DONANMA MECMUASI 131 / 82 19 AĞUSTOS 1917

DONANMA MECMUASI 131 / 82  19 AĞUSTOS 1917

Donanma mecmuası 82
Pencişenbe – 19 Ağustos sene 1333 – 20 Şevval sene 1335
İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için seneliği kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.
Büyüklüğü ve büyükleri tebcil [Barbaros Hayrettinin türbesine altın donanma madalyası ta’liki]
Mündericât:
Maksada doğru donanma:  icmal-i hadisat, pek eski bir kavğa:  Hüseyin Kazım – denizcilik;  biz ve denizlerimiz:  Hakkı Tarık – şiir, mehtabda süvariler:  Halid Fahri – tarih, gazi Süleyman Paşa:  H. K, Varşova muhasarası.  Ali Şükrü – Çanakkale sefahat-ı bahriyesinden:  Ahmed – yeni istidatlar – fenni musahebe, bizde fotografya:  Burhaneddin – bahriyemiz nasıl çalışıyor?  Abidin Daver – tehlike:  Ali Haydar Emir, Ahmed Tevfik – vesâik kıymettar, onuncu asırda Osmanlı donanması:  ***-
Donanma, istiklal-i vatanın muhafızıdır.
Nüshası: 40 para
Merkez tevzii Bab-ı ali caddesinde ay yıldız kitaphanesidir.
Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.
En meşhur muharrirlerin muavenet mahsusa-i kalemiyesi temin edilmiştir.
Merci:  mecmuaya ait her iş için donanma cemiyeti merkez umumiyesinde daire-i mahsusaya müracaat edilmelidir.
Matbaa Ahmed İhsan ve şürekası

Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir.

Donanma hayattır.

Mülahaza

Maksada doğru

Ticaret bahriye

En bedihi hakikatler sırasına geçmiştir:  Her devletin bir harp, bir de ticaret donanması vardır.  Harp donanması vasıtasıyla muhafaza edilmeyen ticaret donanması atalete neticede mahva mahkümdur.  Kaziyye, bir aksi olursa yine hakikat öyledir.  Ticaret donanması harp kümesine en kıymetli muavindir.  Alman – İngiliz rekabetinin aslı Almanyada bahr-i ticaretin haddin fevkinde büyümesinden ileri gelmiştir.  Harpten evvel her geçen ay iki ticaret donanmasının rekabetine sahne olmuş, bunda da tefevvuk Almanya’da kalmıştır.  Şimdi kendi halimize gelelim;

     Eski devrede bizde ne harb, ne ticaret donanması vardı.  Bahriyemiz, ne halde ise ticaret gemilerimiz ondan bin kat fena idi.  İdare-i mahsusa menkabelerini içimizde hatırlamayan yoktur.  Sahillerimiz senelerce al sancağa hasret kaldı.  Meşrutiyet devri, intibah devri olduğundan ecnebi rekabeti denilen manialar arasında bir kımıldanma görüldü.  Fakat itiraf etmeliyiz ki, ilk seneler çok semereli seneler değildi.  Bahr-i ticaret bilhassa son dört sene zarfında limanımıza bakanlar bu terakki hatvesinin iyi yol olduğunu tastik ettiler. 

     Maamâ-fîh, faraza <Deutsche Levante Line> meydana gelemedi.  Bunun bir çok sebepleri olsa da biz burada en mühimlerinden biri üzerine umumun, hususiyle sermaye sahiplerinin dikkatini celb edeceğiz.  Bize göre bahr-i ticaret meselesinde en büyük hatamız, para sahiplerinin yalnız başına iş yapmak, faraza bir vapur alarak çalıştırmağı daha karlı bulmak hususunda israrlarıdır.  Eski, kullanılmış bir gemi alarak mahdut işler arkasında çokca, fakat muvakkit kârlar temin etmeğe çalışmak daima memleket için zarardır.  Şahsi, binaenaleyh mahdut sermayeler umumi ve gayri mahdut servetler karşısında daima mahva mahkümdur.  Bugün cihanın her tarafında bahri şirketler, devlet bütçeleri kadar sermaye kuvvetine malik iken burada bir zenginin kalafat yerinde bulup aldığı eski bir gemi bahr-i ticarette terakki iddiasına karşı gülünç bir vaziyyette kalmak demektir. 

