DONANMA MECMUASI 125/76 20 Ocak 1916

DONANMA MECMUASI 125/76 20 Ocak 1916

Çanakkale nasıl kurtuldu?

Çanakkale nasıl kurtuldu?

 Son haftaya ait posta:

    Bu hafta yine mesut günler içinde geçti. Nam kutsisine izafeten yâd olunan biz Muhammedîlerin peygamber zişanımızın sene-i devriye-i veladeti bu haftaya tesadüf etti. Donanma haftalık musahabesine başlamazdan evvel bu mukaddes günü karileri için tesid etmeği büyük bir vazife bilir.

     Boğazların zaptı ile bizi müttefiklerimizden ayırmak emel meş’umuna bedel düşmanlarımızı ebediyen yekdiğerinden ayıran Berlin – İstanbul tarik aheninin ilk treni de bu hafta içinde vürûd etti.

     Yine hafta içinde hadis olan vakayadan birini de Cetinje’nin zaptı ile neticelenen Hermann Kövess von Kövessháza ordusunun muzafferiyeti üzerine Karadağ ordusunun bilâ kayd-ü şart teslim-i silah etmesi teşkil etti. Ve bununla Balkan sahne-i harbinin bir perdesi daha kapanmış oldu. Belçika’dan başlayarak Sırbistan’ın ve sonra da Karadağ’ın harita-i âlemden silinmesi elyevm bu sahnede harekâta iştirak etmeyen iki küçük hükümetin; Romanya ve Yunanistan’ın; Âyine-i ibreti olsa sezadır.

     Bundan sonra pek tabiidir ki Karadağ istilası da tamam olmuş Kövess ordusu için artık oralarda yapılacak bir iş kalmamış olacaktır. Bundan sonra bu ordunun veçhe-i azimeti neresi olabilir? Rusların az çok şımarıklık gösterdiği Besarabya cephesi mi? Yoksa kendisine harekât-ı harbiyece daha yakın olan İsonza sahası mı? Veyahut bir darbe-i fahireye muntazır kalan Selanik ve havalisi mi? Buraların tayin ve tespitini sevk-ül ceyş erbabına terk ederek Rusların bu günlerde gerek Besarabya ve gerek Kafkas cephelerinde irae ettikleri faaliyet-i harbiyenin esbabı ve netayiç muhtemelesini tetkik edelim:

     Karilerimiz pekiyi bilirler ki itilafçıların müşterek bir meclis harbi var. Ve bu meclis mağlubiyetlerin tevalisinden doğan bir ihtiyaç üzerine teşkil etmiştir. Burada icra edilen müzakerattan harice terşıh edebilen bazı malumat ve saha-i zuhura gelen bazı hadisat-ı harbiyenin delaleti ile anlıyoruz ki bu meclisin en esaslı kararı ve hiddet-i harekât hakkında ittihaz olunan karardır. Mesela İtalyanlar İsonzo cephesine büyük taarruzlarını yaparken Fransızlar Voj’larda, Ruslar Besarabya’ da ve İngilizler de Çanakkale önünde namuslarını tecrübe ederken yine Ruslar Kafkas cephesinde taarruza geçecekler ve müttefikini bir ateş çemberi içine alacaklar idi. Hadd-i zatında pek makul ve basit görünen bu planın saha-i tatbike ve sa’a sıra gelince pek kolaylıkla tatbik edilemeyeceği anlaşıldı.

     Filhakika İtalyanlar İsonzo cephesinde taarruza başlar, başlamaz Fransa ordusu Voj cephesinde taarruz yapmağa kalkışmadılar değil. Fakat Alman istilası önünde maneviyatını kayıp eden ve Alman müdafaasının ne demek olduğunu pek yakinen bilmekten mütevellit bir cesaretsizliğin zebunu olan bu ordunun yapabileceği herhangi bir taarruzun tabii bir kıymeti olamazdı. Ve nitekim Alman safları önünde Fransız taarruzu bütün manasıyla eridi.

     Yine İtalya taarruzu esnasında Ruslar Besarabya’dan taarruz edeceklerdi. Fakat düşünülmemiş idi ki Rus ordusu Karpatlardan çıkar iken ordulukdan da çıkmış bulunuyordu. Binaenaleyh bu sefil sürüleri bir araya toplamak ve ordu haline sokmak için büyük bir iktidar-ı askeri ve epeyce mümtedd bir zamana ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaç vaktiyle düşünülemediğinden Rus taarruzu İtalyanların taarruzdan vaz geçmek mecburiyetinde kaldıkları bir zamanda icra edilebildi. Demek oluyor ki itilafçıların müşterek taarruzları esbab-ı adîde dolayısıyla bir anda icra edilemediğinden müttefiklerimiz pek kavi surette birleşmiş oldukları cihetlerden kuvvet ayırmak mecburiyetini his etmemişler ve binaenaleyh hüsemamızın bu taarruz-i müşterekten intizar ettikleri fayda yerine muzırat tevlit etmiş ve her hangi bir düşman taarruza geçmek istemiş ise telefat ve zayiat-ı müthişeye giriftar olmuştur.

     Kafkas taarruzu da bu suretle gecikmiş ve İngilizlerin şişe-i namusu Çanakkale önünde şikest olduktan sonra başlamıştır.

     Bu hadisattan istinbât edilen netice şudur ki itilafçılar ne kadar mühim ve ne kadar ciddi kararlar ittihaz edebilirlerse etsinler. Ve bu kararlar mütevali mağlubiyetlerin verdiği acı derslerden alınmış ibretlerle ne kadar kıymetli olursa olsun vakit ve zamanıyla tatbiklerine artık imkân yoktur. Çünkü bu güne kadar muzaffer olan müttefikin sade düşman arazisini çiğnememişler. Bütün dövüştükleri düşman askerlerinin kuvayi maneviyelerini de ezmiş, bitirmişlerdir. Osmanlı askerliğinin Kafkas cephesindeki ruh kıymetini ise Ruslar, Hafız Hakkı ve Yakup Cemil namlarını hatırlamakla pek gah zell takdir ederler. Hudâ min fazıl rabbî.

         <<donanma>>

Mısır’ın işgal ve gasbında bir safha

Bu safha için:

     (Mısır’ın İngiliz işgal askerisi altına alınmasına ve bu işgalin zamanımıza kadar temadi ederek şimdiki şekil hâdî bürünmesine Yıldız Sarayı ile Bab-ı Âlinin o zaman ne suretle çalışmış olduklarının bir kısmı beyanındadır.)

     Tarzında bir unvan mutavvel yazılsa becadır.

     Malum olduğu üzere top, tüfek sesi değil sözü devr-i sabıkta bizi her hakkımızdan vaz geçirtmeğe alet olmuş müthiş bir ültimatom ihtisasatından idi. Bu ihtisası pekiyi bir surette takdir eylemiş olan aday-ı kadimemizden İngilizlerle Fransızlar ve Ruslar her meseleyi mütehaddisede karşımızda top namlularını çevirmiş gibi dururlardı. Filhakika Mısır’ın İngilizler tarafından işgaline de İskenderiye bombardımanı bir mukaddeme-i meş’ume olmuş idi.

