DONANMA MECMUASI 123/74 6 Ocak 1916

DONANMA MECMUASI 123/74 6 Ocak 1916

Zât-ı hazret-i pâdişâhinin yeni teşkil olunan alaylara sancak tevdii merasiminden

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir
Perşembe: 29 Sefer 1334 – 24 Kânûn-i evvel 1331 – 6 Ocak 1916
Numara; 123 / 74
Zât-ı hazret-i pâdişâhinin yeni teşkil olunan alaylara 
sancak tevdii merasiminden

Son haftaya ait posta

     Bu hafta zarfında iki mühim hadise zuhur etti. Birisi Rusların Besarabya cihetinden Avusturya hatt-ı müdafaasına taarruzu. diğeri de itilafçıların Selanik’teki Türkiye, Almanya, Avusturya ve Bulgaristan konsoloslarının tevkifi. Rusların Besarabya cihetindeki tahşidatından itilaf zümresince ne gibi gayeler takip eylediğini ve netayiç muhtemelenin nelerden ibaret olabileceğini geçen hafta tetkik etmiş olduğumuzdan. bu defaki hasbihalleri müttefik konsolosların tevkifine hasr edeceğiz. Yunanistan’ın mevcudiyet-i mülkiye ve siyasiyesini hiçe sayarak Fransa ve İngiltere’nin bi-muhâbâ işgal ettiği Selanik ve havalisinin hukuk-ı düvel noktayı nazarından tetkik edilebilecek zaten bir vaziyeti kalmadığından. Bu babda hiçbir şey söylemeyerek işi mantıken hal etmek daha doğrusu tufeyli misafirlerin buralarda şimdiye kadar yapmış ve elan yapmakta bulunmuş oldukları harekâtta mantık aramağa çalışmak istiyoruz.

     Harp umuminin garp ve şark cephesiyle pek yakın bir zamana kadar bütün manasıyla merkez-i harp olan Çanakkale sahasında bugün bizim ve müttefiklerimizin lehine olarak devam eden hadisat-ı Harbiye den nevmîd olan düşmanlar şahit muvaffakıyeti başka ufuklarda aramışlar. Ve bunun için kısmen hukuk-ı düvel kuvaidini pây-mâl ederek ve kısmen Venizelos gibi bir serseriyi siyasetin muavenet meş’ûmesini kazanarak Selanik’e asker ihracına teşebbüs etmişler idi. Ve çıkarılan kuvvetler ile de Sırbistan’a kadar gidilecek, orada Sırp ordusundan bakiye ne bulunur ise onlar da beraber alınarak oldukça büyük bir kuvvet halinde müttefikin ordusuna karşı çıkılacak ve orada, Sırbistan’ın cenup ovalarında vaziyet neyi icap eder ise yapılacak idi. Yani eğer ümid-i muvaffakıyet var ise harp edecekler aksi halde yavaş yavaş kuvvetlerini tezyid ederek müttefiki telaşa düşürecekler. Ve bi-n netice Almanlar da ya Fransa cephesinden veyahut Rus sahneyi harbinden oldukça mühim kuvvetler ayırarak Balkanlara göndermek mecburiyetinde kalmış olacak idi.

     Bu ihtimal dâhilinde Almanlar ister Fransa, ister Rusya sahralarından vaziyet tesir edebilecek derecede mühim kuvvetler tefrik edince itilafçıların bu zayıf noktalara derhal tecavüz ediverecekler ve bu güne kadar elde edilen muvazenet harbiye derhal değişmiş olacak idi. Binaenaleyh Selanik ve civarına asker tahşidi meselesinde itilafçılar hukuken ne derece haksız bulunmuşlar ise mantıken o derece haklı bulunuyorlar idi. Ve bu hak ise kendilerine yalnız ıztırârın verebildiği bir hak mantıkiden başka bir şey değil idi.

   Yeis ve nevmîdiden mütevellid bir zaruret mantıkiye ile ihdas olunan bu vaziyeti askeriyeden düşmanlarımız ne dereceye kadar istifade edebilir? Bunu Vardar ve Karasu muharebeleri ile duyuran ve Göklü’nün zaptını intaç eden hadisat Harbiye’nin güzel ispat eyledi. Demek oluyor ki Almanlar, hasımların ümit ettikleri cephelerden ya hiç asker almadılar veyahut ayırdıkları kuvvetler muvazenet-i harbiye ye tesir edecek dereceden pek uzak bulundu. Buralarını ancak hitam-ı harpte neşir edilebilecek vesaik askeriyeden anlayabileceğimiz için şimdiden bir şey söyleyemeyiz. Yalnız anladığımız bir şey var ise gerek Fransızların ve gerek Rusların pek küçük mikyasta vaatte yoklama kabilinden yaptıkları taarruz teşebbüsleri kemâ-fi-s-sâbık Alman ve Avusturya cepheleri önünde adeta erimiş idi. Binaenaleyh hakiki mantık artık itilafçıların Balkanlar cephesinde daha ziyade sebat etmeyip oralardaki askerlerini bütün bütün mahv ve harap olmadan toplayıp daha müsmir sahalara, daha esaslı cephelere nakil etmelerini icap etmiş iken ve doğrusu bizde bu icab-ı mantıkinin bugün yarın icra edileceğine intizar edip duruyor iken hiç de me’mul etmediğimiz bilmem kaçıncı mantıksızlık eseri olarak bizim ve müttefiklerimizin konsoloslarının Patri sefineyi harbiyesinde tevkifi gibi gülünç bir mesele hadis oldu. Ne cehl ile ne taassub ile ne de barbarlıkla hülasa hiç bir şey ile tarif edemeyeceğimiz bu muamele. Biz ve müttefiklerimizden ziyade Yunan hükümetinin haysiyet-i hükümraniyesini ihlal edebilecek bu hadisedir. Gerçi hükümet müşarünileyhe ittifak hükümetlerine protestosunu vermiş ve bitaraf devletler nezdinde dahi protesto edeceğini bildirmiş ise de bu protestonun dahi, her türlü ahkâm ve kuvaid-i beynelmileli ayaklar altında çiğnemek ve yalnız evet yalnız belki bu haksızlıklar ile mesela Yunanistan’ı cebren kendi tarafına celp etmek gibi pek zayıf bir ümit muvaffakıyet intizarında bulunmak zilletine düşen itilafçılar nezdinde; Ne gibi bir tesir hâsıl edeceğini birçok emsali ile pek güzel bildiğimiz için şimdiden mukabeleyi bi’l-misil yapılmasını gerek hükümet-i seniyyemiz ve gerek müttefiklerimizden intizarda nefsimizi haklı görmekteyiz. Biz bu satırları yazmakta iken Sofya’dan çekilen bir telgraf Bulgaristan hükümetinin bu yolda icraatına başladığını bile haber vermektedir. O halde bu gün Türkiye, Almanya, Avusturya ve Bulgaristan’da bulunan itilaf memurin siyasiyesinin bi-l-mukabele tevkifleri halinde İngiltere ve Fransa’nın dört konsolosu tevkifinden ibaret bir icraatından ne gibi bir faide intizar ettiğini keşf ve istidlâl için mantıken müracaat etmekten bir tarafını bırakmadık ise de; O bize bu zulmetler arasında ufak olsun bir şu’le, bir nur göstermekten ictinab etti. Biraz daha sabır edelim ve ümit edelim ki: Akıl ve mantıki bütün bütün kayıp ettiren şedid buhranlara duçar olan hastalar, pek çabuk hal-i sükûnete avdet ederler. Çünkü bu hal karşısında bulunanlardan ziyade hastalar için daha tahammül-güdazdır. Ve ey melaike-i sulh! İşte siz ancak bu sükûn muntazırdan sonra afak-ı cihanda tair olabileceksiniz.

     <donanma>

Hakiki istiklâl

Muharriri: Haşim Nahid

     Geçen Perşembe; İstiklâlin hatırasını üçüncü defa olarak yaşadık. Böyle merasimin bizim için milli bir gün olmasını isteriz. İsteriz ki, geçmiş günlerin şerefli ve kara izlerini canlandıralım. Ve onların ruhumuza verdiği yeni heyecan; zindan karanlığı zilletlerine düşmekten sakınmak, büyük ve ebedi şereflere yükselmek aşk ve kuvvetini bize versin. İstiklal günleri, beni acı düşüncelere sevk ediyor. Sultan Osman’ın istiklalini, ta uzak asırlardan beri muhtelif yerlerde tesis etmiş birçok Türk saltanatlarından sade Anadolu’dakinin bir imtidadı gibi telakki etmekle beraber – bu günkü hâkimiyetimiz tarzına ne kadar faik görüyorum. Sultan Osman yeniden temelini kurduğu saltanatın ilk devresini; bir de bu günü bir düşününüz. Her şeyi böyle dışından görmeğe alışmış bazı mütefekkir gençlerimiz; Hayatımızın pek sathi tebdillerine bakıp – bizim damarlarımızda, diyorlar, ilk cengâverlerimizin, kahramanlarımızın kanı var, hududumuz eskisi gibi geniş değilse de irfanımız, maişetimiz, her şeyimiz eskisinden müterakkidir. Bu mukayese bütün tarihe ve etrafa göz yumarak keyfiyete de hiç bir ehemmiyet vermeksizin sade kemiyete göre yapılan yanlış bir muhakeme tarzı olduğu için çıkan netice de tamamıyla yanlış oluyor.

