır. Tedrisat bir sanatın talimi tarz-ı mahsusu alır. Harf ve sanayi için; Ziraat için tedrisat-ı âliye mektepleri vardır. Bunlar mekatib-i umumiye ile mekatib-i vasatiye ve âliyeyi mahsusa meyanındadır. Ve bu yolda mütenevvi mektepler vardır. Görülüyor ki, tedrisat bir hadde gelince, yalnız bir sanatın talimi tarzını alıyor. Ve bu iki cihetten ehemmiyetlidir. Bilirsiniz ki, öteden beri bildiğiniz bir taksim-i â’mâl, bir iş bölümü kaidesi var, iktisat kitaplarında bundan uzun uzadıya bahis olunur. Avrupa’da sanayi â’mâliyenin böyle müthiş bir nispette terakkisi işte şu kaidenin ef’ale hâkim olmasından ileri geliyor. Mesela biz saat makinasının mürekkeb bulunduğu parçalar ayrılıyor ve her parça bir kısım amele tarafından imal olunuyor. Yapılan işin aynını, yapmak melekesini artırdığı derecede onun çok miktarda yapmasını da teshil ediyor.

     Muğlak veya basit işlerle meşgul olmanın zekânın inkişafı ve sa’yi ve amel ile icat kabiliyeti üzerinde tesiri pek çok münakaşaları bais olmakla beraber biz, şu ciheti kurcalayacak değiliz. Bir makine parçalarına ait muhtelif ameliyenin inkisamını misal tutalım. İçtimai hayat makinasının muhtelif faaliyetleri de böylece fertlere inkisam eder ve işte bu hal, faaliyetin ahengini tesri ve tevsi eder ki, tedrisatın sade bir sanatı talim etmesi tarzındaki kaide bundan ibarettir. İkinci kaide daha ehemmiyetlidir;

     Bilirsiniz ki, bugün ilimler, fenler, insan zekâsının mahsulüdür. Ve insanların umumiyet itibariyle istidadı bütün ilimleri, fenleri telakkiye müsaittir. Lakin dünyada hiçbir fert yoktur ki, ilimlerin, fenlerin her şubesinde onların mütehassısları derecesinde nasibe-dar olmasın. Bundan başka veraset, manevi muhit gibi tesirlerin altında bazı fertlerin şahsi kabiliyeti ilimlerden, fenlerden ancak bazısına karşı mütemayiz bir meyil gösterir.

Tekfur dağında terbiye-i bedeniyye
Tekfur dağı zukur ibtidaisinde terbiye-i bedeniyye dersleri.

     Eğer bizim tali mekteplerimizin tedrisatı da son senelerde yalnız bir ilmin, bir sanatın talimi tarzını alır da çocuklarımızın hususi kabiliyetleri izhar edilmiş bir hale gelirse, ilim şubelerinin inkisam ettiği ali tedrisat ile bu kabiliyetler had gayesine kadar inkişaf eder. Ve mütehassıslar yetiştiği şu zamandadır ki ebda kudreti doğar.

     Meslek intihabı dediğimiz bu şahsi kabiliyetle çalışmak tarzının ahenkleştirilmesi meselesini düşünen ve bu muammayı hal edememek ıstırabını çeken ne kadar çok gençlerimiz var?

     Etrafınıza bakınız; kuyumcular, duvar yapıcıları, mühendisler, şair olmuş ve bir şair, mühendis, bir ressam, kâtip; Bir musikişinas, diplomat olmak talihsizliğine uğramıştır. Böyle şahsi kabiliyete, edindiği meslek arasında asla münasebet bulunmayan ne çok adamlarımız var! Şüphesiz bu şahsi kabiliyetleri inkişaf ettirecek bir tahsil usulünün bir de mevcut bulunmamasından ileri gelir.

     Şimdi ecnebi lisandan tedrisi meselesine gelelim; İtalyanlar, Fransızlar, Almanlar; Kendileri için ecnebi olan lisanları öğrenmekte başka başka gayeler takip ederler. Onların ki ne olursa olsun; Bizim gayemiz, zan ederim şu olabilir: Yanı başımızda bir Avrupa medeniyeti var ki onun faikıyetinden asla şüphe etmiyoruz. Ve Avrupalı milletlerden her hangi birinin lisanını, Avrupa medeniyetini vücuda getiren fikirlere muttali olmak için öğrenmek isteyeceğiz. Lisanın bir vasıta olduğunu böyle tayin edince, iktisadi, siyasi kaideler bizim için ikinci ve hatta üçüncü, dördüncü derecede kalır. Ve bu itibar ile her hangi bir ecnebi lisan Avrupa medeniyet fikirlerine ıttıla için aynı vazifeye tahammül edebilir.   Çünkü Avrupa medeniyetinin Fransızcası, Almancası, İngilizcesi yoktur. Esasen medeniyet demek, keşif olunmuş iyi fikirlerin ef’aller hâkim olması demektir. Ve Avrupalı milletlerin arasındaki başlıca fark, o fikirlerin hayatı fiillere hâkimiyetinin nispet ve derecesindedir. Fikirlerin fiile inkılabı da bir usul tatbik işidir. Ki bizim Avrupalılardan pek çok hususi farklarımız olduğuna göre usulün bize göre inhinalarını tayin eden biz, tatbik eden de biz olacağız. Şu halde fikirlere ıttıla için vasıtalık eden ecnebi lisanların hiç biri bize düşman olamaz. Ne yazık ki bazı gençler uzun vaziyetli bir sa’yiin mahsulü olarak öğrendikleri bir ecnebi lisanını şöyle yarıda bırakıp bir başkasına geçiyorlar. Filhakika birkaç lisanı bilmek, bir lisanı bilmekten çok faidelidir. Lakın iki lisanı yarım yamalak bilmek, bir lisanı iyi öğrenmiş olmaktan hiç de faideli olamaz. Şu düşüncenin mekteplerimizdeki lisan tedrisatına ve gençlere hâkim olmasını – gelecek hafta musahabemize devam etmek vaadiyle – temenni ederim.