     Hidiv esbak Hüseyin Tevfik Paşa merhumun zaaf ve tereddüdü ile mahud Arabi Paşanın her hangi bir saikin teşviki yüzünden tezahür edip Mısır’ın asayiş ve ârâmesini tehlikeye koyan tahrikâtı, o esnada siyaset-i galiyede havaca geçinmek sevdasında bulunan Fransa hariciye nazırı Charles de Freycinet’nin hevesat ve ta’lilatı, buna mukabil İngiliz menafiini daha ziyade temin ve tarsine çalışan Lord Grandvill’in Fransa ile sureta müttehid görünerek mana Fransa’yı kendi ef’alinden ayrı tutmak istemesi, Prens Bismark’ın şarkta Alman nüfusunu takviye etmek maksadıyla saraya ve Bab-ı Âliye mahrumane vuku bulduğu rivayet edilen telakkiyatı ve kendisine peyrev olan Avusturya ve İtalya hükümetlerinin hatve bi-hatve takibatı Rusya’nın bize ait kâffeyi mesailde min-l kadim kullanıldığı kaçamaklı lisanın teşvişatı Mısır ufkunda zaten bi-karar duran ahval-i ruhiyeyi mazlum ve müphem harekâta sevk ederek Arabi gibi bir fırsat düşkününü acanib aleyhine pürü pagandacılığa sevk eylemiş ve bu arada Freycinet’yi bir iş yapmış olmak ve güya bu türlü mesail siyasiyeyi hal edici bir vasıta-i mü’temen etmişçesine bir konferans kurdurmak emeline düşürmüştür.

     Her ne kadar Kamil Paşa merhum, Freycinet’nin bu teşebbüsünü; (bir müdahale-i askeriye niyetiyle değil mücerred vakit kazanmak için.) tarzında telakki ediyorsa da Freycinet Mısır hakkında yazmış olduğu hatıratında dahi ağzının suları aka aka izhar ettiği veçhile Fransa siyaset hariciyesinin 1870 muharebesi avâkıbının zail olduğu tefehhüm ettirecek surette bir renk muşa’şa vermek arzusunda bulduğuna hiç şüphe edilmemelidir.

     Freycinet’nin yaptığı konferans projesi ki statükonun yani gerek Osmanlı padişahının ve gerek Hidiv’in hukukunun mahfuziyeti ve gerekse bu mahvuziyetin icap ettiği veçhile bir taraftan Fransa ve İngiltere, diğer taraftan bu iki hükümetin diğer hükümat ile müşterek olan beynelmilel mün’akid taahhüdat ve itilafatının meriyeti, ferâmîn şahane ile müeyyid hürriyet-i şahsiyenin idamesi, Mısır nezaret adiliye ve mülkiyesinin kaideyi basiret ve ihtiyata tevfikan tevsi ve bunlara zeylen Mısır’a gönderilecek asakir-i Osmaniye’nin orada müddet-i ikametlerinin temdit ve tahdidi gibi mevadı şamil idi. Mevadımıza göre Lord Grandvill tarafından bilâ itiraz kabul olunmuş ve konferansın Der-saâdet’te akdi bilhassa tavsiye edilmiştir.

     Şayan-ı dikkattir ki ne Kamil Paşa ne Sayid Paşa ne de Freycinet vukuat-ı Mısır ‘iyenin tahkiyesinde müttehid değillerdir. Mehaza konferans şayialarını İskenderiye’de vukua gelen kıtal gürültülerinin bastırdığında her üçü de müttefiktir. Bu kıtali müteakip Fransa ve İngiltere donanmalarının İskenderiye pişgahına geldiklerinden biri Mısır efkâr-ı umumiyesine târî olan galeyan ve nefret ecanib his, hal vaki mağlubiyeti ile bir kat daha tezayüd ediyordu.  Zaten bu hükümetlerin şarkta ihdas-ı vakayı etmek için buldukları en müessir çarelerden biri de [ 1 ] böyle donanma ve saire yollayıp ahval-i ruhiyeyi mahalliyeyi kabartmak ve bu yüzden bir müdahale usulü vaz ederek iş görmek olduğuna nazaran İskenderiye’nin kariben bu misli vukuata mahal zuhur olacağı meczum idi.

     Freycinet, İskenderiye kıtalının sebebini silemiyor, fakat Kamil Paşa merhum biliyor. Hatta konferansın bir ay zarfında yedi defa içtima ederek bir neticeyi müfid olamadığını bilâ-karar diyor ki;

     Mamafih Fransa ve İngiltere devletleri hıdive bir nota itasıyla Arabi Paşanın mevkii tabiiyeti [ 2 ] harekât ve akide en ziyade zi medhal olan Ali Paşa ile Abdullah Paşa’nın Sudan’ a irsaliyle Mahmud Paşa kabinesinin azli talep olunmuş ve bunun üzerine kabine işten çekilmiş idi. Hâlbuki ahalinin kıyamıyla Avrupalılar bizar olarak hanelerine kapanmışlar ve hidiv tehdit olunmasıyla Arabi Paşayı reiskâra getirmeğe mecbur olmuşlardır. Bu vukuat yerlilerin taassubunu tahrik ederek İskenderiye’nin bir mahallesinde ahali ile Avrupalılar beyninde vukua gelen münazaa, mücadele-i umumiyeyi intaç ederek yerliler Avrupalılar üzerine bil-hücum birçoğunu hançerledikleri gibi hanelerini nehb ve garet edip ecnebilerden ferceyab firar olanlar İngiliz ve Fransız gemilerine iltica eylemişlerdir.

     Şu tarife zil edilecek bir söz var ise o da;

     İngiltere de maksada doğru yürüyebilmek için güzel bir vesile bulmuşturdan ibarettir. Hiçbir başka ifade bunun yerini tutamaz. Freycinet ise vakayı kıtalı daha yaman bir surette anlatıyor. O da diyor ki;