     Hududun genişliği bir tarafa dursun, filhakika son tecrübe; Ordumuzun eski kahraman neslin öz evladı olduğunu gösterdi, lakin bütün milli kuvvetler, sade cengâverlikten mi ibarettir?

     Dün yine faik olduğu söylenen irfanımız, maişet tarzımız; Acaba yine dünkü gibi garba karşı faikıyetini muhafaza ediyor mu? Heyhat!

     Osmanlı Türk saltanatı; ilk asırlarında hemen başlı başına bir medeniyet idi.

     Eski Türklerin kuvvetli bir imanı, kuvvetli bir mefkûresi vardı ki bunu bütün müesseselerinde tecelli ettirdiler. Yeni çeri ocağı zamanının en mükemmel ahlak terbiyesiyle, yine en mükemmel cengâverlik irfan ve hasletini ibraz eden bir mektep idi. Öyle mekteplerimiz vardı ki idare, hukuk, siyaset, iktisat gibi zamanın bütün içtimaı marifetlerini neşir ve tamim ediyordu. Osmanlı Türk heyetinin kuvvet ahengini muhafaza ile cemiyetin bütün zaaflarını telafi edecek müessesat-ı hayriyesi vardı. Onların bir musikisi, onların bir edebiyatı, onların bir mimarisi, onların mahalli sanatları, hülasa onların her şeyi vardı.

     İnsaniyetin cismani ve ruhani ne gibi ihtiyaçları varsa bunları tamamıyla tatmin edecek vasıtalara malik idiler. Bu gün bakayası gözümüzün önünde olan bu medeniyet eserlerinin, o zamanki iman ve taabbüd ihtisaslarına layık muazzam kubbelerden silahlara, toplara varıncaya hepsinin üstünde Osmanlı Türk ruhunun bir damgası vardır. O zamanlar, Osmanlı Türk heyeti başlı başına bir medeniyet cihanı ve işte bu itibar ile müstakil idi.

     – Ya bugün?

     Bugün tabiidir ki siyasi bir istiklalimiz var; Lakin şu istiklal kelimesinin, sırf tabire ait ifadesinden onun arkasındaki manaya geçerseniz dünkü Osmanlı Türk istiklali ile bu günkü istiklal arasında, gözleri yaşla dolduracak bir uçurum görürsünüz.

     Uzun bir uyku ve gayesizlik devresinden sonra bize filvaki yeni bir iman geldi. Fakat bu o muazzam kubbelerin, demir zırhların öldürücü silahların varlığına şehadet ettiği imandan ne kadar zayıftır!

     İçtimai teşkilatımızın hangi birinde eski metaneti, devam kabiliyetini görüyoruz? Bu günkü musikimiz, bu günkü edebiyatımız, bu günkü mimarimiz, bu günkü nukuşumuz; Ruhumuza ne kadar kifayetsiz geliyor. Hangi mahalli sanatımız var ki sade bir ihtiyacımızı istizaya kâfi gelsin de harice muhtaç olmayalım. Zamanının en harikulade toplarını yapan bu memleket, şimdiki halde sırf kendi marifetine istinat etmek şartıyla bir çivi yapabilir mi?

     Geçen Perşembe günü hatırasını ihya ettiğimiz istiklalin devam eden ilk asırlarındaki hakiki kudretiyle bu günkü zaafımızı böyle karşılaştırdıkça tefahürlerimizde pek gizli bir elem, acı bir istihza his ediyorum. İstiklal!

Selanik’e itilaf askerlerinin ihracı

     Osmanlı Türk saltanatına bir varlık veren bütün müesseselerimiz baştanbaşa yıkılmış ve biz şu harabelerin üstünde, zulüm ve cehul meserret ve mefharet duygularımızı haykırıyoruz.

     Serhatlerde ordumuz.   Eski neslin kahramanlığına varis olduğunu ispat etti, doğru. Lakin düşünmelidir ki bu asırda ve hiçbir asırda sade kılıç kuvveti bir medeniyet tesisine kâfi değildir. Askerlik vazifesini ifa edenler yanında daha birçok medeni vazifelerimiz var ki bizler bunu idrak edememek hicabını olsun sezmiyoruz.

     Kahraman kumandanlarımız, kahraman neferlerimizin isimleri sırasında, yeni bir medeniyetin mübdileri namına kimlerin adını sayabiliriz?

     Gençler: biliniz ki Osmanlı Türk memleketi bu günün ihtiyaçlarına kâfi müesseselere malik olup da başlı başına bir medeniyet cihanı olmadıktan sonra, biz memleketimizin taşına, toprağına, sanayiine, tüccarına, iktisadiyatına tamamıyla hâkim olmadıktan sonra sultan Osman’ın temel taşını attığı istiklal kemalini bulmaz!

Müslüman sözü

     Kul ile fiil arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa olsun, gah ü bi-gâh işitilmekte olan sulh sözünün akıbet fiile müncer olacağını keşif etmek kehanete muhtaç bir keyfiyet değildir. Eski dünyayı hûn-âbe-i beşer ile yıkayan bu badireyi müthişe, nihayet yeşil masa başına intikal edecek, keskin kılıç ile kalemini bileyen her murahhas sözünü dinletecek, şayan dikkattir ki mahud Napolyon’un sükûtu üzerine Viyana’da akid edilen mü’temer de istilazede, zayıf, meclis mükâlemeden matrûd Fransa’ya – cerbezesiyle, muhâsede-i galibiyetten istifade zekavetiyle – kemal merhumun dediği gibi – topun tenvir müddeadaki berk sâtı’ tabii ibtidada mazlum olması lazım gelen rah müzakerata yegâne hâkim olacaktır.

     Bu hakikatin en celî burhânî sulh meselesinden bahis ettikleri zaman hakiki fevtin lisana bahis ettiği kudret katıye tercüman olan ittifak murabba erkânının katiyet ifadesidir. Çünkü düvel-i merkeziye ile müttefikleri binlerce kilometre imtidad eden muazzam bir cephe-i harpte silahlarının hak ve namusunu bi-hakkın ödediler. El-yevm harbi düşman arazisinde idame ettirdiklerini düşünmek bile bizim sulhu nasıl telakki edeceğimizi ispata kifayet eylemez mi? Onun için, ne zaman tarafeyn muharebin zımâm-dârân umuru sulhtan bahis edecek olsa ittifakıyun kati, samimi, sarih muzaffer bir lisan ile cihana ilan ederler ki:

     – Biz kast-ı fütuhat ile harbe girmedik. Hayatımıza kast etmek için uğraşanlara karşı kılıcımızı kınından çıkardık ve muvaffak olduk. Düşmanlar el-yevm içinde bulundukları hal elemi itiraf ederlerse sulh sözü hiçbir zaman kulağımıza yabancı gelmez. Gayemiz, insaniyedir. Eğer hayatımıza, istiklalimize kast eden caniler; Bu itirafa yanaşmazlarsa ba’de-mâ dökülecek kanların mesuliyeti onlara raciadır. Sulh, fakat şerefli, müstakar, ba’de-mâ maruz-ı tecavüz olmamak esbab-ı müeyyide bir sulh. 

    Ya öte taraf.

Sırp harekâtında ismi çokça tekrar edilen Varşova şehrinin manzarası.

 

     İtiraf etmelidir ki, yalnız mutantan, müdebdeb, müheyyiç gelmeler. Fakat mesele sözden işe intikal edince katiyet-i riyaziye önlerine dikiliyor. Her endişe, hürriyet perver İngiltere, mader serbesti Fransa susmuş, hiç biri çıkıp ta;

     A – Karşımızdakiler fiiliyattan, ortadaki hakikatten bahis ediyorlar. Siz ise istikbalden, ihtimalden. . . Demiyor.

     Bu bir mukaddemedir, maksat aslı ise sulh masasında silahının hakkını hûn şecaat ve şehâmetiyle iddia eden Müslüman söyleyeceği sözlere ait bir hesap hali bu sahifelere derç etmektir.