         Haşim Nahid

FRANSIZ BAHRİYESİNİN OSMANLI FİLOSUNA KIYMETLİ BİR HEDİYESİ

     Fransızlardan Çanakkale’de iğtinam edilerek İstanbul’a getirilenTurquoise tahtelbahrinin Osmanlı sancağı keşidesiyle donanmamıza idhal ve yeni bir unvan ile tevsimi merasimi 28 Teşrin-i evvelde bahriye nezaretinde icra kılınmıştır. Filomuzun birinci tahtelbahir sefinesini teşkil edecek olan ve suret-i zabt ve iğtinamı ordu ve donanmamız için hakiki bir vesileyi iftihar ad edilmek lazım gelen bu güzel gemiye Mustecib Onbaşı unvanı verilmiştir. Bursa’nın Yenişehir kasabasından Ferhatoğlularımdan Necib oğlu Müstecib onbaşı, Fransızların tahtelbahrini Çanakkale boğazından çıkarken ilk önce gören ve ilk attığı mermileri sefinenin kulesine isabet ettirerek mühim rahneler açan topçu neferimizin ismidir. Vatan yolunda can ve kanı feda edenlerin veyahut müstesna gayret ve vazife şinaslık âsarı gösterenlerin hizmetini bu suretle tezkir ve ta’ziz esbabını tehiyye etmek, namlarını evlad ve ahvadın enzar-ı intiba ve ibtihacına yadigâr eylemek takdir ve taltifin, teşvik ve tergibin en müessir ve şükran-amiz vesait ve avamilinderdir.  

     Merasim tevsimiye harbiye nazırı Enver Paşanın ba’de-z-zuhr saat iki buçuğa doğru bahriye nezaretine muvasalatı ile başlamıştır. Enver Paşa erkân-ı nezaret tarafından kabul edilmiş, bade Alman Amiral Wilhelm Anton Souchon Paşa; Suriye heyet-i edebiyyesi erkân-ı kiramı ve zuvvâr saire vasıl olmuşlardır. Bahriye nazırının Cami altı denilen meydanda merasime iştirak eden yedi ve bahri ümerâ ve zabitan ile makine gemici çırakları ve efrad-ı cedide mektebi talebesi, bahriye itfaiye ve muhafaza bölüğünden yüz kişilik bir müfreze ile donanmayı hümayun efradından müretteb iki yüz kişilik bir bölük ahz-ı mevki eylemişlerdi.   Turquoise tahtelbahri, bahriye nezaretinin Cami Altı denilen meydanında, sahile suret-i mahsusada rabt edilmiş olan bir iskeleye yanaştırılmış idi. Sefine gönderinin bâlâsında Osmanlı bayrağı şanlı şanlı temevvüç ediyordu. Sancağımızın altında ise Fransız bayrağı mağlub ve ser-nigûn duruyordu.

     Saat iki buçukta Enver Paşa Cami altına gelmiş ve refakatinde erkân-ı harbiyeyi bahriye reisi Vasıf, Haliç komodoru Remzi, harbiye müsteşarı Fahreddin, merkez kumandanı Cevad Beyler bulunduğu halde kıtaatı teftiş ve muayene eylemişdir. Merasime duâ-gû efendi tarafından kıraat edilen beliğ ve müessir bir duâ ile başlanılmış ve bu duâ orada hazır bulunan muvahhidinin kulübünde derin bir vecd ve neşât ruhani husule getirmiştir. Ba’de Enver Papa tahtelbahrin yanına gelerek sefinenin ismini havi olan Müstecib On Başı levhasının üzerindeki örtüyü bizzat kaldırmıştır. Bu esnada kıtaat selam durmakta ve muzika marş-ı sultaniyi terennüm-sâz olmakta idi. Müteakiben tahtelbahir hazuranın önünde bir manevra icra etmiştir. Merasim esnasında biri bahriye nezaretine, diğeri Yavuz zırhlısına ait iki musiki takımı tarafından askeri havalar çalınmakta idi. Merasime iştirak eden kıtaat başkumandan vekilinin pişe-gahında bir resim-i geçit icra etmişlerdir.

     Resm-i geçitten sonra Enver Paşa ile zuvvar-ı saire bahriye nezaretinden infikâk eylemişlerdir.

     Bu esnada, merasimde hazır bulunmak üzere suret-i mahsusada davet edilen matbuat erkânı ve mensubini tahtelbahri ziyaret eylemek arzusunu izhar ettiklerinden, tersane komodoru firkateyn kaptanı Remzi Beyin delaletleri ile sefineyi gezmelerine müsaade olunmuştur.

Tahtelbahrimizin yandan görünüşü.
Tahtelbahrimizin kıç taraftan görünüşü.

 Resim tevsim ve Müstecib onbaşı levhasının açılması – heyet-i matbuat Müstecib Onbaşı’da – Müstecib Onbaşı Haliç sularında.

 

Harbiye nazırı Enver Paşa merasim esnasında.
Harbiyelilerimizin merasimde resm-i geçitleri.

Müstecib Onbaşı tahtelbahri en yeni ve mükemmel tahtelbahirlere nispetle mutavassıt cesamette bir gemi olup derç ettiğimiz resimde görülmüş olacağı veçhile, su üstünde iken yalnız ince ve uzun bir kısmı görünmekte ve bu kısmın tam ortasında da kaptan köprüsü bulunmaktadır. Tahtelbahrin 390 ila 450 tonilato hacmindedir. Fakat Turquoise biraz eski sistemde olduğundan tahtelbahirlerin yarım Supersible nev’ine ait bulunmaktadır. Bu cihetle 400 tonilato cesametinde olmasına rağmen su üzerine çokluk çıkamadığından bittabi küçük görünmektedir. Eğer şimdiki Supersible tahtelbahir nev’inden olsa idi, su üstüne çıktığı vakit, adi sefainden pek farklı olamayacağından bittabi cesamet hakikiye si bir bakışta anlaşılırdı. Supersible su yüzüne çıktığı vakit, kendi hacmindeki ale-l-ade sefain gibi hareket edebilen tahtelbahirlere tesmiye olunur. İşte Müstecib Onbaşı bu neviden olmayıp yarım Supersible sınıfına dâhil bulunmaktadır.

     Tahtelbahirlerin kaptan kulesi; Daha doğrusu Periskop denilen alet rüyeti hamil çıkıntı kısmının etrafında, topçularımızın mermileriyle husule gelen birçok rahneler vardır ki bunlar fotoğrafımızda görünmektedir. Kulenin tam üzerinde ise 3 buçuk santimlik bir top mevziidir.

EDEBİYAT MUSİKİYE

1

USUL

     Kelamı tevzin eden “ilm-i arûz” olduğu gibi savti-mevzun kılan, musikinin bir fen halini alacak dereceye gelmesini temin eden birinci âmil de “ilm-i usul” dur.