     Bu beliyyenin esbabı tamamen malum değildir. Fark kader Avrupalıların helâkını mucib olan bu kıyam bir Arap ile bir Maltız arasında zuhur eden bir arbede neticesi olarak gayri me’mul bir surette patlak vermiştir. Bu iki hasım dövüşmeğe başlamış ve yekdiğerine birkaç bıçak saldırmışlardır. Esnayı arbedede tecemmüât vukua gelmiş, Araplar bir taraf, Rum ve Maltızlar bir taraf olmuşlardır. Aradan çok geçmeden Araplar ellerinde sopalar olduğu halde sokak sokak dolaşıp kendilerine asla taarruz etmeyen Avrupalıların üzerlerine atılmışlardır. Bu çetelerin zuhuru vukuunda bir tasavvur ve teammüd olduğuna delalet edebilir. Bu teammüdün mahreki kim idi. Hakiki müşevvikler kimler idi. Henüz mazlum kalıp durmuş olan noktalar bunlardır. [ 3 ] – Irk ve din taassubunun dâhil azimi olduğu azade-i beyandır. [ 4 ] – Hükümet-i Mısıriyenin de aylardan beri umur inzibatiye ve idariye deki rehaveti bunun mabadını ikmal etmiştir denilebilir. Bundan maada şarkın her limanında icraat müfritane ve şakavetkaraneye saldırmak için fırsattan istifadeye hazır bir takım meşkuk illâ havvâl efrad bulunur. [ 5 ] – Bu menhus günde hükümet mahalliyenin gösterdiği zaaf, arbede mahallerine güç vürut ediş fenalığın azami surette tevsiine meydan vermiştir. Yalnız üçü yerli olmak üzere kırk beş lâşe kaldırılmıştır. Yaralıların adedi tahminen kırkı Avrupalı olmak üzere yetmişi geçmiştir. Fransa konsolosunun beyanına göre asker ancak zavallı beş buçukta gelmiş ve bunun üzerine sükûn ve asayiş iade kılınmıştır. Bu vakayı müessife, Avrupa’nın ita-i karar etmesindeki lüzum ve müstaceliyeti ispat eder.

     Bir müdahale-i serianın ilanı bütün fena tahminleri dağıtır ve Mısır’ın havasını tazelerdi. Mehaza müzakerat kemal-i faaliyetle devam ediyordu. Kahire’de Türkiye’nin konferansa iştirak etmekten imtinaı anladığı ve Fransa ile İngiltere’den maada düvel-i muazzamanın da Türkiye iştirak etmedikçe müzakerata girişmekte tereddüt eyledikleri haber alınıyordu. Bu haberler hıdivin zihnini karıştırıyor, hükm ve nüfusunu asabi bir perişanlık içinde bırakıyordu. Bu sebeple kendisini Kahire’de tehlikeden salim göremeyip muttasıl ihtilalat-ı askeriyeye hedef olmuş zan ediyordu.

Kafkas cephesi müdafilerindeki şevk ve şetaret

Hatta Fransız ve İngiliz sefain-i harbiyesinin İskenderiye’ye vusulünden itibaren bunların toplarının menzili altında bulunmak için İskenderiye’ye iltica etmek arzusunda bulunuyordu. Kendisine heyet-i nazari idare etmek ve bil-husus ona nezaret eylemek üzere yani başında bulunması ve mevkiinin reisgâr hükümet olduğu güç hal ile fehim olunabildi. İşte bu vakaların zuhur ettiği ve İstanbul konferansının mukarrerât hakkında ittihad düveli meselesiyle meşgul olduğu esnada Arabi Paşa dahi eline ayağına yakışmayan İskenderiye limanı medhalini müdafaa edecek bataryaları takviye etmek, tabya yaptırmak ile iştigal ediyordu. Gerek İstanbul’dan ve gerek hidiv canibinden verilen emirler üzerine inşaat ve teslihat tatil edildi ise de Arabi bilahare yine başladı. Freycinet’nin beyan ettiği bu inşaat ve teslihat haiz-i ehemmiyet şeyler değil idi. Çünkü İngiliz toplarına asla mukavemet edememişti.

     Geçit mahallerinin tahkimi ise asla vaki olmamıştır. Fakat her neden ise İngiliz Amirali Seymur bu ameliyatı, gemileri için muzır görerek cüzi bir şüphe hatvesinde topa tutacağını Mısırilere ihbar etti. Diğer taraftan İngiltere hükümetini de Amiral Seymur’a verilen talimatı Fransa’ya bildirdi. Mösyö Freycinet de Fransa’nın böyle bir bombardımana iştirak edemeyeceğini, bu halde Fransa donanmasının İskenderiye sularında bulunmak şartıyla limandan çekilmeğe mecbur olacağını Paris’teki İngiliz sefiri Lord Lion’a anlattı.

     Bu halde İngiltere, zaten manevi-i zamiri olan yapacağı işde Fransa’yı hariçte bırakmak ve kendisi münferit kalmak politikasında muvaffak olmuş idi. Binaenaleyh Der-Saâdet sefiri Lord Dufferin derhal hariciye nazırı Kürt Said Paşa merhuma bir takrir verdi. Takrir mezkûr 11 Temmuz sene 1882 tarihlidir ve meali de şudur;

     İskenderiye limanında tabyalar inşasından, her gün toplar vaziinden dolayı donanma İskenderiye’de duramaz olmuştu. İngiliz Amiralinin buna mukabil tedarikini Temmuz’un sekizinci Cuma ertesi akşamı yani son mülakatımızdan kırk sekiz saat evvel tarafınıza ihbar etmiş idim. Maslahat sureti merzide tesviye olunmak için nasıl olursa olsun teminat verdiğiniz halde bir mühlet itası hakkında derpiş eylediğiniz esbab-ı müsaidekarane telakki olunur diye size söylemiştim. Fakat siz bunu yapmağa muktedir olamadığınızı bildirdiniz. Binaenaleyh Amiral hükümet-i maliyenin bu tedarikat hasmanesini kendisine zararı dokunmayacak bir hale vaz etmeğe mecbur oldu.

     Velhasıl Bab-ı Âli’nin meseleyi layıkıyla nazar-ı dikkate almadığının cezası olarak Amiral Seymur’un 1299 senesi Şabanının yirmi altısında vaki Haziran Rumi’nin otuzuncu günü yani Said Paşanın üçüncü defa sadaretinin ilk günü İskenderiye yi topa tuttuğu haberi alındı.

     Bu bombardıman az sürmüş ve istihkâma takibinde dövüşerek iki İngiliz zırhlısı limana girmiş, kahraman Arabi ordusu şehir haricine çekilmeğe mecbur olmuştu.

         Ahmed Rasim.

   [ 1 ] – hali hazırda Yunanistan aynı tahrikâta maruz bulunmaktadır.

     [ 2 ] – Arabi’nin Kahire’de kesb-i iktidar ile ecnebiler hakkındaki kin ve gazabını ketm edemeyip envaı ilkaat ve ilanat ile Mısırlıları tahrik eylemesi ve 1298 senesi Mayısında Avrupalı memurların kâffesine yol verilmesi o zaman İngiltere ve Fransa’ya karşı ilan-ı harb olmak üzere telakki edilmiş imiş.

     [ 3 ] – Hiç te mazlum değildir. İngilizlerle Fransızlar.

     [ 4 ] – Kamil Paşa da böyle söylüyor ise de. . .

     [ 5 ] – Freycinet’nin de tasdik ettiği veçhile bu meşkûk illâ havvâl kimseler ekseriya İngilizlerle Fransızların işlerine yaramışlardır. Para kuvvetiyle işlerini görmüşlerdir. İşte bunun içindir ki mösyö Freycinet şark limanlarındaki ahval meşkûke erbabının vücudundan haberdardır.