     Bariz, bizim için her zaman mucib-i intibah hakikatlerdendir. Harp umumi şarkın ser mesâib zedesi üzerine hadis oldu. Moskofun İstanbul, Karadeniz amali, İngiltere’nin şark karib ve baîd siyaseti, Fransa ve İtalya’nın Afrika istilası, nihayet Berlin – Bağdat şiryân hayatiyesi < Gavrilo Princip> in revolverinden çıkan kurşun ile birinci balkan muharebesi akabinde gürleyecek iken ancak iki sene tehir edebilen toplara mukaddimet-ül-ceyş olmuş idi. Onun içindir ki; Artık mezar nisyana gömülen şark meselesi sulh masası başına intikal edince orada Müslümanın sözü çok dinlenecek, garbın füyuz irfanını şark nâime isâle, hatt-ı ittisal olan Türkiye, bütün Müslümanların istiklali için döğüşen, büyük Türkiye çok söz söyleyecek istikbalde ufak bir tecavüz ihtimalini bile men edecek esbabı temin şartıyla üç düşman ebedisine cevap verecektir. Almanya’nın büyük başvekili mösyö Theobald von Bethmann-Hollweg son ve meşhur nutkuyla tarihe bir sahife daha ilave istedi. Yalnız samimiyet ifadesi bile ibnayı istikbali takdir huvvân eyleyecek olan bu nutuk, bütün cihana ilan etti ki;

 

Bitaraf memleketlerin tarafgir simalarından
Amerika reisicumhuru mösyö Woodrow Wilson bir refikasıyla.

 

     İttifak murabba için sulh, ancak ati için zaman kavi ile kabil-i husuldür.

     Bu hakikatin şarka taalluk eden nukatı ise o kadar sarihtir ki, bu nukat temin olunmadıkça sulh sözü boş, bî-sûd bir sözden ibaret kalır. Müslüman diyor ki:

     A – Evvela ortada memalik-i mağsûbe var. Onlar zaman gazabdan evvelki şekil hakikisine katiyen irca olunmalıdır. Ahiden, hukuken, ırken, dinen bize merbût olan memalik ise bugün gasp elinde bulunamaz, şark meselesi ebediyen makber-i nisyana gömülmüştür. Onu oradan çıkarmak için yapılabilecek ufak bir teşebbüsün bile ihtimal vücudu bizce makbul değildir. Türkiye, bütün Müslümanların hakk-ı hayat ve istiklali için harbe girdi. Hiçbir Müslüman, hiçbir yerdedir ki esarette inlemeyecektir. Cezayir Müslümanlarını her türlü hukuk-i insaniyeden bile mahrum etmeği medeniyetlerinin şanından bilen Fransızlardan başlayarak moskof sürülerine kadar herkes bilmeli ve tastik etmelidir ki, Müslümanda insandır. Her insan gibi o da dinine, hürriyetine, lisanına, hukuk siyasiyesine taarruzu arzu etmez. Bu hukuk bütün şümul manasıyla taştık olunacak, onları nur-ı irfan ve izandan mahrum bıraktıracak en ufak bir teşebbüs akla bile gelmeyecektir.

     Meşime-i zaman, vakayı harikulade îlâd ediyor. Ukranya iddiasının yanı başında moskof elinde inleyen Müslümanların tahliyesi namına el-yevm Avrupa’da bir heyet-i münevvere bulunması, sulh masası başında Müslümanların çok söyleyeceği olduğu delalet itibariyle ne kadar şayan-ı dikkat ise Müslümanların da ba’de-ma tutacakları yol içinde işaret olsa gerektir.

     Açık hesap ile konuşalım:

     Avrupa’ya giden heyet pek güzel bilir ki, Volga havalisinde bir zaman bir hanlık vardı ki moskof çarları hanların bûs dâmenini kendilerine medar şeref bilirlerdi. Cenupta bir Kırım hanlığı teşkil eyledi ki, süvarilerinin pay hayli moskof sürülerinin ciğergahında idi. Hindistan’da kımıldanan erbab-ı tefekkür pek güzel anlarlar ki, Hindistan, cihangirlere makarr oldu. Oradan zemin İran’a, cenuptan şimale, Türkistan’a kadar uzayan hayt-üs-şuâ medeniyet, asırlarca mağbut insaniyet oldu. Bugün bir avuç İngilizlerin zebûnîdir.

     Mısır’ın milliyet perveranı tarih şereflerini farz-ı mahal olarak unutsalar bile ebnâ-yı hal son zamanda bir Kuleli Mehmed Alinin yed-i kahrısına bedel bu gün bir zalim İngiliz, haccı bile men ederek orada ferman-fermâdır. Artık Tunus’tan, Cezayir’den, Fas’tan bahis etmeyeceğim.

     Ne oldu da böyle oldu. Esbabını araştırmayalım. Fakat gözümüzü açalım da cihanın tevcih ettiği Kâbe’yi kemalata koşalım. Nifak ve şikaktan, muhasededen hazer edelim. Sa’y ferdin cemiyeti mesut kılacağını artık idrak ederek kendimizin nazımı olalım. Mutlaka çalışalım. Mutlaka cehilden kaçalım. Bugün elimizdeki silah zafer, bütün cihan-ı İslam’a hayat bahş olacaktır. Fakat hayat istiklalin muhafızı yalnız kılıç değildir. Ferda, mahmul hadisattır. Hukuk siyasiye ve insaniyesine nail olup ta onu hakkıyla idrak edemediği için ziyaına mukabil bir şey demeyecek olan bir kitle, her ne zaman mahkûm esarettir.

     Bu sebeptendir ki, ukalâ-ı şark, yarının saadetli gününe bu günden hazırlanmalı. Yârin ise hiç durmamak, halkı nasibedar-ı irfan eylemek için hakk-ı halk indinde makbul olabilecek acil hizmetin oluncaya kadar ifasına yemin eylemek lazımdır. Burada bütün müttefiklerin İslam’a hitaben büyük kemalin şu beyti ile hitap edelim;

         Tefevvük yâb-ı irfan eylemek ahfadı lâzımdır

         Hamiyet mesleğinde gayret-i ecdat lâzımsa        

          <Hüseyin Hazım>

Rusya’nın dâhili yaraları – arazisiz köylüler

Amerikalı bir seyyahın Rusya’dan yazdığı mektuplardan müstahreç olup memleketin hemen on sene evvelki ve tabii bu günkü yaralarını da müşerrah olduğundan tercüme edilmiştir.

     Şu satırları açık bir mahalde yazıyorum. Çünkü bir yabancı sıfatıyla yanlarına geldiğim insanlar beni içeri almadılar. Mamafih vazife mıhmân-nüvâzîye olan bu adım riayetlerinden dolayı yevm sualde cenabı hak onları muhatap ad etmeyecek zannındayım. Filhakika bu adamların kendilerini içerisine vaz edecekleri yerleri yoktur. Hepsinin ayakları yayan yürümekten şişmiş, ceriha-dâr. Kısmı azamı aç. Birçoğu hasta ve bazıları ki – birçokları tarafından nazar-ı gıpta ile görülürler – (piyani), yani tercüme edilirse sarhoş! Bu güruhun hemen hepsini icra etmekte oldukları meşak-engiz olmadıkça yaşlarının üzerinde yalnız sama bi payan olduğu halde yatmağa; oturmağa, uyumağa mahkûmdurlar. Bu mevkiflerden sonraki uğrayacakları ikinci (pank) yani mevkif istirahatte yine o sema ile toprağın mabeynidir. Çünkü: hemen hepsi de ölüme pek yaklaşmış görünüyor.

     İhtimal şu satırları okuyan zeki kari benim Sibirya’ya sevk edilmekte olan menfiler arasında bulunduğumu zan edecek; Lakin yanılacak. Zekâ “semavattan inmiş bir nurdur” ve bunun içindir ki, Rusya’da bulunduğu zaman onun ışığı çok kere, her zaman insanı yanlış tarike sevk eder.

     Size hallerinden bahis ettiğim adamlar kırbalarından çıkarıp rençberlik etmek için uzaklara gitmiş ve artık avdet etmekte bulunmuş olan Rus köylülerinin bir alayıdır ki; Umum Rusya’da bulunan 5.000.000 kişilik muazzam bir ordunun mukaddeme-ül-çeyşini teşkil ediyor. Başlıca ameleyi ziraiye olan bu adamların sebeb-i avdetleri mevsim sayf iştigalat ziraiyesinin hemen nihayet bulmuş olmasıdır. Münasip bir mevkide pusu tutarak bu alaya karıştım. Çünkü mensup oldukları sınıfın mümessilleri bulunduklarından benim gibi geçen Rus ihtilal dâhiliyesini tetkik ve mütalaa etmek arzusunda bulunan bir adam için pek ziyade şayan-ı dikkat edilir. Bu zeminde tetkikat-ı amika icra edilmezse Rusya’yı baştanbaşa sarsmış olan harekât-ı ihtilaliye ve inkılabiyenin erkân ve anasırına sureti lazımede teneffüs ve vukuf edilmiş olur. Bu amele-i ziraiye heyet-i mecmualarıyla kasabalarda mevcut olup kendilerinden ekseriyetle bahis olunan amele-i sanayinin iki misli oldukları gibi aynı derecede hadisat-ı umumiyede haiz-i nüfus bulunmaları lazım gelir. Vasi imparatorluğun her noktasına dağılmış olan bu rençber ordusunun mevkilerine avdeti de aksâ-yı Şarktan gelen askerlerin terhisi mertebesinde mühim tesirat icra edebilir.