     Kelamı ahenk-dar, gayri mestur olduğu halde hafızalarda istikrar ettiren veznin, musikiyi de hıfz için en güzel vasıta olduğu inkâr götürmez hakaikten ise de bir şairin sunûhât kalbiyesini kâğıt üzerine koyarken rusûhdar olduğu efâîl ü tefâîli düşünmediği düşünemediği – çünkü o şugl zihniyle mülhematın ekseriyetle dağılarak birçok nefâis tabiyatın duçar-ı ziyaı olduğu mücerrebdir – gibi bestekâr da gerek telif, gerek terennümde bu gibi mukayyedata ruh ve fikrini vakf edecek olursa telif-gerdesi ile müterennim olduğu eser, tesirsizlikte, beyenmeklikte yekdiğere müsabaka ederler. Ekseri hanendelerimizin terennümlerinde görülen gayri müessiriyet kendilerinin de bu halet-i ruhiyenin bulunmasından başka bir şey değildir.

     Hem vezni, hem nağmeyi ifa edeyim diye çektiği ıstırap onu gayri tabii, dar bir vadiye ilka eylemiş, vuzuh ile duyulması elzem olan güfte elfâzı, hançere ve dişler arasında kayıp olduğu cihetle manisinin gerek kendi, gerek sâmî üzerinde icrayı tesir edebilmesine imkân bırakmamıştır. Musikimizde doksan darbeliye kadar birçok usulün bulunuşu onu tamamıyla ve hakkıyla öğrenmeği adeta müstehil kıldığından beher muzâri ve sair ozan gibi tabi sıklet vermekten maada faide temin etmeyen birçok metruk ve mensi ozan şiire mütekabil musikimiz de bu gün kendisinde mevcut müşkülattan kurtulmak, ileriye başka güneş ve ferah-aver vadilere hatve atmak ihtiyacındadır.

     Bu mesrudatımdan usullerimizin atılmasını istediğim [ * ] anlaşılmamalıdır. Ancak birçok dum – tek, tekrarlardan müteşekkil o usullerle bu gün hiçbir teceddüd izhar edemeyeceğimizi beyanda muztarrım. Enâfis-i âsâr-ı musikiyemizi de terk edelim, demiyorum. Fakat bunların artık tarihe geçmesi, tarih-i edebiyat musikiyenin bekasını temin için mozaik âsârımız olarak hıfz olunması zamanının gelmiş, notanın bulunmadığı hengâmede hıfz-ı âsâra medar olmak üzere icad edilmiş o usulat ile beste yapmağa artık lüzum ve ihtiyaç kalmamış olduğunu iddia edebiliriz.

     O usullerle eser bestelenmemekte olduğu, umumi rağbetten ise çoktan düştüğü, beyhude güçlük ihtiyarından ibaret bulunduğundan zorla, cebr-i tabiatla bunları bellemek isteyen zevatın bile muhakkak şikâyetleri delaletleriyle de sabittir. Yirmi otuz senede rüsûh hakiki istihsali gayri mümkün bulunan o usulatın bir “antikalık, tarihilik” den maada meziyeti kalmamıştır. Binaenaleyh biz, yeni yetiştireceğimiz şuban musikiyeyi böyle şeylerle yormaktan artık ferağ olmalı, onlara gayet iyi nota öğretmesini bilmeliyiz. Daha doğrusu kendimiz hakkıyla bilmediğimiz notayı ilerleterek o gibi müşkülattan sıyrılmalıyız.

     Alafrangadan alacağımız şeylerin en birincisi bandoyu idare eden maestronun değneğidir. Bu tarz vaktiyle üstad teceddüd-perver Kazım Bey Efendinin dar-l-musiki riyasetinde kemal-i isabetle tatbik olunmuş, hiçbir mahzuru görülmedikten maada fasılı idarede fevk-al-hadd mucib-i suhulet olmuş idi ki dar-ül-musikinin o parlak demleri hâlâ yâdımızdadır. Usul atikayı vurarak fasılın idaresini düşünen bir reyis, kendi azim, müşkül meşguliyetinden naşi etraftan sardır edecek hataları göremeyeceği cihetle ve antika ad ettiğimiz faslın zir-ü-zeber olduğu ekseriyetle vakidir. Bilhassa Mevlevihanelerde o kadar meşklere, talimlere, o mertebe senalar eskitmeğe rağmen birçok senelerden beri vukua gelen falsolar, usul kaçırmalar, bilmem neler notasızlıktan, usul perestliğin verdiği usulsüzlükten başka nedir. Bir iki defa kilise musikisini tetkik ettim. Orada da hemen hiç de falso vaki olmuyor. Elli senelik musikişinaslarla dünkü çocuklar birlikte terennüm ediyorlardı. Bu mükemmeliyet neden neşet eylese gerektir, dedim. Sırf nota, beyit usulün verdiği muzafferiyet olduğunu anladım.

     Eski bir fasıl musikiyi dinlemek istediğimizde o mahz-ı tarih demek olduğundan usul vurarak, def ve kudüm çalarak icrayı terennüm olunmasını bile az görür. Hatta kıyafet dahi bestenin yapıldığı zamana tevfik olunmalıdır, dedim. Ancak bu gün bunlarla iktifa, bundan sonra da ile-l-ebed bu yolu takip edemeyiz. Etsek kimseye dinletemeyiz. Bu gün tabiatıyla değişen bazı şeyler vardır. Kadime devamda israr beyhudedir. Şimdi tarz-ı kadimede gazel yazana bir şey denildiği yoktur amma, gazeliyata ziyadesiyle merbutatını bildiğim ediba dahi rağbetsizlik göstermekte bulunmuş – bazı tabirat-ı cedidenin edebiyatımızdan tardı vacib olduğu halde – yeni tarz şairler ne denirse densin, yol almıştır.