İÇKİ VE MUALLİMLER

     İçkinin bizde şer’an memnu olması büyük bir natdır. Bu sayede içki halkımızın bütün sınıfları arasında tahripçi bir tesir icra edecek kadar ta’mim edememiştir. Bununla beraber bizde içki kullanılmıyor denilemez. Bazı tabakalarda akşamcılık itiyat halini almıştır.

     Sarhoşluk, her memlekette olduğundan ziyade bizde ayıptır. Fakat münevver diyebileceğimiz tabakada akşamcılık bütün şaşaasıyla devam etmektedir.

     İçki aleyhinde bizde de birkaç kitap yazılmıştır. Bu kitapların icra ettikleri tesir adetleri kadar azdır diyebiliriz.

     Ziyafetlerde, sünnet düğünlerinde ve lime cemiyetlerde, hususi sohbetlerde içkinin vücudu adeta şermletir. İçkisiz aklınca olamayacağı kanaati o kadar fena yerleşmiştir ki Anadolu köylerinde günlerce süren düğünlerde bile davul zurna ile bayılıncaya kadar içmek gençler için en tatlı bir eğlence ad edilmektedir.

     Şeriatın ve kanunun nehiyleri bu fena itiyat ve itikadı kökünden koparamıyor. Sarhoşluk yüzünden vukua gelen cinayet ve felaketlerde intibahı mucip olmuyor.

     Bizde içki aleyhinde teşekkül etmiş cemiyetler henüz mevcut değildir. Ferdi teşebbüsler teşekküre şayan olmakla beraber merzâ esasından tetkik ederek izalesine usulü bir surette çalışacak, kitaplar neşir edecek, resimlerle işretin fenalığını gösterecek, ötede beride mevizalar tertip eyleyecek, sefalet yüzünden içkiye düşmüş olanların elemlerini ehvenleştirecek, sarhoş çocuklarının irsi temayüllerine iyilik istikameti vermeğe uğraşacak muntazam cemiyetlerin vücudu lazımdır.

     İçkinin cismani fenalıkları pek çoktur. İspirtonun ciğerlerde damarlarda, kalpte, dimağda hülasa bütün vücutta büyük büyük tahripleri var. İçkiye müptela olanın her türlü hastalığa, bilhassa delilik ve vereme istidadı ziyadedir. İleri yaşlarda verem olanlar meyanında çoğunun içki ile vücudunu yıpratmış kimseler olduğu inkâr edilemeyen bir hakikattir.

     Sarhoşların çocuklarında da aynı tahribin eserleri bulunuyor. Bu zavallılar, hiç kusurları olmadığı halde, vereme ve sar’aya müstaiddtirler. En hafif hallerinde bile asabi marazlar eksik olmaz.

     İçtimaı zararları daha müthiştir. İçenlerin evleri felaket ocağıdır. Oralarda kadın, çocuk birer bahtsızdır. İçki yüzünden bozulmuş aileler ne kadar çoktur. Bu yüzden ne kadar hayatlar sönmüş, ne kadar iffetler bozulmuş, ne kadar meziyetler körlenmiştir.

     İçki en birinci bir ahlak düşmanıdır. Nefsin izzetini, vicdanın sesini boğan, insanı en derin sefalet uçurumuna sürükleyen ispirtodur. Hiç şüphesiz, en büyük dehşeti de bundadır.

     Hayatımda, işret yüzünden ahlaksızlık felaketine uğramış bir hayli arkadaşa tesadüf ettim. Ayık zamanında en munis, en nevâzişli. En âli haslet görünen bir arkadaşımın sarhoşluk halinde en canavar, en yırtıcı, en müstekrih bir hale geldiğini vakarını, şerefini her şeyden yüksek tutan diğer bir arkadaşımın, sarhoşlukta cebin, mürai olduğunu, iffete ve namusa kıymet vermediğini gördüm.

     İyi bir terbiye almış, ahlakını oldukça yüksek bir dereceye çıkarmış bir kimsenin dinine, namusuna, ailesi namına ettiği yeminde, hiçbir vicdan azabı his etmeden, hanis olduğuna şahit oldum. İnsan, bu mehâlik maraz yüzünden, ne kadar alçalıyor.

     Bana öyle geliyor ki memuriyet hayatı, bilhassa taşrada, içkiye inhimâkın bir saikıdır. Memurlar “vakit kerahet” tabir ettikleri akşam vaktini, en büyük bir reha anı telakki ederler. Daireden çıkınca soluğu bir gazinoda, türlü türlü meze tabaklarıyla süslenmiş ir masa etrafında alırlar. Bu alçaltıcı bir harekettir. Fakat hemen kökleşmiş bir itiyattır. Bunu kaldırmak, kabil olamıyor.

     Memurlardaki bu şeyi itiyada, bütün muallimler de tutuluyorlar. Yalnız sarık böyle yerlere devamı men edebiliyor. Fakat fes Cuma akşamcılığı, Cuma meydanlarını adeta mubah kılıyor.

     Herkes için ayıp görülmek lazım gelen bir halin muallimler için bir cinayet ad edilmesi lazım geleceğine kailim. Bu menfur hayatı bir zamanlar pek az sürdüğü halde bile, ben de yaşadım. Şimdi düşünüyorum da beni böyle saik olan sebepleri açık açık tayin edebiliyorum. Ve ilk sebebi mektep terbiyesinde buluyorum.

     Bir de mektepler henüz bir malumat mekseb olmaktan başka bir şey değildir. İyi bir terbiyenin ne esasları kurulmuş, ne usulleri bulunmuştur. Hala muallimler, vazifelerini çocukların kafasını malumat kumkuması yapmaktan ibaret sanıyorlar. En ufak hareketlerinin, en ehemmiyetsiz zan ettikleri sözlerinin, şakirtlerinde fena numune ve duygular tevlit ettiğini düşünemiyorlar.

     İyi bir terbiye görmeksizin mekteplerden çıkanlar, muallimlik hayatına büyük ve ulvi bir mefkûre ile değil, maişet gailesi ile atılıyorlar. Bu hayata girdikten sonra karşılarında akşamcı numunelerini görüyor, bu cereyana pek tabii bir surette kapılıyorlar.

     Mektepte iken onlara, ileride girecekleri hayat olduğu gibi gösterilmiştir. O hiç bilmediği veya baba ve hısımlarından olan memur ve muallimleri gördüğü için onların sürü hayatını kabulleniyor.

     Sonra mektepten çıkınca kitaplar kapanıyor. Mütalaa meyli sönüyor. Tabii ihtiyacı kalmıyor. Mesleğinde terakkinin mikyası meçhul. Eldeki diploma ve şahadetname oluncaya kadar maişeti temin eden bir vasıtadır. Suya sabuna dokunmaksızın, vazifede biraz ikdam, kadim, her ne suretle olursa olsun, amirin teveccühünü istihsal terfi kâfi geliyor. Vereceği dersi, beş on dakikalık teneffüs zamanlarında, şöyle bir gözden geçiren muallimlere çok tesadüf ettim.