     Bu milyonlara baliğ olan rençber ordularının her sene meskat reisleri olan köylerden huruçlarının sebebi hakikisi kendilerinin araziye malik olmamalarıdır. Şayet Rusya’da sereflik denilen ve köylülere şamil olan esaret-i malumenin ilgası esnasında – ileride nüfusun tezayüd edeceği düşünülerek – arazi-i mevcude daha medkukane taksim edilmiş olsaydı ihtilalat dâhiliyeden köylülerin hariç kalacakları pek ziyade muhtemel idi. Çünkü rençberlerin ve köylülerin ihtilalden umdukları yegâne netice arazi elde edebilmekten ibarettir. Şu satırları yazdığım zaman arasında bulunduğum adamlar ber-vech-i âtî sınıflara taksim olunabilir.

     1 – Arazi namına hiçbir şeye malik olmayanlar ki; Heyet-i umumiyeden 1.500.000 nüfusu teşkil ediyor.

     2 – Gayet az veyahut gayri mümbit araziye malik olan familyalarla bunların efradından bir kısmı vergileri vermek ve ekmek parası kazanmak üzere taşrada rençberlik etmeğe mecburdurlar. Bu kısım rençberlerin adedi pek olmakla beraber şayet ziraat hayvanatının kılleti yüzünden birçoklarının bu noksanı telafi için köylerinde kalmak mecburiyeti olmasa daha fazla olacağına şüphe yoktur. Birçok mevkilerde bir çift hayvanın göreceği işi meydana getirmek üzere birçok kişilerin sefilane çalışmakta oldukları görülür. Vitebsk vilayetinde beygir yerine sabana kadınlar koşulmuş olduğunu gördüm.

     3 – Bu sınıf kendi memleketlerindeki arazi sahiplerinin müteşebbis terakkiyat ahireye aşina adamlar olmasıyla yeni ziraat makinaları getirtmiş ve mesai-yi bedeniye ile yapılan işleri bu makinalara gördürmekte bulunmuş olduklarından dolayı işsiz kalmış olan rençberdir.

     Mamafih içinde bulunduğum güruh arasında yukarıki sınıflardan hiç binine mensup olmayanlar da vardır. Bir takımlarının malik oldukları arazi fenni, muvaffak usul bir ameliye-i ziraiye ile, sahiplerini ve akraba ve obasını kemali refah ile besleyebilir. Köylülerden birçoğunun malik oldukları toprak elan açılmamış, hal-i tabiide ad olunabilir. Senelerden beri köylüler bu toprağın üst tabakasını ancak bi-haseb-il-niza ki, “sipan” tesmiye edebileceğimiz bir oyuncak ile tırmalayıp devre muktedirler. Ötesine berisine usule gayri muvaffak olarak serpiştirdikleri gübre kıvamını bulmamıştır. Toprağa atılan fena ve miktarı gayri kâfi tohum ancak seyrek, zayıf olarak neşvü nema bulup tarlanın kuvvetli otlarıyla mücadele ederek büyümek kudretine haiz olmaz. Bunun içindir ki; Hiçbir itinaya, irşada mazhar olmayan bu vasi toprak sahipleri de tarif ettiğimiz kafileyi senâlete katmışlardır.

     Hâlbuki köylülerin arazisinde bu kadar müşkülane ilave bir felaket daha vardır. Birçok köylüler malik oldukları arazi sayesinde ekmek paralarını bol bol kazanarak hükümete olan bütün borçlarını da verebilmek iktidarına haiz oldukları halde ekmek ve tediye dûyunu Votkaya, içkiye feda ederler ve böylece kendilerinde arazinin mefkudiyetinden değil, fakat ayıklık halinin adem-i mevcudiyetinden başkalarının tarlalarında çalışmağa mecbur olurlar. Misal olarak söylüyorum, şimdiki güruh içinde, fakr-u zaruret fevkaladesi sebebi ile ziyaret ettiğim bir köyde aynı hale duçar olmuş sekiz köylü vardı. Bu köyün sahib-i emlakı 63 aileye bağ oluyordu. Ve bunlar kendilerine kâfi olan miktarını sakladıktan sonra üç büyük kumpanyaya fabrika arazisi satarak 55,000 ruble kaldığı halde beş altı sene içinde son rublesine kadar israf etmişlerdir. Bu paranın hemen cümlesi köyde bulunan votka dükkânı ile üç birahaneye verilmiştir.

     Ne kadar şayan-ı dikkattir ki; Rusya’da varidat hemen başta hükümetin kendi namına vaz etmiş olduğu votka inhisarından tahsil etmektedir. Kaht ve gala zamanlarında, hususiyle ihtilal ve iğtişaş devrelerinde hükümetin bu cihetten olan varidatı daima pek mütezayid bulunmaktadır.

     Rusya’da da her yerde olduğu gibi ifrat derecede işret, ahlaksızlığı ve cürm ve cinayeti tevlid ederek sukut ve izmihlal milliyi intaç eylemektedir. Denilebilir ki; Kont Dite tarafından votkanın hükümetin inhisarı altında imal ve firûhtundan ibaret olarak tatbik olunan bu mülevves usul millet için bir belayı azim olmuş, ayyaşlığın fevkalade terakkisine sebep teşkil etmiştir. Votkanın firûhtu güya evkat-ı muayyenede hükümet kontrolü altında olmak icab ederken her köyde gizli ve har vakit votka satan haneler vardır. Ve bunların içkisi bir zehir katl haline kaçak surette mevad-ı muzırra ile karıştırılmıştır. Bu alış verişle meşgul olan sefilayı ahlakın hükümet memurlarına karşı en müessir silahları olup Rus memurlarının bu mahiyette bir hücuma müdafaada bulunabilmeleri ise hemen daima gayri mümkündür. Böylece ahlak milliyenin izmihlali iki baştan vüsat ve sürat kesp eder. Rus köylülerini sarhoşluğa sevk eden esbab-ı muhbir o kadar çoktur ki; Bazen insan bu bedbaht mahlûku mazur görmeğe kadar varır. Şimdi içerisinde bulunduğum insanlardan biri var ki; Onu meşhur Rus hikâye nüvisi Maksim Gorki’nin romanlarındaki bir şahsiyete pek müşabih bulduğum için o isimle, Perfişka diye çağırıyorum, bu adam ayılınca tıpkı Maksim Gorki romanındaki Perfişka’nın karısına söylediği gibi diyor ki; Beni af etmelisiniz, bilirsiniz ki; Artık mahvolmuş bir ayyaş olduğum için içmiyorum. Yorgunluktan içiyorum. Bütün haftanın günlerinde uğraşıp çalışmaktan başka bir şey yok. İnsan bıkıyor, ne yapalım, bari biraz içeyim diyorum. Bu söze karşı ben de Perfişka’nın karısı Duma gibi; Lakin ben seni ayıplıyor muyum? Allah’ım sana acıyorum. Sanıyor musun ki, ne kadar meşakkatle çalıştığını görmüyorum. Cevabını veriyorum ve itiraf ederim ki; söz söyler iken Duma’ya olduğu gibi benim de boğazıma bir şey tıkanıyor.

     Bu serseri alayının bazen birçokları bedbaht ve pek sefildir. Bunların birçokları küçük Rusya’dandır. Bir takımları yürüyerek 1000 vahrest veya daha ziyade varonşdan. Viladikavkas’a kadar sefer ederler. Köylerinden ayrı bulundukları müddet iki aydan altı aya kadar imtidad eder. Pasaport, tezkere, atama masrafı çıkarsa, ayda 48 kuruş yani günde 43 ila 74 kopik tasarruf edebilirler. Bu rençber ordusundan bazıları şimendiferin dördüncü mevkiine rekab olabilirlerse de kısm-ı azamı demir yolları boyunca karadan seyahat edip gece bastırınca oldukları yerde kıvrılırlar ve tarif olunamaz derecede açlığa, soğuğa, sıcağa, hastalıklara maruz kalırlar. Kısm-ı azamının asıl çalışacakları mahallere vasıllarında bütün Kuvayı cismaniyelerini kayıp etmiş oldukları görülür.