     Görüyoruz ki, harp halinin ihdas ettiği fevkalade ve gayri tabii kazançlar denizcilik ticareti hakkında bazı iş adamlarını tahrik ediyor.  Tabii hal, avdet edince müteferrik teşebbüslerin yapılacak işlerin mükemmel ve istikbalin bütün ihtiyaçlarını def edecek, bütün ihtimallere karşı duracak derecede etraflı bir programını hazırlamaktır.  Biz, her iş için karşımızda bir misal görmeğe muhtaç isek, işte gözümüzün önünde Almanya:  ticaret donanmasının ihyası, ikmali için orada hummalı bir faaliyet hüküm sürüyor.  Bütün tezgahlar şimdi bununla meşgul, o Almanya ki 40000 tonluk gemiler yaparak İngiltereye mebhût bırakıyor.  Bizim elimizde ise öyle bir ticaret donanması olmadığı gibi şirket feyzinden istifade zihniyetinden de çok uzak bulunuyoruz.  Zati menfaat her zaman için unutulmaz.  Maharet odur ki zat menfaatini umumun menfaatiyle karşılaştırarak birini, diğerine tercih etmeye, vatanımızın na-mahdud sahilleri sermaye ve iş sahiplerinden harekette vahdet, iştirak düsturuna riayetle iş bekliyor. . . .

     donanma

İcmal-i hadisat

 Pek eski bir kavga

     Kıdemi, hakkındaki rivayat, muhteliftir.  Fakat havas memzesi hakkında meşhudat ile sabit bir hüküm ittifakı olmak gerek;  Kah biter gibi görünür, bittiği yerden başlar.  Kah söndü zan edilir, müntehadan yandığı görülür.  Tazelendikçe tefessühe mahkümdur.  Tefessüh alâîmi gösterdikçe tazelenir.  Lisan bahsi. . . <<mesele-i mebhûsat-i anha>> yı tarih ibtida olarak kabul etmişler.  O zamanın iki gazetesi [Tasvir ile Ceride] abilerce <mebhus> kelimesinin <ta> sı hakkında okkalarca mürekkeb sarf eylemişler.  Buna o zamanı idrak eden Ebu Ziya merhum gibi bazı zevat, tarz-ı cedid adap ile reftar atikin had faslı demiş ama galiba o zamanın zihniyet sakimesi mübahislere bir makam-ı resmiden tevakkuf işaretini verdikten sonra mübahisler bu had faslın tarafında durarak, yek diğere irai-e dinden hadis ederek seneler geçmiş.  Zavallı Türkçe. . .

     Bu kavgadan, herkes nasibini almış.  <makber>in mübdi ebedi-il-iştihârı bile cihanlara sığmayan matemini yine cihanlar kadar büyük dehasının bir numune-i icazı olarak ufak bir kitaba tevdi ettiği zaman ihata-i sereser kalbde, akamet fıtriyeye mahkûm olanlar hande-zen istihfaf olunca:

               Evet, tarz-ı kadim şiiri bozduk herc-ü-merc ettik

               Nedir şiir hakiki safhayı irfana derç ettik

               Bize gelmişti zira meslek-i ecdad na-kâfi

Suretinde bir alay kifayetsizlerin yüzüne bağırmağa mecbur olmuş. Bir zamanlar zat kavgası var imiş.  O zamanın şiirasına müracaat eden, [bir harfimizin mahreci tayin olunurken] işin içinden kavga çıktığını derhal anlarsınız.

     [demdeme – zemzeme] li kavga, hepimizin hatırında değil midir ya?  Hacı İbrahim Efendi merhum, dar-ül-tedris Arapça müderrisliğinden mekteb-i mülkiye edebiyat-ı Türkiye muallimi olunca (bu Türkçe edebiyat muallimliğinin kara talihi midir, nedir, devri zaman bile bu türlü garaibi izale edemedi gitti) noktayı, virgülü sahaif cihandan kaldırmak istedi.  Zavallı Naci, onunla ne kadar uğraştı.  Hacı Zihni Efendi üstadımızı işhâd ederek secâvend’in manasını izah eyleyerek, Şemseddin Sami Bey bir usul tenkit ve tertip yazarak ezhâna bir nokta-i hakikat koymak istediler.  (dakadan – top atan) kavgasını içimizde unutan olmadığına kailiz.  (bilfuzul) bahsi Ahmed Midhat Efendi ile Ebuzziya merhumu aylarca işgal etmiş (hangi – hanği) günlerce didiklenip gitmiş, şöyle olmuş, böyle olmuş, yine zavallı Türkçe. . . .