     Aile hayatındaki cazibesizlik de memurlar gibi muallimleri de içkiye sevk eden bir amildir. Hiçbir yerde ilmi musahabelerle malumatlarını artırmak ihtiyacını his edenleri görmedim, diye bilirim.

     İçki âlemlerinde ise menfur bir cazibe var, arkadaşlar birbirlerini ancak bu âlemde görebiliyor, tatlı ve acı duygularını bu âlemde teati edebiliyor.

     Muallimleri bu alçaltıcı muhitten kurtarmak lazımdır. Emirlerle nehiylerin teyit kuvvetleri pek azdır.

     Taltiflerle teşviklerin daha müessir bir amil olduğunu zan ediyorum. Bu mu’zıl meselenin böyle makalelerle hal edilebileceğine de kail değilim. Ancak bu büyük ihtiyacı kayıt etmekle iktifa ediyorum.

     Gelecek nesli bu muallimler yetiştirecek, onlar vazifelerinin ne kadar dehşetli mesuliyetleri mevcut olduğunu idrak etmelidirler. İçtimai kıymetleri takdir edebilmek için vukuf ve sa’ya ihtiyaç vardır. Muallimler içkiye düşmekle, cemaatlerinin atisini köreltmek cinayetini irtikab etmiş oluyorlar. Bu cinayet, lanet gibi manevi cezaları istilzâm eder.

     Gelecek neslin terbiyesine hidayet meşaleleriyle hizmet etmek, vicdani bir hazdır. Terfi ve refah muallimlik hayatında gaye değildir. Hırstan ve menfaatten azade bir sa’y, refahı farkına varılmaksızın temin eder. Yüksek düşünceler ve yüksek duygular, hasis endişelerin esiri olmamalıdır.

20 Kanun-i sânî 1331

     Hazım Nami

Bir hatve-i reha: Kudüs şerifinde tatbikat mektep aliyesinin resmi küşadı.

Büyük Turanın küçük temel taşları: Edirne Dar-ül muallimin heyet-i talimiyesiyle müdavimleri.

Bombalarla, güllelerle imha edilemeyen bir arzuyu tahsil: Edirne Sultaniyesinde misafir Çanakkale Sultaniye si efendileri.

 

 Bunlar da: Edirne mektep Sultaniye si kısm-ı ibtidai talebesi.

 

Ser muvaffakiyet: şeh-râh zafere erkekleriyle musabekat eden Avusturya – Macar kadınlarından iki nefer.

Almancadan:

BATAN GEMİLER NE OLACAK

     Belâyâ ebhar şöhreti kazanan tahtelbahirlerle bu güne kadar batırılan gemilerin, bu gemilerle beraber heder olan emvalin yekûnu tarihin hiç bir devresinde görülmemiştir. Bütün bu gark olan sefain, a’mak bahirde metruk ve mühmil kalacak mı? Bunların çıkarılmasına acaba imkân buluna bilecek midir? Yoksa ka’r-ı ebharda senelerin tahribat tedriciyesine mi maruz bulunacaklar? Veyahut ta taklibât-ı edvar ile bu gün numunelerini dağ yamaçlarında, karaların aksam-ı dâhiliyesinde gördüğümüz hayvanat-ı bahriye müstehâsâtları gibi bunların da, teâkub-i asar ile mahfuziyetlerine ihtimal verile bilir mi? Bu meseleler zamanımızda herkesin az çok fikrini işgal edebilecek bir mahiyettedir. Bunlar öyle mesaildir ki, ceditle beraber hayali de okşayabilecek bir cazibeye haizdir. Her halde, harbi müteakip o magruk hatt-ı harp gemilerinden birçok şeyler kurtarılmak teşebbüsüne girişilecektir. Yalnız sintine musluklarının açılması ile veyahut ta ufak tefek hasarlarla gark olan büyük vapurlar çıkarılacak ve yeniden yeniye seyr-ü sefer icrasına hazırlanacaktır. Kıymettar hamulenin çıkarılmasında ise, kurtulacak eşyanın ihtiyar edilecek mesarifine tekabül edip etmeyeceği nazarı itibara alınacaktır. En mükemmel bir mühendisin hudud-i maharet ve icraatı bile, nispeten dardır. Bir dalgıcın, oldukça iş görebileceği umk, azami 60 metredir. Bundan ötesi için dahi, dalgıcın vücuduna icrayı tesir eden su sütunu, her on metrede bur havâ-yi nesimi tazyiki kadar artar ve binaenaleyh bu gibi umklarda değil çalışmak, durmak imkânı bile münselib olur. Diğer cihetten, batan geminin vaziyet ve hali ile beraber kâ’r bahrin şekil ve tabiatı da nazarı dikkate alınmak lazımdır. Dibe inen bir gemi, çamur veya kuma saplanmış bulunacak olursa, ale-l-ekser çıkarılmak teşebbüsleri akim kalır. Bu sebeple gark olan sefainin, kısmı azamı, zayi olup gitmiş demektir. Bundan sonra, bu kabil sefainin ne olacağı keyfiyeti, malzemeyi inşaiyeleriyle kâ’r bahirde ne gibi bir vaziyette oturduklarına da mualliktir.