     Bu köylülerin her günkü feryad canhıraşının mahsulesi şudur. Toprak! Bize toprak veriniz! İçinde bulunduğum köylülerin hareket ihtilaliyedeki tesirlerinden biri de memleketlerine azim bir propaganda heyeti halinde, cepleri mısırı dolu, dillerinde ihtilal türküleri fikirlerinde Fransa ihtilal kibirine ait yalan yanlış, leken hepsi ihtilal kahramanlarının nasıl harikulade işler yaptığını hakiki fıkralar mahfuz olarak avdet etmeleridir. Şu seyahatim esnasında garip bir vakaya mesadüf oldum. Çoktan beri bu aç adamların arasında muntazır olduğum veçhile ağaçların arasından karşıma biri çıkarak; Teslim ol! Dedi. Bu bedbahtın hali o kadar sefilane, vücudu o kadar lagar idi ki; yanımda bir tabancam da olsa beynini patlatmağa vicdanım kail olamayacaktı. Adeta teslim olarak büyük bir elem ve merhamet duyduğum halde yanımdaki bir miktar parayı, hatta elimdeki sigarayı verdim. Şimdi iki gündür arkadaşça beraber seyahat ediyoruz. Bu zavallı kendisine hükümet tarafından tabir-i amiyanesiyle Kürt pasaportu verilenlerden imiş. Ekseriya politika hususatından şüpheyi calib olan eşhasa verilen bu pasaportun hükmünce sahibi Çar arazisinde hiçbir yerde ikamet salahiyetine haiz olmayıp bir serseri daimidir. Bütün Rusyalılar ona muavenetten ve hanelerine bir geceden fazla kabul etmekten mücazat-ı şedide ile men olunmuşlardır. Bu mahkûmiyetin hali serseri rençberlerden çok acıklı ve müşkül-l-tahammül değil midir? İhtilal Rusya’sı ise bunlara propagandacılık ve orak ihtilaliye muz silk ettirerek hükümetin işsiz ve yurtsuz bıraktığı bu serserilere bir iş bulmuşlardır.

     Ali Rıza Seyfi.

Zat-ı hümayun mülûkâne merasimde vükelâ-yi fihâm merasime teşrif ederlerken.

Zat-ı hazret padişahinin yeni teşkil olunan alaylara sancak tevdii merasimine ait intibaatlardan.

Yeni teşkil edilen alaylara

Sancak teslimi merasimi

♠   ♠   ♠

     Beşiktaş’ta kâin ıhlamur kasrı hümayununun muhit pür sükûnu kanûn-i evvelin 13 üncü Pazar günü ulvi bir manzaranın tecelligahı oldu. Osmanlı ordusunun başkumandan azamı yeni teşkil edilen ve Ruslardan iğtinam olunan esliha ve teçhizat ile mücehhez bulunan 12 piyade alayı ile bir süvari alayına merasim mahsusa ile sancaklarını tevdi ve teslim buyurmuşlardır. Sancak alacak olan alayların zabitanı ile her alaydan birer bölük merasimde hazır bulunmuş ve cenab-ı şevketmeab padişahi sancakları yed mülûkhaneleriyle birer birer alay kumandanlarına tevdi buyurmuşlar ve “ordumda gördüğüm terakki ve tealiyeden memnunum. Askerlerimin muzafferiyetini gördükçe cenab-ı hakka hamd ve sena ediyorum. Bu muzafferiyatın tevali ve teâkubunu rabb mütealden niyaz eylerim” cümlelerini irad buyurmak suretiyle ordu-yı hümâyunlarını taltif eylemişlerdir.

     Resm-i teslimin hitamından sonra harbiye nazırı ve başkumandan vekili Enver Paşa hazretleri tarafından alay kumandanları atideki suretle tahlif edilmişlerdir.

     “Başkumandanımız padişahımız efendimiz hazretlerinin alaya ihsan buyurdukları bu sancağın şan ve şerefini âlâ ve bu sancak altında dinimizin, mukaddes halifemizin ve vatan ve milletimizin muhafazası için icab ederse canımı feda edeceğime yemin ederim. Vallahi ve billahi.”

     Tahlif hitam bulduktan sonra mevcut kıtaat huzur-u mülûkanede bir resm-i geçit icra etmişlerdir. Kısm-ı azamı genç efraddan mürekkeb bulunan bölüklerin yeni ve pür-zîb ve fer sancakların zir-ü haşmet ve rif’atında, metin ve vakur, başkumandan azamları ve sevgili hakanlarına resmi selamı ifa ederek geçişleri pek müheyyic bir manzara teşkil etmekte idi.

     Donanma mecmuası cenab-ı haktan yeni alaylarımıza ordumuzla beraber Nusret ve zafer ihsan buyurmasını niyaz eyler.

Kıtaat-ı askeriyenin huzur-ü hümâyûnda geçit resmi – alayların sancakları teslim edildikten sonra başkumandan vekili ve harbiye nazırı Enver Paşa hazretlerinin yeni alay kumandanlarını tahlifleri.

Faaliyet ve intizam meşâgil

   [ Gerek dini ve gerek ahlaki olsun bütün tesisat, şer’iyye hep insanı çalışmağa sevk eder. Tembellikten men eyler. Filvaki zaman olmuş ki; Zahiren tarik-i diniye şeklinde ve bir takım kûtâh-bînândan mürekkeb bir güruh çalışmamağı, uğraşmamağı meziyet ad ve telakki eylemiş. Fakat bunlar birer efsane-i tarihiye haline geçmiş ve hakikat mahzâ olarak bugün enzar-ı hakçımız önüne bir levha-i gıza dikilmiştir ki; O da insan, çalışmak için doğmuştur.]

     İşleyen demir ışıldar misalini zarb ederek arz eyleriz ki; İnsan rahatı, iştigale; Ataleti, sa’ya tercih ederse fakra reviyy rıza göstermiş ve saadetten, servetten ebediyen uzaklaşmış olur.

     Fiiliyata olan mecburiyetimiz yalnız kesb-i servetin saha-i fiile çıkması noktasından değil havas-ı beşeriyemizin tekâmül ve terakki şinas eğer sık sık meşk etmezse bütün meleke-i müktesebesini kayıp ettiği gibi insan da sa’y mütemadi ile kabiliyet-i zatiye ve beşeriyesini pişirmelidir. Aksi halde melekeyi hayatiyesi zayi olur.

     Ataletle ünsiyet peyda edilirse, ciyâdet fikir ve sürat-i intikal hasletine halel gelir ve zamanla insanın kıymet-i beşeriyesine noksan târî olur.

     Fiiliyat demek acûl ve güm-râh olmak değildir. maddi ve dimağı meşâgil müsmireye hasr-ı gayret eylemek değildir. Bu yolda ilk hatve, erken kalkmakla başlar. Müelliflerden birisi diyor ki; Dünya erken kalkanlarındır. Filvaki böyledir. Meşagil ile memlu günler, kısa ve hafiftir. Boş ve tembel adamların eyyam umurları, bir intizar-ı tenevvü ve takipten başka ne olabilir?

     Âlemde en büyük ve kıymetli şeyin zaman olduğu herkesçe malum bir hakikattir. Çinceden, İngilizceye kadar bütün lisanlarda vaktin kıymeti hakkında darb-ı emsal mevcuttur. İşte o kıymeti çalışanlar takdir ederler.

     Geçmiş zamanın iadesi gayri kabil olduğu mademki; Bedihiyattandır. O halde o zamanın boş geçmemesine dikkat eylemek ve her lahza-i umurun kıymetini iyice takdir ederek müsmir bir işle uğraşmak elbette makul ve insani olur.

     Vakit denilen amil hayali, nakit gibi kabil-i iade ve tedarik bir şey değildir. Zaten vakit insanlarca umur ölçülmeğe mahsus bir ölçüdür. Fakat umur denilen vahid kıyas-ı hayat öyle bir rükündür ki; Onun bilâ bedel sarfı halinde bir daha tedariki kabil değildir. Paradan çok kıymettar olan bu nimeti, parayı bilâ sebep israf ve tebzir etmediğiniz kadar, muhafızı isek bizim için kâfidir.

     Vaktini hissen istimal edecek bir adam için en mühim nokta bir an hayatının boş geçmemesine dikkat olduğundan ona göre bir program tanzim ve saatini, iştigalatına nazaran taksim etmek en muvaffak yoldur. Çünkü programsız, intizam harekât kabil-i husul değildir.

     Burada şayan-ı dikkat bir noktayı ehemmiyetine binaen şayan-ı zikir gördük. Hatırat ve mülahazatı daima sebt etmek usulü kadar emin ve lüzumlu bir vasıta yoktur. Zira bu suretle vaktin nerede ve ne gibi işlere tahsis edildiği külfet tahatture hacet his edilmeksizin bulunur. Bir ufak muhatara defterinin temin edildiği menafi cidden mühimdir. V’ad telakiler, tediyeyi din veya tahsil matlup gibi vadeli mesail hep o küçük defterciğin muavenetine arz-ı hacet eder. İş adamlarının, çalışkan kimselerin tedarikinde ihmal etmemesi lazım gelen bir şey de budur.

     İşlerin böyle bir nizam dâhilinde ifasının netayic tabiyesinden biri de katiyettir. Yani her şeyi vaktinde ve söz verdiği şekil ve zamanda ifa mecburiyeti tahassül eder. Zira yarım saat bir tehir zaten zamana nazaran tevzi edilmiş meşagilin alt üst olmasını ve birinin zamanından diğerine ihtilas edilmesini icap ettirir. Katiyetin muamelat ticariye deki tesiri büyüktür. Sözünde duran ve işini söylediği vakitte yapan kimseler âlem-i dâd u sitâdda daima haiz-i itibar olurlar.