     Düşündükçe zavallı Türkçenin kabahati ne olduğunu anlamak bize değil, ebnâ-ı istikbalde nasip olamayacağına kail oluyoruz.  Lisanı düzelteyim derken bozup bütün erkân-ı ifadesinden, daim esasiyesinden mahrum bırakmak modası bize uzun senelerin miras seyyiâtı olduğundan daha çok zaman bu sie’den tenzihe nüfus edemeyeceğiz.  Bir zaman, eslafın gül ve bülbülüne ta’ne-zen olurduk.  Sonra kalbin, krizantem iptilası, Şems, Âf-tâb, redifli kasaide mukabil mahitab sefası kaim oldu.  Şimdi de terkipleri devirip atmağa başladık.  Çok güzel, çok faideli.  Halka anlatmak için yazı yazmak kadar müsib, vatani bir hizmet olur mu ya?  <taksîm-i a’mâl> bir terkib-i Arabi.  Vakıa bu terkip iki kelimeden ibaret ama bugün cihanın, ruh terakkisini bu nazariye ifhâm ediyor.  Bu ser terakkiyi velev sathi olsun idrak edecek kadar nasibe-dar marifet olmayan bir âdeme Türkçe iki kelime ile değil, iki bin satır ile tafhîm-i merâm kabil olup olmadığını acaba kim düşünecek?  Celal Sahir Bey kardeşimizi işhâd ederim.  Lisan modasına ittibaen bir risale-i musavvere yazdıkları mukaddemeyi elbette unutmamışlardır.  Orada dar-ül-fetihlerine hitaben dehan taltif peygamberiden şeref sadır olan harem-i şerifin ma’l münîfini anlatmak için ne kadar zahmet çekmiştir?   Bu bir taltif peygamberiden haberdar olanlar bile tevsi ve nakil ma’l suretiyle yazılan satırları pek güçlükle anlarlarsa hiç haberi olmayan acaba ne anlar?  Ruh müna idrak olunmadan lafzda yapılacak tebdilat, uzun senelerden beri gördüğümüz lafz oyuncakçılığından başka bir şey midir ki,  bülheves ve şımarık etfal gibi elimize aldığımız oyuncağı iki üç günde kırıp yenisini görmek hevesiyle çırpınıp duruyoruz.  Hadisat zamana nazar-ı ibtisâr ile bakanlar, elfâz peresti illetinin eşkal ve i’râz muhtelife ile seyrini ikmal etmekte olduğunu tastik ediyorlar.  Bunlara med ve cezir tekamül demek için evvela onun kavaidini bilmek takrir etmek lazım gelir, itikadındayız.  Letaif-ül edebiyyeden olarak telakki etmek mecburiyetinde bulunacağız.  İhvan-ı kalemden bir zatın telkin-i gayri ile hitap ettiği gibi bab-ı ali caddesindeki bakkalların altmış paralık piyazıyla büyüyerek meslek tahririn meşakk-ı kadimine göğüs veren eski yazıcılar, o fasulye piyazıyla faraza atada yenilen biftek arasında havas imtisasiyece nasıl fark göremiyorlarsa biri altmış paralık diğeri altmış kuruşluk taamla imlayı mide eden müntesibin tahrir arasında netice-i içtihat veya semere-i cihet olarak tahalif zahiriyeden başka bir tebdil de bulamıyorlar.  Yine dâîye-i lafza peresti.  Yine hizmet-i halk iddiası altında maddiyat-ı şahsiyenin tervici ihtisas ve infirad davasının eşkal ahire-yi hayret fermude, inzâr-ı istiğrab önünde Panorama süratiyle geçip gittikçe nasıl olur da intak-ı hakk kabilinden yeni sahaif ihtisasda yer bırakan <zavallı Türkçe> gibi agus telehhüf bu eski sahifelerden de aynı mukabele gelmez?  Ve nasıl olur da yine <zavallı Türkçe>…  Denilmez.