     Torpidolar, mayınlar veya büyük çaplı toplarla gemi teknesinde açılan yaralardan başka, batma şekil ve tarzı da ayrıca dâî-yi hasardır. Faraza, hafifçe yüklü bulunan bir odun kayığı, ağır ağır battığı ve yavaşça dibe oturduğu halde, çelik ve demirden mamul bir istihkâm müşabihesin de olan bir zırhlı, süratle kâ’ra iner ve sert kayalara çarparak parçalanır. Karaya giden bir gemiyi hurde-hâş eden savlet emvac, deniz altında tesadüf edilemezse de tahte-l bahr akıntıları, batmış bir gemiyi öteye beriye atar. Diğer kuvâ ve avamil ile beraber emir tahribi icraya başlar. Her şeyden ziyade, bilhassa bakır ile demire musallat olan deniz suyunun tesirat-ı kimyeviye si, gemiyi ağır ağır kemirir. Bu ameliye-i tabiiye, ölü hayvanatın mütemadiyen teraküm eden kabuklarıyla beraber suyun diğer mevad-ı azot iyesi tekneyi ağır ağır sarıncaya kadar devam eder. Gemi teknesi, yavaş yavaş ufak deniz kurtları, yosun, sünger, mercan ve sair lâ-yuadd nebatat ile örtülür. Gittikçe kalın bir tabaka içine gömülür. Ahval-i sairede, tahte-l bahr cereyanları kum kitlelerini tekrar harekete getirip tekne üzerine yığar. En nihayet, kumun sıklet ve tazyiki altında gemi hurde-hâş olur gider. Bu muheykel ve mücessem çelik devler (büyük harp gemileri) arzın keşf-i maden tabakaları gibi binlercesine ka’r-ı bahirde mahfuz ve masun kalır. Kasr-ül amer insanların layıkıyla tasavvur edemeyecekleri bir tarzda tıpkı mütehaccir müstehâsât gibi arzı mütemadiyen taklibe sa’yi bulunan bütün kuva ve avamilin tesiratına tabi bulunur. Bugün dağ tepelerinde ale-l-ekser hayvanat-ı kaşriyeye ait kabuklar, deniz mahlûkatına müteallik tahcir etmiş enkaz bulup çıkardığımız gibi kim bilir kaç bin sene sonra ihtimal ki sâl-hûrde mader arz yeniden çin cin göstermeğe başlayınca – dağlar, teberrüd etmekte bulunan seyyaremizin takallüs daimiyesiyle vücut bulur. – Batan o muhib gemilerden bir ikisi de seviye-i bahrin fevkine çıkmış bulunacaktır. Bundan sonra rüzgâr, yağmur, hava ve güneş ile beraber bozuk paralama kudreti, tekne etrafını saran taş ve çamur tabakasını yavaş yavaş dağıtacak ve (dest-i kudret beşerin enmûzec kemali), arzın avamil müesseresiyle kırılıp dökülmüş, yine sarılmış bir halde yeniden meydana çıkacaktır. Hal-i hazırda, ezmine-i kabl-et târihiye hayvanlarının 35 metre tulu olan iskeletlerini gördüğümüz zaman hayretlere düşüyoruz.   Bin sene evvel Normanlar tarafından yapılan ufak Viking gemileri, kumlar ve bataklıklar içinden bulup çıkarıldığı zaman mucib-i merak ve taaccübümüz oluyor. O halde, bu günün o cesim ve muheykel harp gemileri dahi, mazinin şevâhîd mehibesi suretinde asırlar ve asırlarca mukaddem geçen bir zamanı ve bu zamanın asar-ı kabl-et tarihiyede bile bu mertebeye varamayan feci ve bi-aman muharebelerini yâda getirecektir.

İçtimaı musahabeler:

AMERİKA’DA:

Şerait içtimaiye ve istikbal içtimaı

Nüfus meselesi

Mabad

     1840 dan beri Amerika nüfusuna iltihak edenler – şarkî Avrupa Yahudileri müstesna olmak şartıyla – ekseriyetle köylülerden mürekkeb olup okumak yazmak bilmez. Aşağı bir seviye-i hayata malik ve ağır bedeni işlere alışık idiler. Bunların kısm-ı azamı için yeni bir memlekete nakil, içinde büyüdükleri cemiyet-i diniyeden ve alışmış oldukları muamele-i esaretten ayrılmak demek idi. Bunlar kanlarını ve adalelerini getirdikleri halitaya hiçbir müspet anane-i içtimaiye getirmiyorlardı. İlk evvel gelmiş olan Alman, İngiliz ve İskandinavlar az çok yüksekçe bir mertebe-i içtimaiyeye malik bulundukları cihetle ahlak ve saire nokta-i nazarından cumhuriyetin müesseselerine ziyadesiyle benziyorlardı. Bizim arayacağımız asıl nokta; Bu insan halitasının ne gibi bir bünye içtimaiye teşkil edecektir.

     Eğer biz Avrupa akvamından her hangi birini Amerikalılarla mukayese edecek olursak derhal gayet vasi farklar mevcut olduğunu görürüz. İlki yani Avrupalı, ikinciye nispetle tekâmül etmiş ve teşkilat mahsusa sahibidir. İkinci ise birinciye nazaran kalabalık ve karma karışıktır. Hemen tekmil Avrupa memleketlerinde müesses bir tarz-ı içtimai mevcuttur ki, bu tarz büyük bir itina ile tasnif ve tasrih edilmiştir. Her sınıfın kendisine mahsus bir hissi vazifesi mevcut olup herkes hakkının ne olduğunu ve kendisinden ne beklenildiğini bilir.

     Avrupa’nın hemen her yerinde idare edici bir sınıf bulursunuz ki, bu sınıf ruhen Aristokrattır. Mehaza son zamanlarda vücut bulan iktisadi ve sanayi tebeddülat dolayısıyla bunların efkâr ve ef’âli hayliden hayliye tadilata uğramıştır. Bundan sonra büyük ticaret sınıfı gelir. Daha sonra da esnaf ve eshab-ı meslekten mürekkeb büyük bir sınıf mutavassıt gelir. Bade şehirlerde ve sanat merkezlerinde çalışan müstahdemin ve en sonra da toprağa merbut olan köylü sınıfı gelir. Fakat bu şeklin her mevkie göre birçok tadilatı mevcuttur.

     Mesela Fransa’da asil zadegân ekseriyet itibariyle hukukundan – şüphesiz bir ivaz mukabili olarak – mahrum edilmiştir. İngiltere’de ise köylü hukuk umumiyesini kayıp etmiş ve adeta büyük çiftçilerin yanında ale-l-ade bir çiftlik amelesi halini almıştır. Fakat bunlar hep teferruata aittir. Yoksa ruh teşkilat ve bilhassa bu teşkilata karşı ananevi bir mahiyet iktisab etmiş olan hissi merbutiyet bütün eski milletlerde elan eski halini muhafaza etmektedir.

     Avrupa’da her memlekette ahlak umumiye ye nigeh-bân ve dini dar-ül-fünunlar ile sık bir alakası olan kiliseler vardır. Gerçi bunlar bazı yerlerde hâkimiyet-i mutlaka ya haiz iseler de bazı yerlerde nüfusları az çok kırılmış ve birçok yerlerde de bir hayli tahdidata uğramıştır. Mehaza nüfusu kırılmış olan yerlerde bile yine ananevi bir hâkimiyete maliktirler. Amerika’da ise Avrupa’daki manasıyla kilise yoktur.

     Bundan maada Avrupa’nın şehirleri de tertibat ve teşkilat itibariyle Amerika’nınkilerden ayrılmıştır. Mesela: Avrupa şehirlerinin tekmilinde ilk evvel göze çarpan yüksek kubbeleri, sivri kaleleri ile kiliselerdir. Sonra da eski derebeylik devrinden kalma şatolar gelir. Şehirlerde yüksek, vasat ve aşağı tabaka halkın oturduğu mıntıkalar ayrıdır.

     Amerika’da ise bunların hiç birinden eser yoktur. Şehir baştan nihayete kadar aşağı yukarı aynı menazırı muhafaza eder. Binaenaleyh Amerika’da ne kübera sınıfı, ne de köylü sınıfı vardır.

     Amerika’da zencilerin kesretle bulunduğu mahaller müstesna olmak üzere aşağı tabaka halka havi hiçbir mahal yoktur. Orada herkes serbesttir, okur, yazar ve herkesin çapalamak, hayvan gütmek, tavuk beslemek gibi işlerin fevkinde bir fikir mahsusu vardır. Hiç kimse kendisini mâ-dûn ad etmez. Binaenaleyh mâ-dûniyeti tazmin eden her hangi bir mevkii işgal edecek adam Amerika’da pek zor bulunur. Avrupa’daki manasıyla hizmetçi ve uşak bulmak imkânsızdır. Bu imkânsızlık her sene Amerika’ya binlerce köylü halk hicret ettiği halde yine kendisini gösterir.