     İktisab-ı servet kast-ı imayla başlayan fiiliyatının, örfen meşru olan her şeklini ifa eylemek mucib-i fahrdır. Meşgalenin küçüklüğü yahut işin adiliği hiçbir zaman sahibini şaibedar etmez. Milyarder Carnegie diyor ki: “Pittsburgh şehrinde bugün en mühim muamelat ticariye ye hâkim olan kimseler küçükten, mağaza süpürgeciliğinden işe başlamış adamlardır.” Dikkat olunur ya: Pittsburgh gibi Amerika şimalinde en büyük merkez ticarisindeki sanâdid-i servet ü sâmân mağaza süpürmekten işe başlamıştır. Bunu zikir eylemekteki maksadımız, insanın azmi önünde meşru olan her işin şayan-ı kabul ve taahhüd olduğunu işaret eylemektir.

     Sözlerini makam-ı delilde serd eylediğimiz milyarder Carnegie onun da parası babasından kalma değildir. 1855 tarihinde Pittsburgh’ta bir buharlı makine kondüktörü iken Waldorf ismindeki adamın ufak bir ihtiraatına iştirak ederek kazandığı birkaç bin doları, işlete işlete milyar haline getirmiştir.

     Fiiliyatın lüzumu babında söylenecek sözlerden maada bir de o fiiliyatın müsmir olması için muayyen bir gaye, hadim meşgulden mürekkeb olması lazım geleceğini bilmek lazımdır. Tetebbu asardan birinde müellif diyor ki;

     “hedefsiz, gayesiz mesai sahipleri gözü kapalı dolap beygirine benzer. Uzun ve bitmez tükenmez bir yol gittiğini zan eder. Hâlbuki hep bir nokta etrafında döner, durur.” Biraz ameli de olsa, iyi bir teşbihe değil mi?

     Faaliyetin bir gayesi olmakla beraber müteaddit işkal ve şibata inkisâm eden meşagilin hepsini yüklenmeğe çalışmak ta doğru olamaz. Zira bunların hiç biri layıkıyla yapılamayacağından semere-i muntazıre pek muvafık bir şekilde hâsıl olmaz. İnsanın meşagili arasında muhtelif safahat irâe eden bazıları olur ki; Mecburiyet sebebiyle o muhtelif veçhe havi işi yapmak lazım gelir. Bu gibileri müstesna olmak üzere sair her türlü hazar-fenlikten mücanebet, iş adamı ve zengin olmak niyetinde bulunanlar için elzemdir.

     Müellifinden Payu – terbiye yi İrade – ismindeki eserinde bir şakirdi misal olarak alıyor:

   <<Gününde hiçbir dakika boş yok; Biraz hayvanat okuyor, bir parça [rasin] hakkında tetebbuda bulunuyor. Gazeteleri de gözden geçirmeği unutmuyor. İngilizce bir iki sahife tercüme yapıyor. Tarih-i umumi mütalaa ediyor. Hülasa hiçbir dakika boş durmuyor. Arkadaşları bu faaliyet ve şedid sa’ye hayran. Fakat bu çocuğun hakikatte bir tembelden bir farkı yoktur. Bu taaddüd meşagil arasında onu müstefid edecek bir şey yok. Hiç bir bahiste sebat etmiyor. Dağınık ve perişan bir sa’y. Ataletten farklı değildir.>> diyor.

     Kitab-ı hakikat, âleme nafiz bir gözle bakılırsa pek ra’nâ mütalaa olunabilir.  Fiiliyat bahsinde ne kadar itnab edilse mevzu müsaittir. Ancak netayiç ve delail hep bir birinin hem şekli olmak emir tabiidir. Hangi şekil sa’y iyi, hangisi iyi değil bunu görmek isteyen her göz, etraf ve muhitteki numunelerinden o renk alır, anlar.

C. Ç.

Gökboza’da yeniden tesis olunan muavenet sıhhiye merkezi binası.

<92>Osmanlı – Sırp seferi

mabad

     Ertesi gün, Aleksinac’dan dolambaç bir yol ile çıkmış olan büyücek bir Sırp köyü dört, beş koldan Fazıl Paşa’ya taarruza başlamıştı. Fazıl Paşa Sırpların hücumuna hücum ile mukabele ederek der-akab piyadesini ileriye saldırdı. Mamafih ciddi bir harp olmadı. Çünkü Sırplar Türklerin ilerlemesine mukavemet edemediler. Gerçi inişli yokuşlu olan araziden istifade ederek Türklerin ilerlemesine bir dereceye kadar mani olmak istiyorlardı. Bu hal karanlık basıncaya kadar devam etti.

     Ertesi gün Sırplar, beş altı taburluk diğer bir kuvvet ve bir miktar topla takviye edilmişlerdi.  Sırp bataryaları, Türk mevziini şiddetle dövüyordu. Fakat humbaraların düştüğü arazi gayet yumuşak olduğu cihetle humbaralar patlamadan evvel toprağa gömülüyordu. Binaenaleyh Türklerin zayiatı pek ehemmiyetsiz idi. Bir iki defa Sırplar sürüne sürüne ilerleyerek Türk mevziine ziyadesiyle yaklaştılar. Her dakikasında Türk piyadesi siperlerinden fırlayarak Sırpları geri püskürtmüştü. Sırplar muttasıl takviye kıtaatı alarak hücumlarını teceddüd ve tekrar ettilerse de bütün hücumlar kendilerine insanca büyük zayiata mal olmaktan başka bir netice hâsıl edemedi. Harp sabahın on birinden akşamın yedisine kadar bu minval üzere devam etti. Saat yedide hücum sırası artık Türklere gelmişti. Türkler siperlerinden fırlayarak büyük bir şiddetle Sırpların üzerine atıldılar. Ve Sırpları karma karışık bir halde ta ilerideki tepelere kadar sürdüler.

Gökboza muavenet sıhhiye merkezi önünde kaymakam Adil Bey Efendi ve maiyeti.

     Aynı günde Sırplar aşağıda vadide bulunan Hüseyin Paşa fırkasıyla Fazıl Paşa fırkası arasında ittisâl peyda etmek isteyen Aziz Paşa koluna da hücum etmişlerdi. Fakat burada da büyük zayiata duçar olarak çekilmeye mecbur olmuşlardı.

     İki gün sonra Fazıl Paşa Morova vadisine inerek nehri geçmiş ve Aleksinac’ın önündeki tepeye tırmanmaya başlamıştı. Sırplar iki gün evvelki mağlubiyetlerinin verdiği yılgınlık tesiriyle bu harekâtın hiç birine mukabile teşebbüsünde bulunmamışlardı. Aleksinac, mukabil tepenin yamacında görünüyordu. Burası büyücek bir kasabadan ibaret olup etrafı Morova vadisini muhafaza için yapılmış istihkâmlarla muhat idi. Vadinin sağ tarafındaki tepelerin Türkler tarafından zaptı vadiyi Türklere tamamıyla açmıştı. Fakat Türkler, Aleksinac’da bulunan Sırp ordusunu arkalarında bırakarak bittabi ileri harekâtına devam edemezlerdi.

     On mil kadar şimalde vadinin tarafındaki dağların birleştiği yerde Sırplar tarafından, Rus zabitlerinin talimatına tevfikan birçok istihkâmlar vücuda getirilmişti.

     İki gün sonra Türkler Sırplara hücuma başlamışlardı. Sırpların mevzileri yed adet tabiyenin ateşiyle setr olunmuştu.

     Binaenaleyh bir müddet için harp, sırf bir topçu düellosundan ibaret kaldı. Öğleden sonra ikide piyade ilerlemeğe başladı. Bidayette Sırplar biraz mu’tadane mevkilerinde sebat ettiler. Fakat sonra Türklerin hücumu önünde ağır ağır çekilmeye, en nihayet Türklerin şiddetli bir hücumu önünde firara başladılar. Tabiyelerin tekmili Türkler tarafından zapt edilmiş ve Sırplar da nehrin öte tarafına sürülmüştü. Türklerin bu muharebedeki zayiatı 400 kişi olup Sırpların zabitanı bunun üç mislinden fazla idi. Bundan sonra bir hafta kadar hiçbir şey yapılmadı ve böylece Türklerin vaziyetleri fenalaşmaya başladı. Çünkü Sırpların, şimdi başka hiçbir taraftan tehdit edilmedikleri cihetle boyun fevtlerini Türklere karşı tahşide muvaffak olmuşlardı. Aleksinac civarında tahminen yüz bin kişiyi mütecaviz Sırp askeri toplanmıştı.

Gökboza muavenet-i sıhhiye merkezinin dâhili koğuşlarından biri.

Türk generali tamamıyla iktidarsız ve şöyle böyle bir karar vermekten bi’l-külliye aciz idi. Filhakika hiçbir ordunun başında bunun kadar ters, zayıf ve inatçı bir ihtiyar adam kumandan olarak bulunmamıştı. Ani bir hücum Aleksinac’ın zaptıyla neticelene bilirdi. Gerçi istihkâmlar oldukça kuvvetli idi. Fakat bunu takip eden on beş gün zarfında bir kat daha tahkim edilmişlerdi.