         Zamana da gazeli kimse almıyor sabit

         Güzellere verilen tuhfe-i selâm gibi

Binaenaleyh: Rüzgârın önüne düşmeyen adam yorulur. Musikimizde, sengin semaî, devr-i revân, aksak vesaire gibi birkaç seh-l-tatbik usul üzere bu gün ve bu günden sonra eser bestelenmesi, musikimizin tarzını, tavrını ifa edecek, Türk musikisidir, dedirtecek lüzumlu keyfiyettendir. Fakat bundan ötesi ne saklayayım çekilir şeyler değildir. Sarf edeceğimiz kuvvet tabii usul musikinin fenni kısmında, savt ile nağme arasında daha başka münasebetler taharrisinde, birçok keşfiyat vadisinde pûyân eylesek, o deryanın ortasında gark olmaktan, hayrette kalmaktan daha iyi etmiş oluruz. Bugün müttefikan beyan ediliyor ki büyük usulleri tamamıyla tatbik edecek zevat, iki üç kişiye varamazmış. Neden böyle olsun! Bu şüphesizdir ki can sıkıcı bir halet olmasıyla ömür sarf etmek isteyememekten mütevellid bir rağbetsizliktir. Daha ileri gidelim;

     Bugün fahite, leng-fahtelerle, bilmem nelerle opera yapabilecek miyiz? Koca bir manzume nasıl bestelenecek, ıztırârı tempo usulüyle, yok; Eğer opera “musikili tiyatro” yapmağı arzu etmiyorsak o başka. Fakat biz de dahi opera yapılmadıktan, halka o terbiyevi musiki işittirilmedikten sonra o gün, musikiden büsbütün meyus olmamızın farz olduğu bir gündür. Artık onu bırakmalı, terakkisinden ümit münkatı olan her sanat zevâl bulmuş demektir.

     Bu cihetlerle müellifin musikiye ye terettüb eden ve zaif yönleri düşünmek, ıztırarı alafrangaya meyil etmiş ve etmekte bulunmuş olan halkımızı kendi tarafımıza çekmek için şu asırda imdadımıza yetişen operaya bir an evvel himmet eylemektir. Operayı nasıl yapmalı? Onu ayrıca arz edeceğim.

 

[ * ] – yirmi seneden beri fikri teceddüd karanemden dolayı beni usul bilmezlikle itham eden sathı nazar bazıları vardır ki vecâheten tabasbustan, gıyaben bu gayri mergub halleriyle peşimi takibden hali kalmazlar.  Musikice birçok istifadeleri tarafımdan temin edilen bu biçarelerin o fenn-i celilden yegâne nasipleri “dum-tek-tek” den ibarettir. Bunları tatbik ve bilgede daha böyle “teka” lar gibi icad ve ilaveler benim için işten bile olmadığı ârif değillerdir. Heyhat!

         Şevket Gavsi Özdönmez

Günün musahabeyi bahriyesi

Denizde tahlisiye vesaitine ait bazı mütalaat

     Şairlerin pek parlak, pek cazip tasviratına rağmen, denizi eskiden beri beşerin ilk sallar, teknelerle bu mâi sine-i mevcamevcde dolaşmağa cesaretyab olduğu ezmine-i mazlumeyi tarihiyeden itibaren, insanları yutmağa itiyad etmiş bir canavar sıfatıyla da muhakeme etmek hiç de haksızlık olmaz. Her milletin – tabii melel bahriyenin – her devre ait edebiyat ve kâyudât bahriyesini tetkik edersek öyle müthiş, öyle hamiyetli ve o derece akla gelmeyecek kadar feci kazaya ya bahri ziyailere tesadüf ederiz ki! İnsanın tüyleri ürpermemek mümkün olmaz. Ve ancak o zaman “uyuyan mai deniz!” in nasıl vasi bir mezaristan siyah olduğunu bi-hakkın his eyleyebiliriz.

     Son zamanlarda, yani harb-i umuminin zuhurundan birkaç seneler evvel, yalnız bahriyunun değil, bütün alemin nazarı temelini bu noktaya celp eden hadise o korkunç RMS Titanik kazası olmuştu. Alem-i medeniyet üzerine bir rengi matem indiren bu kazayı “RMS Empress of Ireland ve SS Volturno felaketleri takip etti. Hâlbuki RMS Titanic kazasının vukuu üzerine bütün melel bahriye erbabı salahiyeti ve büyük seyr-ü sefain kumpanyaları hümavi bir gayret ve himmetle – hususiyle binlerce canlar taşıyacak yolcu sefain cesimesinde – vesait-i tahlisiyenin tezyid, tecceddüd ve ıslahına koyulmuşlardı. Hatta RMS Empress of İreland sefinesinin mensup olduğu Canada Bahr-i Muhit kebir şimendifer kumpanyası sefinelerini en yeni usul ve fazla adede tahlisiye sandalları ile teçhiz etmiş olduğu halde sefineyi mezkûrenin garkıyla telef olan hayatların miktarı müthiş, yalnız bu nevi vesait-i tahlisiyenin adem-i kifayetini sureti katiyede meydana çıkarmıştır. Tahlisiye sandalları birçok hususat ve şeraitte pek mühim ve müfid aletlerdir.  Lakin bu aletler müfid olabilmek için mevzu bulundukları sefainden denize mayna edilmek (yani indirilmek) külfetine ihtiyaç gösterdiklerinden bunların pek seri ve sehl surette gemilerden sath-ı bahre tenzili için vesait-i cedide vücut bulmadıkça garkı intaç edebilen her müsademe ve kaza nâgeh-zuhûr bahride birçok hayatların men’ ziyaına imkân yoktur.