          Hüseyin Kazım  

Denizcilik

Biz ve Denizlerimiz

     Harbin en büyük kahramanı denilse bile en büyük fedaisi, fedakarı, gördük ki, denizlerimizdir.   Anavatanı üç, dört taraftan kuşanarak saran bu temiz yürekli, bu coşkun, bu semih vatan veya vatandaş silsilesi düşman için ilk titreyen, ilk çarpışan mücahide safi oldu.  Çöller, badiyeler, sahiller ve yalçın şahikalarda yiğit ellere ateş, yılmaz ayaklara hücum, anavatanı dört taraftan kuşatarak saran bu her dem taze dalgalara hareket işaretini veren Karadeniz’in kırılmış, hırpalanmış bir dalgasıdır.  O dalga, bugün bu milletin bütün sahih ve asîl kahramanları gibi kahramanlığının yâdını, tarihini nisyanlara, meçhullere terk etti.  Fakat ölmedi.  Ölmedi ve şimdi denizlere dökülen teselli havası içinde yarını bekliyor.  Bu hava ruhuna ezeli aşinâ olan Türkün, zafer hakkı olarak, ciğerlerinden geçtiği, onun kalbini doldurduğu gün ebediyete intikal edecektir!   

     Bin sene, bizleri denizleri vatanın bir fedakarı değil, vatanın bir cüzü saymakta bile mütereddit görüyorum <<evvel bahar huceste âsârda>> kalyonların, baştardaların sıyâneti altında coşan olacak bir servet ve refah membaı, yolu ve pazarı getirecek diye, işte son sene oldu ki, beyhude bekliyorum.  Geçmiş asırların beynimde, hissimde dondurduğu tevbih ve ta’zir kasırgalarıyla sarsılıyor ve yıldırımlarla işleyen bir devre karşı hâlâ çakmak çakan günleri görmemek için gözlerimi indiriyorum. 

     Biz ve denizlerimiz. . . . Onlarla aramızda ne kadar kalbi buran bir ayrılık, ne acı bir tanışmamazlık vardır!  Deniz denilince hatırımıza gelen karaları tahdid eder bir hatırlı uçurumdur.   Devletin hudutları sanki denize gelince kesilir.  Deniz denilince yalnız bir harb-ü-darb sahası hatırlarız.  Bu mahdud görüş, bu hatırlayıştır ki işte bu gün vatanın yarı kuvvetini fiiliyattan mahrum etti.  Denizlerin tarihini, denizlerin coğrafyası karalarınkinden de o kadar uzak görüldü ki bugün Plevne müdafaası karşısında Preveze muharebesi olduğunu bilmeyiz.  Adana ovasının pamuk yetiştirdiğinden haberdar oluruz.  Karadeniz’de sünger, mercan hatta tuz bulunduğundan malümatımız yoktur.  Keşiş dağının yüksekliği söylenirken Marmara’nın derinliğini bilene tesadüf olunmaz.  Yollar bir memleketin can damarları deriz, denizlerde yed kudretin çizdiği hatlardan müstefid olmak düşüncesi en az zihnimizi işgal eder.  Mekteplerde eşhaslar, bisikletler vardır, sandal yarışlarını ecnebi gazetelerde okuruz.  İki avuç denizin yetiştirdiği <meyve> hayretle takip edilir.  Trabzon’dan Basra’ya, midyeden envaze kadarki sahillerin meselâsıydı reisler gezdirecek nazım bir mevcudiyet yaratmaktan neye kaldığını araştırmayız.  Donanma lazımdır deriz de bizi donanmanın lüzumuna âmâle ve ikna edecek bahri bir kazanca iltifat etmeyiz.  [ Be deryâ der menâfi’ bî-şomârest ] in ikinci mısraı  [  Ve ger hâhî selâmet der kenârest ] dir.  * Denizde sayısız menfaâtler olsa da selâmet istiyorsan kıyıdadır.*

     Denizlerle karalar arasında tıpkı bizim kadınlar ve erkekler mücadelemiz [*] yaşamaktadır.  Fakat şu muharebe bu mücadeleyi kadınlar lehine sevk ettiği halde, karalarda henüz denizleri hoşnut edecek fikri veya fiili bir hareket görülmüyor.  Biz yarınki sulha böyle hazırlıksız bir yüzle olursak onun istikbale muzaf olacak vaatlerindeki sadakati <ömr-ü nuh> a bırakmalıyız.  İşte o zamandır ki şimdi bizi yutacak, bu kaçak gibi tehlikeli gördüğümüz denizler, bizi ta ne vakitten beri kendi kendimize yaşamak liyakatinden almış, ayırmıştır.  Anlarız. . .