     Türkler bin-netice muhasara ve zayiatından çıkarak adeta muhsûr olmuşlardı. Çünkü birçok Sırp çeteleri aşağıya sarkarak Türk kuvvetinin Niş ile olan mevazilesini kat ediyorlardı. Birkaç defalar Aleksinac’dan kuvvetli müfrezeler dışarı çıkmışlarsa da kendilerinde hücum için kâfi derecede cesaret bulamamışlardı.

     Bu esnada en mühim harekât 20,000 kişilik bir Sırp ordusu tarafından icra edilmişti. Aleksinac’dan çıkmış olan bu kuvvet yirmi sekiz topun himayesi altında Türk mevziine arkadan hücum etmişler ve siperlere kadar sokulmuşlardı. Fakat Türklerin yaylım ateşleri bunların metanetlerini kırmış ve zabitlerinin bütün rica ve gayretlerine rağmen geriye çekilmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Türkler derhal altı tabur kadar bir kuvvetle bunları takibe başlamış ve sık bir ormana girinceye kadar artlarını bırakmamışlardı. Sırplar, ormanda bir müddet daha sebat ettilerse de Türklerin taze bir hücumu bunları ormandan da sürüp vadiye çıkarmış ve buradan da diğer bir ormana tıkmıştı. Sırplar takviye kıtaatı aldıkları cihetle burada da sebat etmek istedilerse de yine Türklerin tazyikine mukavemet edemeyerek çekilmeye başladılar. Türkler düşmanı ilk ilerlemiş oldukları noktadan dört mil daha geriye sürmüştü. Sırpların bu muharebedeki zayiatı bazıları 1500 kişi, bazıları da iki misli olarak tahmin etmişlerdir.

     Bundan sonra az çok ciddi olmak üzere on dört müsademe daha yapıldıysa da bunların hepsinde Sırplar gülünç bir surette mağlup olmuşlardı. Artık Türk askerinde bir Türk’ün üç Sırp’ı kolaylıkla ezeceği kanaati kökleşmişti. Fakat bi-çareler kumandanlarının iktidarsızlığı yüzünden bütün bu muvaffakıyetlerinden hiçbir şey kazanamamışlardı. Hele en ziyade güce giden şey, harekâta arız olan tehir idi. Çünkü Avrupa devletleri Türkiye’yi, muhasamata nihayet vermesi için muttasıl tazyik ediyorlardı. Bi-çare Türk askerinin bunlardan haberi yoktu. Onun yegâne bildiği şey; Önünde her türlü mezâyâyı askeriyeden mahrum bir alay halakdan mürekkeb bir ordu var. Ve bu ordunun memleketine hücumu üzerine silahaltına çağırılmış, çoluğunu, çocuğunu, çiftini, çubuğunu bırakmış gelmiş! Kendisine o kadar güveniliyor ki, bırakacak olsalar o orduyu gönlü rahat edinceye kadar tepeleyecek, ezecek. Payitahtlarını zabt edecek ve Bâb-ı Âlî’nin talep eylediği her nurlu şerait sulhiye yi ona imza ettirecek.

     Onun yegâne anlamadığı şey ise harekâta arız olan esrarengiz tehir idi.

     Askerin bu tarzdaki hissiyatından zabitan da hissedar idi. Bunlar bütün bu tehirattan başkumandan Kerim Paşa ile ordu kumandanı Ahmed Paşa’yı mesul tutuyorlardı.

     Hakikaten bunların her ikisi de mevkilerine layık değil idiler. Kerim Paşa ihtiyar olduğundan başka on adımlık bir mesafeyi yürüyemeyecek kadar da şişman idi. Ahmed Paşa ise tamamıyla iktidarsız, pek ziyade tembel ve kararsız, fakat aynı zamanda inatçı idi. Eğer işin fırka kumandanlarının eline bırakılmış olsaydı Aleksinac önünde 24 saatten fazla tehir olmazdı. Ve Avrupalıların ruhu duymazdı. Sırpların payitahtı zabt edilmiş bulunurdu.

Hizmet-i mecburiyeden mütevahhış ve müctenib bulunan İngiltere’de, ordunun muhtaç bulunduğu efrad cedideyi tedarik etmek maksadıyla bütün bekâr gençlerin cebren askere alınması usulünü meydana çıkaran ve usul-i mezkûreye namı izafe edilen

Lord Derby

     Bunların da garazı Sırplardan ziyade bu harbin müsebbib hakikisi olan moskoflara idi. Git gide moskof zabitleri de Sırplar arasında itibardan düştüler. Çünkü bunların başlıca kabahati Sırpları dünyada hiç sevmedikleri bir işi ki, harp etmek yapaya icbar etmekten ibaret idi.

     Birçok müsademelerde Rus zabitlerinin Sırpları kılıçlarının tersiyle döğdükleri görülüyordu. Ruslar ziyadesiyle meyus olmuşlardı. Çünkü binlerce Rus askeri büyük ümitlerle Sırbiye ye gelmişlerdi. Onların kanaatınca öteden beri çetecilikle iştihar eden Sırplar iyi işler görecek ve Türk zulmünden bıkmış olan Bulgarlar da derhal ayaklanacaklardı. Hâlbuki bütün bunlar beyhude çıktı. Bunun içindir ki Ruslardaki yas cidden ziyade idi.

     İleri karakol musadematıyla günler geçti. Bu müsademelerin bazen ciddi bir şekil aldığı da olurdu. Fakat netice hep adam ziyaından ibaret kalırdı. Türkler, bünyelerinin tabii olan sağlamlığına ve metanetine rağmen ordugâhlarının gayri sıhhi şeraiti yüzünden, bulaşık sulardan, fena ve gayri kâfi yiyecekten ziyadesiyle bunalmış ve zayıflamış idiler. Bu aralık devletlerin harekât-ı harbiyeyi tamamıyla tatil etmesi için Türkiye üzerine icra ettikleri tazyikat semeresini vermeye başlamıştı.

     Beri taraftan Rusya muttasıl silahlanıyordu. Çok geçmeden meydana çıkıp kendi ihdas-gerdesi olan vaziyeti silahıyla himaye edeceği aşikâr olarak görünüyordu.

     Rusya’da her şehirde Slav komiteleri efkârı Türkler aleyhine galeyana getirilmeye çalışıyordu. Binaenaleyh iş o merkeze geldi ki Türkiye’nin kendisine bilâ sebep tecavüz etmiş olan küstah ufak bir hükümeti istediği gibi terbiye edememek mahrumiyetine bir de Rusya ile bir hayat memat mücadelesine girmek tehlikesi inzimam etti.

     İşte bu sebeptendir ki diğer devletlerin telakkinat şedidelerine itba’en mütareke akdine mecbur oldu ki bu mütareke havadisi, Aleksinac önünde bulunan orduya saika gibi tesir etti.

     Tarihte hiçbir emsali yoktur ki bir memleket semereyi muzafferiyetinden bu veçhile mahrum bırakılmış olsun. Türkiye ordusu tarafından kazanılan her türlü menafii kayıp etti. Rusya’ya öteden beri tasmîm etmiş olduğu harbiye kemal-i germi ile hazırlanması için vakit kazandırıldı. Ve Türkiye’nin göstermiş olduğu itidal, müsalemet perverlik Sırbiyeninki kadar haksız olan Rus tecavüzüyle mükâfat gördü. Bizzat Sırbiye kendisini lütfen af etmiş olan bir hükümete karşı Ruslarla birlikte hareket etmek için kuvayı münhazimesini tanzime meydan buldu.

     Hâlbuki beri tarafta Türkiye’nin kollarını bağlamış olan Avrupa, biçarenin kendi nasihatini dinlemesi yüzünden düştüğü belalara karşı sesini bile çıkarmadı. Mütarekeyi takip eden muahede ise haksızlık için dikilmiş yüz kızartıcı bir abide makamına kaim olmuştur ki hakiki müsebbiblerinin kıyamete kadar yüzlerini kızartsa yeri vardır.

İcmal

Bir haftalık vakayı berriyye ve bahriyye

* * *

     Garp cephesinde: Geçen hafta zarfında garb dar-ül harbi epey şiddetli muharebata sahne olmuştur. Bazen bütün cepheye sirayet eden karşılıklı topçu ateşlerinden ve patlatılması mutad olan lağımlardan maada Voj dağlarında Hersteine nehri üzerinde Hartmannswillerkopf tepesi etrafında kanlı müsademeler vuku bulmuştur. Fransızlar Alsas ovasına Ren vadisine hâkim bulunan bu meşhur tepeyi zapt etmeğe iyiden iyiye karar verdiklerinden evvelki hafta icra ettikleri hücumun adem-i muvaffakıyet ve mağlubiyetle neticelenmesi üzerine, bu hafta kuvayı imdadiye celb ederek tekrar muhacimeye girişmişlerdir. 28 Kanun-i evvel akşamı     Hartmannswillerkopf’a biri birini müteakip iki defa hücum etmişler ve birinci hücumda Alman mevzilerinin bir kısmına girmeğe muvaffak olmuşlarsa da der-akab tard edilmişlerdir. Mamafih Fransızların ikinci hücumu daha şedid, daha devamlı ve daha kanlı olmuştur. Almanlar ertesi gün yani 29 Kanun-i evvelde bu hücumu da kâmilen def etmişler ve düşmanı zapt edebildiği siperlerden atmışlardır. 1 Kanun-i sanide Almanların icra ettikleri bir hücum ise tepenin cenubunda bir Fransız siperinin işgali ve 200 esir alınmasını intaç eylemiştir.