     Süratle gark olmakta bulunan sefainden içerideki fazla nüfusun kurtarılabilmesi için mutlaka başka vesait ve tertibat da icad olunmak zarureti bâhirdir. Cankurtaran sandallarının, bu pek elverişli vesaitin her gemideki adedi tezyid olunmalıdır. Bu sallar ki; Sefinenin süratle esnayı garkında hareket-i zatiyeleri ile sefineden ayrılıp suyun yüzünde kaza zedeleri beklerler. Birkaç sene mukaddem, dahilindeki sarnıçların verdiği kuvve-i sebhiye ile yirmi ilâ otuz kişiyi üzerinde tutmağa muktedir ve kürekle kullanılacak tertibatı havi bir nevi basit sallar imal olunmuş idi. Dediğimiz gibi Titanik kazasından sonra bunlar büyük Bahr-i Muhit posta vapurlarından bazılarına tevzi olunabilirse de pek az bir müddet geçmeden salların sefainde münasebetsiz bir küme şekline girdiği görüldü. Ve büyük seyr-ü sefain kumpanyalarından bazıları da bunları büsbütün faydasız ad eyledi. Hatta büyük kumpanyaların mahzen ve depolarında yığın yığın battal cankurtaran sandallarına tesadüf olundu. Hâlbuki RMS Empress of İreland kaza-i feci esnasında sefinede bu sandallardan bulunsaydı yüzlerce kıymettar hayatlar kurtulacak idi. Zaten – hususiyle posta ve yolcu sefaininin – güverte tertibat ve teçhizatından mümkün olanların fazla bir kuvve-i sebhiyeye malik olabilecek mahiyette yapılmasına bir mani tasavvur olunamaz. Mesela güverte sandaliye, kanepeleri, hatta kaportalar ve burada sayılması müşkül yüzlerce parça tertibat ilave edilen hava sarnıçları sayesinde bu meziyeti haiz olabilirler. SS Volturno sefinesinin garkı üzerine yapılan tahkikattan müstebân olduğuna göre sefine kaptanı ile tayfadan bir kısmının bütün geceyi, son vasıta halâsları olmak üzere cankurtaran sandallar inşasına çalışmakla geçirdikleri tezahür etmiştir. Suret-i münasebede inşa vaz edilmiş cankurtaran salları icabında ve pek cüzi bir müddette güverteden denize atılabilir. Bunları itinalarla indirmek için filikalarda olduğu gibi mataforalara, palanga tertibatına hiç ihtiyaç yoktur. Tayfa ve yolcunun üzerinde yattıkları yatakların deniz üzerinde yüzecek ve bir kişiyi taşıyabilecek kuvve-i sebhiyede neden imal olunmadığı cay-i sual değil midir? Her biri için tahlisiye sallığı edecek olan bu yataklar kıl ve mantardan veya bu kabil daha münasip mevaddan tertip olunamaz mı?

Zayi ettiklerimizden:

şehitlerimizden mülazım-ı evvel Ahmed Cevdet Bey merhum.

Çanakkale’ye azimet ve avdet eden heyet-i mebusandan [soldan itibaren] Lazistan mebusu Sofi zade Sudi, Kütahya mebusu Abdullah Azmi, Saruhan mebusu Sabri, İstanbul mebusu Salah Cimcoz, Biga mebusu Kazım Beylerle kumandan Mustafa Hami Paşa bir kır taamında.

     Harb-i umuminin sebep olduğu mücadelat müthişeyi bahriyenin bir şubesini teşkil eden tahtelbahir faaliyetleri, hususiyle birkaç defa olduğu gibi tahtelbahirlerin mühimmat ve yolcu yüklü mesela meşhur RMS Lusitania gibi Bahr-i Muhit güllerine bile aman vermemeleri ve sefinede mühimmat da olmasa düşman tahtelbahrinin her zaman bir hataya düşmesi ihtimali bulunduğu nazar-ı dikkate alınırsa tahlisiye meselesinin ne kadar mühim olduğu tezahür eder. Hususiyle hadisat ahireyi harbiyeden biride sefinede mevcut salların birçok kıymettar canları kurtardığını öğrenmiş olduğumuzdan şu satırları yazmağı müfid ad eyledik.

     Nazar-ı dikkat ve ehemmiyette tutulacak bir mesele daha varsa o da sefinedeki tahlisiye kemerlerinin, gömleklerinin sureti taksim ve tevziidir. Bütün yolcular bir hadiseyi na-gehani zuhurunda bunlardan istifade edebilmek için kemer ve gömlekleri hemen istifade ve istimal edecek bir mevkide bulundurmalıdır. Hatta bu hususta mecburiyeti malen bir nizam dahi yapılıp her yolcuya kemer ve gömlekleri nasıl istimal edebilecekleri öğretilmiş olmalıdır. Böyle bir nizam tatbik olunursa yolculardan yüzde yetmişinin bu aletleri kullanmaktan bi-haber bulundukları anlaşılacak ve öğretilme suretiyle gayri kabil-i tasvir-i faideyi azime ve insaniyet perverane elde edilecektir.

     1914 Ağustosuna mahsus “Nautical Magazine” yani mecmua bahriyede okuduğumuza ve böyle muteber ve meşhur bir ceridede yalan bulması müstehil olmak lazım geleceğine nazaran Japonya’da bir kanun varmış ki bunun muktezasınca sefineye her ayak basan yolcuya bir bilet verilir ve yolcu bununla – bir kaza vukuunda – tıpkı tiyatrolarda olduğu gibi sefine tahlisiye sandallarından birindeki mevkiin şimdiden sahibi olurmuş. Bir intizam ve itina ki, bize yalnız hayret değil, fakat adem-i itimatta veriyor. Yolcu bu bileti ile sandalın bulunduğu mevkie götürülür, oturacağı yer gösterilir. Bir kaza vukuunda en sehl ve salim surette burasını nasıl bulup işgal edeceği öğretilirmiş.

Fransa’nın yeni harbiye nazırı General Joseph Gallieni

[bu adam Almanların bidayet harpte Paris’e yaklaştıkları sırada şehrin muhafızı idi.]

     Tabii beşerde ölümden bi-nihaye bir hal ve haşyet müderic olduğu halde mehaza tedbirsizlikten, hata zatıyemizden vukua gelen felaketlerden ibret almakta şayan-ı hayret surette la-kayd ve ihmalkâr bulunuyoruz. Mesela: Acaba şu yazdığımız satırlar hiç tecrübede bulunmamış olan kaç karimize sadece, evet sadece süratle ve mucib-i selamet olacak surette bir cankurtaran simidi, kemeri, yeleği bağlamağı öğretebilecektir? Ve yukarıda dediğimiz gibi bu hususta la-kayd olanlar yalnız eşhas-ı münferid değildir. Titanik’ten sonra sıra ile vukua gelmiş olan SS Volturno, RMS Empress of İreland, RMS Lusitania ve daha birçok kazalar Avrupa’nın en meşhur ve alem-i medeniyetin adeta hayat umumiyesini emniyet ettiği milyonlarca liralara malik ve daima kazanan kumpanyaları bile felaketten ibret almakta acaba tecrübesiz olan eşhas münferiden geri kalıyormu?

     Eğer kalmamış olsaydılar, İngiliz ceraid bahriye ve umumiyesini yukarıki Japon nizamını hayretle nakil ederek:

     – işte bir nizam ki: bütün memalik bahriye-i garbiye tarafından taklit olunması icap eder.

     Diye feryat eylemezlerdi.

     Ali Riza Seyfi.