     Amerika’ya hicret eden her köylü, Amerika toprağına ayak basar basmaz derhal değişir ve yeni bir dava sahibi olur.

     Amerika’da her ne şekilde olursa olsun bir kübera sınıfı mevcut değildir. Taç ve taht yoktur. Ne irsi hak sahibi ve ne de eski bir ananeye tabiatıyla zımni olarak kabul edilmiş âli ve atıl bir tabakanın mümessilleri mevcuttur. Hülasa Amerika milleti, heyet-i umumiyesi itibariyle hiçbir Avrupa milletine benzemez. Belki bütün millet; Avrupa milletlerinin hepsinde mevcut olan üst tabakanın aynıdır ki bu vasat tabaka Avrupa teşkilat-ı içtimaiyesinin kısm-ı merkezini teşkil eder. Ticaret eden, imal eden ve saire hep bunlardır. Amerika hayatının mazisi Avrupa’da kalmıştır. Daha muvafık bir tabirle Amerika halkı, Avrupa’dan koparılmış, dalları, budakları ve kökleri çırpılmış, kesilmiş ve bu cihetle yenidünyaya dikilmiştir. Bunlar hayata ne köle ve ne de lord sıfatıyla değil, ancak çiftçi ve şehri sıfatıyla başlamış ve her tarafta tecelli eden terakkiyatın tesiri altında orta sınıfa mahsus bir inkişaf tabiiye nail olarak sermayedar – kapitalist – olmuşlardır. Son zamanın muhacirleri tamamıyla büyük imalat merkezlerine toplanarak ancak Amerika’nın esir olmayan müstahdemin sınıfını kabartmışlardır.

     Amerika – tam manasıyla – sınıfı olmayan bir memlekettir. Bu menşei ananelerinden ayrılmış büyük bir insan deryasıdır. Avrupa ile Amerika arasındaki fark içtimai en ziyade şimendiferlerde göze çarpar. Avrupa’daki şimendiferlerde esasen kübera takımı için icat edilmiş birinci sınıf, vasat takımı için ikinci sınıf ve ale-l âde halk için de üçüncü sınıf mevkileri vardır. Amerika’da ise yalnız bir sınıf mevki vardır.

     Mehaza bazı cenup hükümetlerinde “beyaz” kaydını havi olan mevkiler vardır ki bu suretle 9.000.000 zenciye ayrı bir sınıf verilmiş oluyor. Bundan maada fazla dolarlara açık salon vagonları vardır. Hatta Avrupa’da yalnız taçlılara mahsus hususi trenler bile vardır.

     O halde, Amerika şimendiferlerinde görülen bir nevi ayrılık gayriliğin şehadeti – Amerika halkının teşkil ettiği o cesim sınıfsız insan denizinin de ilâ nihaye sınıfsız bir halde kalmayacağını gösteriyor. Hatta yukarıda söylediğimiz veçhile alaim tefrik kendisini göstermeye başlamıştır bile.

     Boston ve Tuzlu Göl şehirlerindeki o cesim binalar, Amerika halkının yalnız sınıf değil, belki şayan-ı hayret işgal fikrîye ve ahlakiye izhar edeceğine bir delildir.

     Mabadı var.

İcmal

Bir haftalık vakayı berriyye ve bahriyye

* * *

     Garp cephesinde: Almanlar daima yaptıkları gibi kihani ve kısa hücumlar icra ederek (Masij) havalisinde Fransızlardan bazı siperler zapt etmişler ve 7 zabit 472 nefer 5 mitralyöz 7 torpil endaht makinası almışlardır.

     Geçen hafta garp cephesinde yine iyi şedid muharebat havaiye vukua gelmiştir. Alman tayyare zabitleri Oswald Boelcke ve Max Immelmann düşman tayyaresi ıskatında yekdiğeriyle müsabaka etmektedirler. Her iki mülazım birer İngiliz tayyaresini daha tepelemişlerdir ki bu suretle düşürdükleri tayyarelerin adedi sekize baliğ olmuş ve her ikisi de Almanya imparatoru tarafından “mazbut askeriye” nişanıyla taltif edilmişlerdir. İki gün sonra mülazım Boelcke bir düşman tayyaresini daha ıskat etmiştir. Bunlardan maada 3,3 lük bir topla mücehhez bir Fransız harp tayyaresi yere nüzule mecbur edilerek Almanlar tarafından iğtinam olunmuştur. Ayrıca üç İngiliz tayyaresi daha düşürülmüştür.

     Şark dar-ül harbinde:   Evvelki haftanın sevginde Besarabya ve Galiçya cephesindeki hücumlarını takviye kıtaatı celb etmek üzere muvakkaten tatil etmiş olan Ruslar, bu hafta tekrar hücumlarına devam eylemişlerdir. General Nikolay Iudovich Ivanov 12 – 14 sıra üzerine tertip ettiği hücum kollarını derece-i şiddeti Karpat hücumlarını da geride bırakan bir savletle Alman – Avusturya mevzilerine saldırtmış ise de bütün bu kanlı muhacemat yalnız bir yerde bir taburun iki yüz adım geri çekilmesi gibi son derece ehemmiyetsiz ve zikre değmez bir neticeye müncer olabilmiştir. Diğer taraflarda ise tamamen ve kâmilen akim kalmıştır. Bu defaki Rus taarruz umumisini Fransızlar zabitlerinin idare etmekte oldukları anlaşılmıştır. Emir ve kumandanın Fransızların elinde bulunması, Rus ordusu için cidden elim bir felakettir. Çünkü Almanya ve Avusturya’nın efrad menabiini Ruslarınkine nispetle dûn ad ve telakki eyleyen ve devamlı bir yıpratma harbi yaparak hasımlarını askersiz bırakacakları hayal hâmıyla her cephede uğradıkları mütemadi mağlubiyetlere bir reşâşe-i teselliyet serpen Fransızlar, bu fikre tabiatıyla la-yuad sandıkları moskof sürülerini bilâ merhamet Alman – Avusturya cephesi denilen o müthiş mezbahaya sevk edeceklerdir. Ve nitekim de etmektedirler. Üç haftadan beri devam eden Rus hücumlarının hep bir müspet bir netice vermemiş olmasına ve pek çok zayiata uğratılmasına rağmen hâlâ inat ve ısrar ile tekrar etmesi, Fransız zabitlerinin Rus ordusunu bilâ-tereddüt israf ve feda etmekte olduklarına sarih bir delil değil midir?

     Rus ordusu bu kanlı taarruzat ile kendi kendini yiyip bitiriyor. Binaenaleyh bahar ile beraber harekât cesime-i askeriye zamanı geldiği vakit moskof cephesinin – geçen yaz olduğu veçhile – çorap söküğü gibi çözülüp gideceğine hiç şüphe etmemelidir.