     Garb dar-ül harbinin İngilizler tarafından işgal edilen kısmında da bazı müsademeler vuku bulmuştur. İngilizlerin 29 Kanun-i evvel gecesi Lil şehrinin şimal garbisindeki Alman siperlerini zapt etmek kastıyla icra ettikleri baskın akim kalmış ve Almanlar tarafından Alber’in cenup şarkisinde yapılan gece baskını İngilizlerden birkaç düzine esir alınmasıyla neticelenmiştir. 31 Kanun-i evvelde ve 1 Kanun-i sani gecesinde Holloh’un şimal garbisinde Almanlar, iki defa muvaffakıyetle lağım patlatmışlar ve İngilizlerden iki ileri siper zapt ederek birkaç esir ve iki mitralyöz almışlardır. İngilizler 1 Kanun-i sani gecesi Armantiyer’in şimal garbisinde, Alman siperlerine girmek üzere kuvvetli müfrezelerle icrasına teşebbüs ettikleri hücumlar akim kalmıştır. Geçen hafta İngilizler dört tayyare kayıp etmişlerdir. Almanlar Suvasın kasabasını şiddetle topa tuttukları gibi İngilizler monitörleri da 27 – 28 Kanun-i evvelde Belçika sahilinde westend le Bon şehrini topa tutmuşlar ve Almanlardan ziyade Belçikalılara iras muzırat eylemişlerdir.

     Şark dar-ül harbinde: Geçen hafta zarfında şark dar-ül harbinin bilhassa cenup kısmında kanlı muharebat vukua gelmiştir. Moskoflar Besarabya ve Galiçya’daki Avusturya – Alman cephesine karşı 27 Kanun-i evvelden itibaren geçen seneki kanlı Karpat hücumlarını andıran taarruzlara girişmişler ve cephenin sair aksamında ise müttefikini cenuba kuvayı imdadiye sevk etmekten men eylemek için kuvvetli müfrezelerle nümayiş taarruzları yapmışlardır. Rus hücumları, yekdiğerini arkasına kademe vari dizilmiş müteaddit saflarla icra edilmekte ve Alman ve Avusturya topçu, mitralyöz ve piyade ateşleri bu safları başak gibi biçmektedir. Esasen küçük ve büyük çaplı her nevi topçu ateşleriyle uzun müddet hazırlandıktan sonra yapılan bu hücumların Alman – Avusturya cephesinde ufak bir tezelzül bile husule getirememesi Rus kumandanlığının hücuma sevk ettiği piyade kıtaatının büyük bir kıymet-i harbiyeye haiz bulunmadığına delalet eder. Galiçya’daki Alman – Avusturya cephesi Setripa ve Dinyestre nehrini kat ile Besarabya’da Rus toprağına girerek Romanya hududuna mülaki olmaktadır.

     Besarabya’da ve Dinyester nehri üzerindeki mevazide Avusturya Generali Flancer Balten’in, Stripa nehri sahilinde yine Baveria Generali Kont Bothmer’in kumandalarındaki kıtaat bulunmaktadır. Moskof ordularını ise General İvanof idare etmektedir. Rus kumandanının maksadı, müttefikin cephesini yararak Lenburg’a doğru ilerlemek, şarkî Galiçya ve Bukavina’yı işgal eylemektir. Moskof Generali İvanof harb umuminin ilk devresinde bu havalide General Rusky ile beraber üç dört defa faik kuvvetlerle icra ettiği seri ve müthiş taarruzi hareketin aynını yapmak istiyorsa da bugün elindeki kuvvet o emri azimeyi başa çıkarabilecek iktidarda değildir.

     Esasen İvanof ordusunun giriştiği bu meydan muharebesinden maksat, Alman ve Avusturya ordularını cephenin bu kısmının muavenetine şitaba mecbur ederek Selanik ve havalisinde tecemmu eden itilaf kuveyi seferiyesini, daha iyice hazırlanmadan müttefikeynin hücumuna maruz bırakmamak olduğu anlaşılmaktadır. Hodkâm İngiliz ve Fransızlar bu defa da yine kendi ordularını siyanet için moskofların başını nara yakmışlardır. Galiçya meydan muharebesi, Rusya’nın şimal orduları gurubuna kumanda eden ve en muktedir Rus erkân-ı askeriyesinden olan General Rosky’nin azli veya istifası muammasını dâhil etmektedir.

     Şimdi anlaşılır ki Kale’de içtima eden itilaf meclisi harbi Selanik’teki Fransız ve İngilizleri kurtarmak için Rusların Besarabya ve Galiçya’da vaktinden evvel ve henüz kati bir meydan muharebesini kazanacak kadar istihzaratta bulunmadan, der-akab taarruza geçmelerine karar vermiş ve bu tecavüzün akim kalacağını takdir eden General Rosky böyle bir hareketin icrasına maruz bulunduğu için istifa etmiş veyahut azil edilmiştir. Ruslar, şimdiye kadar ne zaman Rosky’nin efkâr ve mütalaasına muhalif hareket etmişlerse duçar-ı mağlubiyet olduklarından bu defa da yine felaket ve hezimete uğrayacakları şüphesiz gibidir.

     Avusturya – İtalya hududunda: İtalyanlar İsonzo cephesinde muvaffak olmaktan ümidi kestiklerinden şimdi de Tirol cephesine taarruz ediyorlar. Netice yine aynıdır. Daima adem-i muvaffakıyet.

     Balkan dar-ül harbinde: Vaziyette hiçbir tebdil yoktur. Avusturyalılar Karadağ dâhilinde ufak tefek müsademeler icra ederek Karadağlıları tard etmektedirler. Gecen hafta, toprağa gömülmüş son sistem yedi top daha iğtinam olunmuştur.

     İngilizler – Fransızlar Selanik havalisindeki kuvvetlerini mütemadiyen takviye ve işgal eylediği muvazii tahkim ve tersin etmektedirler. Fikrimizce bu Balkan kuveyi seferiyesini bekleyen akıbet, tamamen Çanakkale kuvveyi seferiyesinin uğradığı akıbetin aynı olacaktır. Çünkü Almanya – Avusturya ve Bulgaristan vaziyet merkeziyeyi haiz olmaları münasebetiyle Balkanlara hudut dâhiliyeyi mütekarebe ile ani ve seri surette istedikleri kadar asker göndere bileceklerinden ve hatta daha fazla lüzum görülürse devlet Osmaniye de müttefiklerine yardım edebileceğinden İngiltere ve Fransa’nın ta kendi memleketlerinden celb eyleyecekleri kuvvetlere daima faik bir ordu cem etmeleri mümkündür. Esasen ittifak murabbaın, itilaf zümresine karşı en esaslı ve mühim esbab tefevvukundan biri de, istenilen cephe ve mevki daima hasımlarından evvel kuvayı faika sevk edebilecek bir vaziyet merkeziyeye haiz bulunmalarıdır. İşte bu vaziyet-i merkeziye sayesindedir ki şimdiye kadar Rusya tepelenmiş, İtalya yerinde saydırılmış, Sırbistan ortadan kaldırılmış, Fransız – İngiliz taarruz-i umumileri akamete uğratılmış ve bu işlerin görülmesine, itilaf devletleri, bütün gayretlerine rağmen, mümanaat edememişlerdir.

     Denizlerde: Alman ve Avusturya tahtelbahirlerinin Adriyatik, Adalar denizlerinde ve Bahr-i Sefidde faaliyetleri ber devamdır. Geçen hafta İngilizlerin Natal zırhlı kruvazörü bir iştial neticesinde batmıştır. Natal 13750 ton 24 adet 4,7 lik topla mücehhez ve 1.180.000 İngiliz lirasına inşa edilmiş. Dokuz on senelik birinci sınıf bir zırhlı kruvazör idi.

     Osmanlı dar-ül harblerinde:  Irak’ta Küt’ül-Amare’nin imdadına gelmek isteyen düşman müfrezeleri tard edilmiştir. Çanakkale’de Seddülbahir’deki düşman ise mütemadiyen tazyik edilmekte ve yakında avn-i inayet bârî ile denize dökülmesi me’mûl bulunmaktadır.

     Pazartesi: 20 Kanun-i evvel

     Abidin Daver

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.