 

HATT-I HARB GEMİLERİ

Mabad

Yardımcı makinalar:

     Bunlar havayı kazan dairelerinden aldıklarından dairenin havası daimi surette teceddüd olunmuş olur. Havanın ihracı kazan ve baca tarikiyle olur. Taze hava üst güverteye çıkan büyük ve su geçmez manikalar vasıtasıyla olur. Bu manikaların içerilerine muhafaza güvertesi hizasında zırh ıskaralar konur. Bu manikalar, kezalik, kazan dairesine bir yol teşkil ederler. Kazan dairesinde körükler yükseğe konduğu ve buralarda dereceyi hararet yüksek bulunduğu için bu körüklerin gördüğü iş elektrikle işler körüklere gördürülemez.

     Makine dairelerinin teceddüd havası:

     Bu dairelerdeki körükler elektrikle işler körüklerdir. Ve havanın hem alınması ve hem de ihracı üst güverteye kadar çıkan manikalar vasıtasıyladır. Körükleri çalıştırmak istenilmediği takdirde havayı tabii olarak almak ve ihraç etmek için dahi tertibat mahsusa yapılır.

     Kömürlüklerin teceddüd havası;

     Kömürden çıkan gazdan dolayı kömürlüklerin tecdid havası ehemmiyet mahsusa kesb eder. Kömürden hasıl olan gaz hava ile karışınca bir maddeyi müştaile teşkil eder. Ve eğer idhârına müsâide edilecek olursa bir iştiâle ve kömürlüklere giren askerin sıhhatine muzırrat ikaına sebebiyet verebilir. Dereceyi hararet yükselirse kömür gazını daha serbest olarak verir. Bunun için kömürlüklerin muntazam fasılalarla dereceyi hararetine bakılır. Dereceyi hararete bakmak için kömürlüklere dereceyi hararet boruları konur. Kömürlüklerin tecdid havası vesait tabiiye ile icra olunur. Yani körük kullanılmaz. Her kömürlüğün bâlâsına bir alıcı bir de ihraç borusu tertip olunur. İhraç borusu civar bacanın fistanı dahiline alınır ve üst güverte hizasından yukarı bir mevkie kadar çıkarılır. Bu kısım, fistan dahilinde kızacağından boru dahilindeki havanın suûduna mucib olur. Bu veçhile kömürlüğün üst kısmında hava bu boruya akar ve taze hava, taze hava borusundan içeri gelir. Taze hava borusunun nihayeti de üst güverte hizasından yukarıdadır. Ve bu boru umumiyetle soğuk bulunan bir teceddüd hava manikasından geçer.   Kazanlar tazyik cebri ile hava tazyiki tahtında çalışırken, kömürlüğün alıcı ve ihraç borularını – kazan dairelerindeki havanın firarını men için – kapamak lazımdır. Buraların üst nihayetlerinde kilitli sürgü kapaklar vardır. Ve emir mahsus olmadıkça bunların kapanmaması usulü mevzudur.

     Yardımcı makine mahallerinin tecdid havası:

     Muharebe esnasında dinamolar, hidrolik makinaları ve saire kullanılacağı için bunların mevzuu bulundukları mahallerde o zaman efrad ve zabitan bulunacaktır. Bu gibi mahallerde stim makinası bulunan yerler sıcak olacağından mütemadiyen taze havaya ihtiyaç gösterir. Taze hava elektrikle işler fanlarla temin olunur. Bu fanlar bazen ihraç tarzı üzerine bazen de ithal tarzı üzerine tertip olunur. İhraç tarzı üzerine tertip olunanlarda hava bölmenin üzerinden dışarı atılır ve üst güverteden yukarı çıkan borudan ihraç olunur. Taze hava ise firar manikasından alınır. Bu tarzda, taze hava büyük manikadan aşağı adi bir süratle hareket ettiği için, kuvvetli taze hava elde edilir. İdhal tarzı tertibinde bir fan taze havayı aşağı çeker ve geniş borular vasıtasıyla bölmenin her tarafına tevzi eder. İhraç ise firar manikasından olur. Her iki halde de fan zırh muhafazası arkasına konur. İdhal ve ihraç manikaları su geçmez yapılır ve muhafaza güvertesi hizasında zırh ıskaralarıyla teçhiz olunur. Bundan maada teceddüd hava manikalarının alt nihayetlerine sürülür ve su geçmez kapaklar tertip olunur. Bunlara su seviyesinden yukarı bir mahalden kumanda edilebilir ki bölmenin terk olunması halinde kapanır.

     Levazım mahallerinin, kumanyalığın ve sairenin teceddüd havası:

     Bu teceddüd hava için, geminin tulen taksim olunmuş olduğu ana kısımlardan her birine birkaç adet elektrikle işler fan konur ve ana perdelerin tavan güvertesinden aşağı kısımları teceddüd hava için delinmez. Bu fanlar havayı nihayet üst güvertede bulunan manikalardan çekerler ve her biri, ale-l-usul altı adet olan, bir takım borulardan ihraç ederler. Ki bu borular fanın hava verdiği muhtelif bölmelere gider. Geminin su geçmezliğini temin için su geçmez borular ve su geçmez valflar vasıtasıyla tertibat-ı mahsusa yapılmıştır. Öyle ki; Eğer bölmelerden birine su dolarsa diğer bir bölmeye geçecek yol bulamaz. Muhtelif bölmelerin ihraçları kapılardan ve ambar ağızlarından olur. Ve teceddüd olarak ve günün muayyen bir zamanında kullanılır. Diğer zamanlarda hususiyle geceleyin yahut muharebe esnasında tekmil bu teceddüd hava valfları, kapıları ve ambar ağızları kapalı bulundurulur. Ve nöbetçi zabitanın izni olmaksızın açılamaz. Birçok bölmelerin teceddüd havası doğrudan doğruya yapılmayıp ancak istenildiği zaman civar teceddüd hava borularından birine bir hortum rabt etmekle ve bu hortumu ambar ağızlarından yahut kapılarından geçirerek ucunu bölmeye getirmekle yapılır. Bu perdelerin ve döşemelerin teceddüd hava borularıyla delinmesi mümkün olduğu kadar teceddüd içindir.