     Bu ihmal halini bir dakika evvel üzerimizden silkip atmak için çareler bulmalıyız.  Zira bu günün bir tek noktası yarının imanı üstünde bir dünya resim edecek kadar büyüyecek, cesim bir günah halkası olarak boynumuzdan geçip bizi nedamete sürükleyecektir.  Bunun ispat ettiği fikir şudur ki biz henüz denizleri vatanın maddiyatı içinde artık insanlara münkad olmuş birer zengin kıta saymaktan çok gafil duruyoruz.  Onları, kararlarda yaptığımız gibi, ihraz edecekler için mubah birer <arz-ı mevât> olarak terk etmiş görünüyoruz.   

     Denizcilik, ne maarifte iptidai terbiye için dikkati calib olmuş bir ihtiyaçtır, ne de mekteplerden evvel ve sonra gelen devreler üzerinde hararet ve heyecanını duyurmuştur.  Şimdilik bütün azametiyle bu hizmetin, göz diktiği, istinad ettiği bir bina, mebnâ var;  Donanma cemiyeti!

     Donanma cemiyetinin kendine ayırdığı faaliyet hududunu iyice bilmiyorum.  Lakin denizciliğin, donanmacılık maksadından ayrılabileceğine hiç de ihtimal veremiyorum.  Bugün gördüğümüz, yarın göreceğimiz de şüphe etmek istemediğimiz kurtuluş yolundan gidecekler sağ adımı karada atarlarsa solu deniz üzerinde bulacaklardır.   Donanma cemiyetinin fiili, güzide bir rüknü olan müdürü Ziya Bey de cemiyete verdiği istikametle anlatıyor ki metin bir donanmanın esaslı bir denizcilikten doğacağına iman etmişlerdir.  Mecmualar, ihtifalar gayenin ruhuna denizciliği munis bir hulûl ile ilka edebilmek için kullanılan usulü terbiye vasıtaları oluyor.  Hulûlün yalnız denize, denizciliğe, gemiye dair kuru ihtisas bahisleriyle yapılamayacağı anlaşılıyor.  Bir gün bu gayretteki umumiyet arasından o ihtisasın doğmamasına sebep yoktur.  Beklerim ki donanma cemiyeti memlekette denizciliğin daha müessir ve seri bir intişarıyla bahtiyar olmak için fiiliyatını bu sevimli yoldan yürütsün.  Bir ticaret bahriye mektebi yaparsa onun kaidesi olmak üzere iyi bir deniz muhabbeti telkin eden yerde iptidaiye vücuda getirsin.  Bahri şirketlere saik, bahri kazançlara müşevvik olsun.  Denizciliğin münasip maarif mekteplerinde yer tutmasında ısrar etsin.  Denizin güzelliklerini toplayan bir nakış müzesi yapsın.  Deniz edebiyatını, deniz sanayiini ciddi bir himaye ile yükseltsin.  Ancak o zaman istediğimiz kuvvetli donanmayı kalplerimiz çarparak selamlar ve yolunda hem yaşar, hem yaşatırız.  İyi biliyoruz ki Anafartalar’da dev gibi iki üç devleti girdaplara yuvarlayan kuvvet, yalnız top tüfek kuvveti değil, düşmanın kayaları eriten ateşini zırhsız göğüslerde karşılayarak yakan manevi kuvvettir ki muzaffer oldu.  Aynı halk ordudan donanmaya naklinde bu mühim noktayı unutmayalım.  Eğer istiyorsak ki benim her gün pak anne kalbi gibi titrediğini fark ettiğim şu mavi zemin, mavi sine, bu belki ilk mahluklarının insanlığa: – hükm-i helal olsun, desin.

     [*] – Deniz kadın gibidir hiç inanmak olmaz ha! – Tevfik Fikret.