     Şarkî Galiçya ve Besarabya hududundaki meydan muharebesinin iptidasından beri Ruslar 32 si küçük zabit ve zabit olmak üzere 5340 esir alınmıştır.

Avusturya – İtalya hududunda: 10 Kanun-i sânîde on bir İtalyan tayyaresi Trol cephesi gerisine hücum etmişler bunun üzerine Avusturya tayyareleri de Goriç önündeki İtalyan ordugâhlarına bombalar atmışlardır. Bu tayyare hücumları müteakip günlerde de devam etmiş olup İtalyan tayyarecilerinin faaliyeti Trieste havalisine kadar sirayet eylemiştir. Dar-ül-harbin her tarafında gayet şedid topçu muharebatı vukua gelmiş, bu arada İtalyan ve Avusturya orduları arasındaki farkı ispat eden bir hadise de vukua gelmiştir. Avusturya kıtaatı Goriç’de Oslavia karibinde kâin bir İtalyan mevziini bil-hücum zapt etmişlerdir. İtalyanlar son derece tahkim ettikleri bu mevzii Avusturyalıların bir tek hücumuna karşı muhafaza edememişler ve 31 i zabit olmak üzere 933 esir ve 3 mitralyöz 3 torpil topu kayıp etmişlerdir. Bu küçük vaka, Avusturya ordusu tarafından yapılacak bir taarruz umumiye İtalyanların ne derece mukavemet edebileceklerini göstermesi itibariyle pek ziyade haiz-i ehemmiyettir.

     Balkan dar ül harbinde: Avusturya ordusu geçen hafta Karadağ dâhilinde pek mühim işler görmüştür. 1750 metre irtifaında bulunan meşhur Lofçen dağının zaptı siyasi ve askeri büyük ehemmiyetleri haiz bir muzafferiyet teşkil etmiştir.

     Dağın gönüllü İslam askerlerinin kıymettar ve pür şan ve şeref muaveneti ile 3 gün zarfında Avusturya kıtaatının eline geçmesi üzerine Çetine yolu açılmış ve Lofçen’in zaptından 10 Kanun-i sânî den 3 gün sonra Karadağ pây-i tahtına da muzaffer Avusturya bayrağı dikilmiştir. Siyasi ehemmiyetine gelince, itilaf zümresinin her cephede bir acz-i tam içinde bulunduğunu ve bilakis ittifak murabbaın her nerede bir işe başlarsa daima muvaffak ve muzaffer çıktığını bütün âlem nazarında bir defa daha ispat eylemiş olması ve İtalyanların Adriyatik’teki amaline bir darbe indirmiş bulunmasıdır.

     Karadağ’a garptan dâhil olan Avusturya kolu düşmanın pây-i tahtını zapt ederken şimalden gelen Avusturya kıtaatı da Berane’yi yed işgaline geçirmiş ve iki taraftan vaki olan bu tazyikat neticesinde Karadağ’ın da er geç Sırbistan gibi ikmal-i enfâs mâdûde-i hayat etmesi zamanı pek ziyade yaklaşmıştır.

     Avusturyalılar, Lofçen’de kısm-ı azamı ağır Fransız topu olmak üzere 45 top iğtinam etmişlerdir. Bu toplar vaktiyle Kataro limanını zapt etmek maksadıyla dağın tepesine Fransızlar tarafından yerleştirilmişti. Çetine’de de 154 top 100,000 tüfek zapt edilmiş ve mevaki saire de iğtinam edilenlerle beraber topların adedi 215 e mitralyözler de 11 e baliğ olmuştur.

     Selanik havalisinde ise sükûn berdevam olup yalnız 7 Kanun-i sânî’de 12 Alman tayyaresi Fransız – İngiliz ordugâhına hücum etmişler ve bomba atarak yangınlar çıkardıktan, 2 düşman tayyaresini ıskat ettikten sonra salimen avdet eylemişlerdir.

     Denizlerde: 26 Kanun-i evvelde Karadeniz’de Yavuz ile Rusların İmparatoriçe Maria dretnotu arasında ilk defa olarak yarım saat devam eden bir müsademe vukua gelmiştir. Moskof zırhlısına birkaç isabet vuku bulduğu halde Yavuz’umuz bila-hasar avdet etmiştir. Yeni Rus dretnotu henüz ikmal edilmiş olup 22,800 ton cesametinde 21 mil sürate haiz 12 adet 50 çap tuluunda 30,5 luk 20 adet 55 çap tuluunda 13 lük ve 4 adet 6,3 santimetre toplarla mücehhezdir.

     İngiltere’nin yedinci Edward zırhlısı bizce meçhul bir mevkide torpile çarparak gark olmuştur. Bu zırhlı 16,600 ton cesametinde 19 mil sürate haiz olup 1903 senesinde inşasına başlanılmıştır. 4 adet 30,5 luk 4 adet 23,4 lük, 10 adet 15,2 lik 12 adet 7,6 lık olmak üzere 30 topla mücehhezdir ve 1.500.000 liraya inşa edilmiştir. Sefinenin 820 kişiden mürekkep olan mürettebatı İngiliz tebliğe göre kurtarılmıştır.

     11 Kanun-i sânî de Avusturya deniz tayyareleri İtalyan sahilinde Rimini şehrindeki mühimmat fabrikalarını bombardıman etmişlerdir.

     Osmanlı dar-ül-harplerinde:   Düşman Çanakkale’den çekildikten sonra birkaç gün sefain-i harbiyesi ile Seddülbahir’e ve Anadolu sahilindeki bataryalarımıza ateş açmış ise de son günlerde bundan da feragat etmiştir. Son iki hafta zarfında harp tayyarelerimiz düşmanın beş tayyaresini ıskat ve tahrip etmişlerdir. Bunlardan dördünü mülazım evvel düşürmüştür.

     Kafkas cephesinde Ruslar 27 Kanun-i evvelden beri kemal-i şiddetle taarruz etmektedirler. Bazı mevkilerde düşmanın dört misli faik kuvvetlerle icra eylediği bu taarruzat ekseriyetle akim kalmış, yalnız İd Deresi karibindeki kıtaatımız bulundukları ileri mevzilerden birkaç kilometre geri alınmıştır. Aras nehri cenubunda İşhan mevkii arasında 150 kilometrelik bir cephede vaki olan bu muhacematta düşmana pek azim telefat verdirilmiştir. Havali mezkûrda da hükm-ferma olan şedid kar fırtınaları harekâtı tas’ib etmektedir. Irak’ta Kût’ül-Amâre’de mahsur bulunan düşman tazyik edilmektedir.

     Pazar ertesi: 4 Kanun-i sânî

     Abidin Daver

Nesil atinin fahr-ı aver kuvvetleri: Bosna mecidden küşad edilen Kudüs-i şerif leyli dar-ül muallimin talebesinin izci kulübü.

İzmir’in Karşıyaka mümarese-i bedeniye Kulübü birinci timi efendiler.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.