     Cephaneliklerin teceddüd havası:

     Kurdaiti ihtiva eden cephaneliklerin teceddüd havası tebrid tertibatıyla tahlit edilmiştir. Tebrid tertibatı cephaneliklerin dereceyi hararetini takriben 70 derece fahrenhayt “21 derece santigrad” da tutmak üzere resm olunmuştur. Bir yerin tebrid cihazı mevzuudur, bu in bir tebrid makinası vasıtasıyla aşağı bir dereceyi hararete getirilir. Bir in bir tebrid sarnıcı dahilinden geçer. Bu sarnıç, dahillerinden bir in geçen birçok boruları ihtiva eder. Cephanelikteki hava elektrikle işler bir körük vasıtasıyla sarnıca verilir ve sarnıçtaki boruların haricinden geçer. Bu veçhile soğuyan hava tekrar cephaneliğe geçer. Körük taze havayı üst güvertede bulunan bir manikadan çekebilir. Ve müfsid havayı atmak için bir de mahreç vardır. Cephaneliklerin civarı bölmeler dolayısıyla teshini de iyice men olunur. Mesela; icab eden yerlerde, havası layıkıyla teceddüd edilir mahaller bırakılır. Ve intikal hararetini men için perde üzerleri gayri kabil bir madde ile kaplanır.

     Kamaraların ve iskâna mahsus mahallerin tecdid havası:

     Bu tecdid hava teshin cihazıyla tahlit edilmiştir. Körük, üst güverte üzerinde bulunan ve mantar nebatı şeklinde nihayetlenen bir manikadan havayı çeker ve bir musahhin dahilinden geçirerek sevk eder. Bu musahhin, dahillerinden stim gecen birçok bakır boruları ihtiva eden bir sandıktır. Musahhin hava bade geniş borular vasıtasıyla yemek ve uyku mahallerine ve kamaralara tevzi olunur. Musahhine şu veçhile bir memerr takılmıştır ki hava, bu mahallere, stim borularıyla temasa gelmeksizin doğrudan doğruya dahi verilebilir.

     İhraç körükleri:

     Havanın pek ziyade efsad olunduğu muayyen bölmelerle ihraç tabii gayri kafi bulunduğu için bunlara cebri taze hava vermekten maada ihraç da elektrikle işler körükler vasıtasıyla cebri olarak icra olunur. Bu yolda teçhiz olunan bölmeler, çamaşır haneler, efrad helaları ve idrarlıkları gibi mahallerdir. Mahallin gaz idharı imkanından dolayı tebrid makinası bölmesine dahi ihraç körüğü konur.

Marmara [ * ] ve imlâ

     Yangın için ve güverte yıkamak için muktezi suyu temin için, dahillerine su girmesi imkanı için sintine ve double bottom bölmelerini marmara vesaiti için hasardan dolayı vuku bulacak meyil veya denge tashih zamanında bölmeleri imlâ vesaiti için, kezalik gemide yangın vukuunda cephanelikleri ve humbaralikleri imlâ vesaiti için tertibat yapmak zaruridir. Kezalik cephanesi içinde iken gemi havuza konduğu zaman cepaneliklerin imla olunabilmesi için tertibat yapmak zaruridir. Gemi bir takım ana perdelerle bir takım kısımlara ayrılmıştır. Ve bu perdeler borular ile delinmemiştir. Bu veçhile her bir kısım müstakil bir vahit teşkil eder. Bu kısımların her birine iktidarlı elektrikle işler Centrifugal tulumbaları konmuştur.

       [ * ] – Suyu basmağa “Marmara” denir.

   İCMAL

BİR HAFTALIK VAKAYI BERRİYYE VE BAHRİYYE

       Garp dar-ül harbinde: Geçen hafta zarfında, cephenin bazı aksamında münferid müsademeler vukua gelmiştir. Harb-i umuminin merkez sıkleti başka cephelere nakil edilmiş olduğu için garb cephesinde bilhassa son hafta zarfında nisbi bir sükûn ve hareketsizlik vardır.

     Muharebat havaiyede mülazım (Oswald Boelcke) bir Fransız tayyaresini mülazım (Max Immelmann) da bir İngiliz tayyaresini ıskat etmişlerdir. Bu suretle, namı resmi tebliğlere kadar geçen bu Alman mülazımları pek az müddet zarfında altıncı düşman tayyaresini düşürmüş oluyorlar. Balfour havalisinde de müteaddit havai müsademeler vukua gelerek Alman tayyarelerinin muvaffakıyetiyle neticelenmiştir.

     Şark cephesinde: Şark cephesinin merkez kısmında, general feld Mareşal Prens Leopoldo von Baviera’nın kumandasındaki gurubun işgal eylediği sahada müteferrik ve münferit Rus hücumlarının def edilmiş olmasından başka bir hadise vukua gelmemiştir. Cephenin şimali ve cenubi kısımlarında ise oldukça şedid muharebeler cereyan etmiştir.

     Feld Mareşal Hindenburg gurubu daima Riga ile Donaburg’u zapt etmek gayesini takiben icrayı harekât etmekte ve Majori kahramanının maksadını anlayan Ruslar da mütevali hücumlar, mukabil hücumlarla Almanların ilerlemesine mani olmağa çalışmaktadırlar. Moskof muhacematı, mezkûr iki şehrin sukutunu bir müddet için tehir edebilse de bu neticenin husulüne büsbütün mani olamayacaktır. Çünkü Alman kıtaatı usül ve intizam tahtında her gün bir parça daha arazi kazanmaktadırlar. Riga ile Donaburg bir kere ağır topların ateş sahasına girdi mi neticenin ne olacağı her türlü şık ve şüpheden azadedir.

     Cephenin kısm-ı cenubunda general von Linsingen gurubuyla Avusturya kıtaatının ve General Bothmer ordusunun işgal ettikleri sahada da tarafeyn taarruz ve mukabil taarruzlarla yekdiğerinin hudut harbiyesini zorlamışlardır. Çar Turisk havalisinde birkaç haftadan beri devam eden muharebat şedide nihayet müttefikinin galebesiyle hitama ermiştir.