          Nişantaşı 5 ağustos 1333

          Hakkı Tarık

    Sina cephesi:  [kahraman hecin süvarilerimiz]

 

Tarih

Gazi Süleyman Paşa

     Gelibolu şibh ceziresinin asude, vasi bir köşesinde, Akdeniz’in emvâc bikararıyla yıkanan asar-dide sahilde ufak, zarif minaresiyle bir cemii şerif, beyaz mermerleriyle bir terbiye-i latif görülür.  Bu sukûngâh zi itibar, civarına da ilka-yı tesir eylemiş gibi “Bolayır” köyü de sâkit durur.  Etraf, mezrağı olduğundan sükkan kariyeye, mahrum sıhhat renkleriyle dâstân şevket mazinin mütehassir hasta halleri dense sezadır.  Kurb rahmetine, perestişkâr hakikisi, hibb vatanda kendisinin mukalledi büyük kemali de davet ederek devirden, şemâtet asarı istima eden Rumeli fatih celil-üs-şanı Gazi Süleyman Paşa orada medfundur.  Merhumun azim bülendine karşı hayran ve bikarar tatil cereyan etmiş gibi mevkib rahşân zaferine yol açan Akdeniz, hâb-gâh ebediyesinde kendisinin teranedar daimisidir.

     Bu mehbit-nur hakk, Çanakkale’ye akur-âne saldıran İngilizlerin hedef dane-i melaneti olmuş, o minare zarifede birkaç serseri top mermisi isabet eylemişti.  Vicdan kadar mahrem, fikir kadar muhterem olan, sefilinin niyazını ayyılına isal eyleyen bir mabed munife tecavüz edecek derecede mahrum insaf bulunan bu kavim desise-kâr – ne denilebilir ki – Gazi-i namdarın sedd ahenin maneviyeti karşısında lal-ü bi-mecal kalmış, ruhaniyet-i hazret, bu kütle-i cebabireyi Çanakkale’den mecbur ricat eylemiştir.     

     Geçen nüshamızın sahife-i pişine markad müşarünileyhi, vasıta-i Ziya ile inzar-ı tevkir ümmete arz ediyordu.  Bu tasvirin sebeb derci, yaşanan ef’âl cezile-i kahramana nesinden maada – bizce – ilk kaptan-ı derya sıfatını muhriz bulunması ve sabık mefairimizin her dem tez-kâr ve ihtarı matlub ve mültezim olmasıdır.  Gayret ümmetin derece-i bülendine bakılsın ki Akdeniz’i salla geçecek derecede yüksek bir cüret, iki yüz sene sonra yine Akdeniz’i tamamen münkad-ı ferman eyleyecek rütbede büyük bir himmet iraz edilmiştir. 

     Rumeli’ye mürur-i Osmaniye, baştan başa mefharet bahş vicdan, bir destandır.  Hüküma-yı zamaneden mâ’dud bulunan biraderinden idare-i hükümette de ders alan cenab Orhan, tevsii memalik meselesinde hükümet rezini gözeterek devletin ihtiyacat tabiiye ve hududiyesini nazar-ı dikkate almış ve bu meyanda Çanakkale boğazı vasıtasıyla İstanbul’u taht-ı muhasarada bulundurmak cihetini de düşünmüştür.  Peder hükümet eser makarr hükümette, ferzend Ercümend sahil hükümette [Sizik, Bizce Edincik harabeleri kenarında] bu kar azimi tefekkür, Bizans imparatoru Kantakuzen’in istidatkarane daveti ve muhasede-i devliyenin şiddeti arasında nef-ü sahih devleti tedbir etmekte idiler ki Bizans müverrihlerinin ve onlardan naklen maruf “Homer” in birkaç defalar tekrar ettirdikleri bu sefer meşhud zuhur etmiştir.

     Bizim tarihler Bizans ahvalini bile tefahhusda izhar-ı gaflet ettiklerinden kendilerince bir hikaye uydurmuşlar ve bahse Rumeli’nin letafet ab ve havasından başlamışlardır.   Faraza hoca Saadettin Efendi merhum [. . . .  Memleket Rumeli, mezid letafet ile mevsuf olup ab-ü havası ve fezayı tarab efzası ve bilad hoş-neması ve hûbân bi-hemtası makbul kalıp. . .  tac-üt-tevarih cild: 1 sahife: 51] tarzında bir alay şakşaka-zenlik eder.  Âşık paşazade bittabi ihtisar eylemiş, zaten müverrihin menahirede ondan ve bir dereceye kadar heşt bihişt sahibi İdris Bitlisi ’den nakil rivayet eylediklerinden bu feth-i mübin layıkı derecede tavzih edememiştir.  Ali merhumda güneh-ül haberinde (cüz: 5, sahife: 45) aynı rivayeti yazdığı sırada Gelibolu’lu olmak itibariyle <<mezid şevk derun ile>> tevsifatta bulunur. 

     Bu gazayı hafıza ara, Tevarih-i islamiyede 758 sene-i hicriyesi vakayı sırasında mezkûrdur.  [miladi: 1356] fakat geçenlerde tarih-i Osmani encamını azasından bu zat arifin ihtar mahakkları veçhe ile o el neşet Osmaniye hakkındaki malumat, rivayet mütenakız kisvesinden henüz insilah edemediği cihetle tarih vaka meselesi cay-ı tetkiktir.  Hatta onun içindir ki Bizans müverrihlerinin ve Hamerin Rumeli seferlerini tadid ettirmeleri bir mesele-i tarihiye şeklini muhafaza eder.  Biz mefahir milliyenin ezhan nas her suretle nakil ve tesbiti meselesini mecmuanın cedvel mesaiyesinde mühim bir mevki işgal ettiğini bildiğimizden ilk sefer-i bahri hakkında biraz malumat vermeği münasip gördük. 

     Rumeli’ye sebep mürur olarak hangi rivayet kabul edilirse edilsin rivayet-i tarihiye arasında şurası tahakkuk ediyor ki, İstanbul’un fethi fikri teessüs saltanatla başlar.  Ve bu fikrin isabeti, ulviyeti ise asırlardan beri takip ede gelen şehadat tarihiyeden sarf-ı nazar, bu gün de iddianın bu güzel İstanbul hakkında izhardan çekinmedikleri efkardan çok güzel anlaşılmaktadır. 

     758 senesi evvel baharında Aydıncık harabeleri üzerinden mazi ve hali nazar hükümetle temaşa eden paşanın müşavereleri üzerine yeddimin gaza eşkalinden yanlarında bulunan Ece Bey, Gazi Fazıl Bey, Hacı İl Bey, Ornus Bey, bir sal ile boğazın en dar mahalli olan Kemer sahilinden bizim tarihlerin ekserisinde Göreç ve Yavrucuk şeklinde muharrerdir.  Karşıya geçerek – vesaik-i nakliyeyi tedariki <ahval düşmanın safhası gibi> müşkül işleri deruhte etmişlerdir.  Avdetlerinde Çepni (ecnebi tarihlerinden Çepni, bizim tarihlerde çimenlik, çepni vesaire namlarda muharrirdir.)  kalesi sükkanından esiren getirdikleri bir Rum garik atıfet Süleyman’ı olarak tesir-i adaletle arz-ı hizmet etmiş ve bir taraftan sallar tedarikiyle karşıya geçilmiştir.  Çepni kalesinin fethinden, bir gecede üç bin dilaverinden naklinden sonra fütuhat Süleyman Kamerin ilerlemiştir ki tefsiri buraya ait değildir. 

     Düşman memleketine sal üzerinde seksen gazi ile saldırmak hususuyla henüz bilmedikleri <derya ahvalini> istihkar-ı hayat mukabilinde istisgar etmek gibi havarikin sahiplerine bizden bin tuhfe-i tekrim.

     Fatih yeganenin tarih irtihali 761 sene-i hicriyesidir.  O sene bir sene matem olmuş, Süleyman Paşa bir av arkasından atıyla koşarken ecel-i kazaya uğrayarak bütün milleti garik-ı matem etmiş, hatta pederi bile üç ay sonra rah-ı bekada mahdumuna iktifa eylemiştir. 

     Paşanın refakatinde yukarıda ismi geçen dört büyük ve Alî himmet zattan başka – tarihlerden anlaşıldığına göre ( Aksenker  ) kızıl oğlan ali, Kara Timurtaş Paşa, Kara Hasan oğlu, Babancık oğlu, Akça Kocaoğlu, gibi Türkün heykel havariki ad edilen Bilecik kerim-i güzat mevcut idi ki cümlesinin zikr-i namı bir milli borçtur.

Bağdad hattında:  [Amanos’da ufak bir katar.]