     Rusların taarruzatı evvela tevkif edilmiş bade Almanlarla Avusturyalılar mukabil hücumlarla ilerleyerek moskofları tard etmişler ve son iki hafta zarfında 60 zabit ile 8000 esir ve müteaddit mitralyözler almışlardır. Esasen bu sahadaki muharebat, 2 Mayısta Gorliç – Tarnov cephesinin yarılmasından evvel Karpatlarda ve Galiçya’da vukua gelen muharebelere benzemektedir. Ruslar o zamanda mütemadi hücumlarla birçok asker ve mühimmatı beyhude yere ve hiçbir netice istihsal edemeden itlaf ve israf etmişlerdi. Şimdi de o eski derslerden ibret almayarak, aynı hatayı tekrar edip duruyorlar. Hakiki bir kuvveyi taarruziyeye malik olmayan orduların icra edecekleri taarruzat ve muhacemat, bazı münferit muvaffakıyetlerle neticelense bile sonu gelmeyeceği için zayiat ve bi-t-tabi ve bin-netice mağlubiyeti mucib olur. Ruslar bu nihayeti gelmeyen nevmid-âne hücumlarla Alman – Avusturya cephesini ricata mecbur eylemek ve Brest – Litovsk’ı tutmak istiyorlarsa da zahmet çektiklerine şüphe yoktur.

     İtayla – Avusturya hududunda: Avusturya mevzilerine karşı üç haftadan beri devam etmekte olan müthiş İtalyan hücum ve taarruzu evvelki hafta muvakkaten hitama erdikten sonra bu hafta tekrar kemal-i şiddetle devam eylemiştir.

     Üçüncü İtalyan taarruz umumisi birinci ve ikinci hücumlar gibi hiçbir netice elde edemeksizin nihayet bulduğu gibi dördüncü hücumun da aynı suretle hitama ereceğine şüphesiz nazarıyla bakılabilir.

     İsonzo nehri boyunca icra edilen bu muharebe hakkında tafsilat neşir edildikçe, İtalyanların bu defa ne kadar azim kuvvetlerle hücum ve büyük gayretler sarf ettikleri ve bilmukabele Avusturyalıların da nasıl lâ-yetezelzel bir mukavemetle mevzilerini müdafaa ve muhafaza eyledikleri anlaşılıyor.

     İtalyanlar üçüncü taarruzlarında İsonso cephesine karşı pek dar bir saha dâhilinde 320,000 tüfek, 1300 sahra ve cebel, 180 ağır top kullanmışlardır. Aynı zamanda epey şiddetli muharebelere sahne olan Tirol cephesinde de 170,000 tüfek 700 küçük 100 kadar büyük top istimal etmişlerdir. Bu kuvvetlerden Teşrin-i evvelin nısf-ı ahirinde lâ-akall 150,000 kişi mecruh ve maktul düşmüştür ki, pek büyük bir yekûn zayiat demektir. Ayrıca, Avusturyalılar 21 Teşrin-i evvelden 29 Teşrin-i evvele kadar 67 zabit 3200 nefer esir almışlar 11 mitralyöz de iğtinam eylemişlerdir.

     Sırbistan seferi: Son hafta zarfında Sırbistan muharebatı pek ziyade inkişaf ederek neticeyi katiye ye takrib eyledi. Harbin ilk safhalarında cidden anudane bir mukavemet gösteren Sırpların pay-ı sebatı kırıldı. Kuvvetli ve cesur müttefikin orduları tarafından üç cepheden kuşatılan ve mütemadi muhacemata maruz kalan Sırplar, eski kuvveyi maneviyelerini kayıp ettiler. Bahusus August von Mackensen gibi bir dehanın idare ettiği harekât, ilk önceleri – tabiat arazi icabatından olarak – cepheden taarruz surette vukua geldiği halde şimdi cenuba doğru inen vadileri takiben Sırp ordusunun yan ve gerilerine doğru sarkmak ve fazla mukavemet gösterdiği takdirde takımıyla esir etmek gibi şekiller de aldığından Sırplar birçok emek sarfıyla tahkim ettikleri bazı hatt-ı müdafaalarında ümit olunduğundan az mukavemet göstermek ıztırarında kaldılar. Bu suretle Oziç ve Çaçak mevkilerinin işgali Sırp ordusunu, bu iki mevki arasında tesis etmiş olduğu, üçüncü hatt-ı müdafaada fazla sebat etmeden ricata mecbur eyledi. Sırplar şimdi Yenivaroş – Seniçe – Yenipazar – Metroviçe hattında müttefikin ordularının ileri yürüyüşünü tevkif eyleyebilecekler mi? Bu hattın menâat-ı tabiiye ve kıymet-i tedafüiyyesi pek ziyade olmakla beraber. Artık kuvveyi hayatiyyesi azalmış, cüzi tamları körleşmiş, maneviyatı bozulmuş ve birçok top ve mühimmat ve levazım kayıp etmiş olan Sırp ordusunun bu mevkilerde de sebat edebilmesi imkânı kalmamıştır. Sırp ordusunun şimdiye kadar 500 top ve 50,000 den fazla esir vermiş olması artık inhilale uğramak üzere bulunduğuna bir delil-i kâfi teşkil eder fikrindeyiz. Elyevm Sırp şimendiferleri edevat müteharrikesiyle beraber kâmilen müttefikin yed işgaline geçmiştir.

     Selanik’e çıkan itilaf kuvvetleri de nihayet Perlipe, Kırvalak, İsterumçe hattında 100 kilometrelik bir cephe teşkil etmişler ve orada da Çanakkale’de aylarca olduğu gibi, yerlerinde saymakta ve müşkülatla muhafazayı mevki eylemekte bulunmuşlardır. Bu kıtaatın yakında nasıl feci bir akıbete uğrayacaklarını göreceğiz.

     Denizlerde: Alman tahtelbahirleri Adalar Denizinde itilafın mühimmat ve asker yüklü nakliye gemilerini batırmakta şayan-ı takdir bir faaliyet gösteriyorlar. İngiltere’nin 69 numaralı torpidosu Cebelitarık’ta bir kaza neticesinde gark ve Luis muhribi de şarki Bahr-i Sefidde karaya oturarak harap olmuştur.

     Çanakkale’de batırılan Turqoise tahtelbahri yüzdürülerek Müstecab Onbaşı unvanıyla donanmamıza ilhak edilmiş ve İngilizlerin E 20 numaralı son sistem tahtelbahri de donanmamız tarafından batırılmıştır. Alman tahtelbahirleri Finlandiya körfezinde bir Rus kılavuz gemisini Dungerek civarında da bir Fransız torpidosunu gark etmişlerdir.

     Çanakkale’de: Düşman, Çanakkale cephesinde biraz tezyid faaliyet etmek istemiş ise de kıtaatımızın şedid mukabelelerine maruz kalmıştır.

        Pazar ertesi: 26 Teşrin-i evvel

         Abidin Daver.

 

   

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.