     Süleyman Paşanın Rumeli fethinden istintaç edilecek nukat tarihiyenin başlıcaları şunlar olmak lazım gelir: 

     1 – Bizans dört taraftan muhasarası,

     2 – Bizans’taki teştitden istifade suretiyle hudut tabiiye dâhilinde tevsi;

     3 – İstanbul’u payitaht ittihaz etmek, fakat burasına göz dikenlere karşı taraf muhacemenin seddi; 

     Bu gibi mülahazat siyasiyenin isabetini zaman ispat etmiştir.  Rumeli fatihleri ise tevzii adalette cihana büyük bir numune-i kemal göstermişlerdir ki, hissin tedbirin darb-ı şimşir kadar müessir olduğu – o zamanın vukuatı iyice tetkik edilirse – takdir edilir.  Bu vakayı fahr-i aver milli, bizim tarihlerin rivayat-ı teklif-i pesend-anesi arasında ümmetin hafıza-i intibah ve tevkirine bi-hakkın nakış edilmiş, o bab-ı kalem arasında bu cihete iltifat eden pek az görülmüştür.  Öyle itikad ediyoruz ki, <milli vicdan> bu gibi mevzuları her zaman arar.  Yahut menşe-i ilham orasıdır.  Ümmetin maneviyatını ikdar ve cümleye himmet eslafı ihtar eyleyecek olan bu türlü gayret kalemiye kul ile fiil arasında tevafuk tam iddiasını da teyid eder.  Lisan-ı kadim şiir, bu mevzu üzerine – hiç olmazsa – bir iki mısra söylemek lütfunda bulunmuş, bazılarınca menkıbe-i muvellid sahibi Süleyman Çelebiye isnad edilen ve alî tarihinde de muzahir-i iltifat Süleymani Şeyh Mahmud’un olmak üzere mezkûr bulunan:

               Keramet gösterip halka suya seccade salmışsın

               Yakasın Rumeli’nin pençe-i himmetle almışsın.

     Beyti gibi safvet iptidaiye iş’ara numune olabilecek bir tuhfe-i takdir bırakmıştır.  <mizan el adab> sahib Fazlı ve nasır bedia perver Süleyman Nazif Bey üstadımızın valide kamili Said Paşa bu eserinde Rumeli fatihinin erkan-ı maiyetinden Fazıl Beye nispet ederek ihlafa bir beyit yadigâr eylemiş ise de onun lisanı hatta on dördüncü asır lisan-ı şiirine yakın bir tarzda olması gösteriyor ki eyyam-ı ahire mahsulüdür.  Alinin [. . . . Lisan hal ile güya ki bu ebyatı okudular . . . ] dediği:

               Akdeniz’i geçmişiz biz bir iki sal ile

               Himmet merdanla gayıbdan irsal ile

               Oldu bizim salımız taht-ı Süleyman bize

              Gözlerimizi açmışız ahsen iman ile

     Kıtasını o zamanların yadigarı olmak üzere mezkur tevarihtir.  Edvar-ı musinn-i haraya gelince.  Büyük Kemalimiz, yaşanan perestişkâr hakikisidir.  Denilebilir ki, meşhur Gelibolu bedia-i muhallidesi bu vela-yı ebedinin mahsul ateşinidir.  Âsar-ı muhtelifede müteferrik duran mahsulat kalemiye ise, bu milli gazve-i cihan pesendin şehname-i zaferi olmaktan uzaktır.  Şurada takdirkârane tevkif edelim.  Çünkü milli vazifesini okutmayan bir zatın zıkır namını bir borç biliriz.  Cenab-ı hakk ondan razı olsun.  Geçenlerde haber müessif irtihali yalnız Sabah refikimizin iki satırına inhisar eden Müstecabizade İsmet merhum, bundan hayli zaman evvel bir Dâstân-ı Zafer yazarak vazife-i kalemiyesini ifaya çalışmış idi.  Mesnevi tarzında muharrer bu manzumenin ilk kısmını bir hatıra olmak üzere aşağıya yazıyoruz.  Yeni lisan, bu tarz ifadeyi veya bu şekil tebliği beğenmeyebilir.  Fakat biz ikincisini göremediğimiz gibi tahsisat bazı parçalarını manayı şiirden hakkıyla nasibedar bulduk.

  A. K.

 

Varşova muharebesi

2

Lehlilerin son büyük
Hürriyet mücadelesi
     ——————————-
– geçen nüshadan mabadı –

     Şehir dâhilinde bu vaka cereyan ederken General Ivan Paskevich <<Bzura>> dan ricata icbar ettiği Leh ordusunu şiddetle takip ediyordu.  Eylül bir de Lehler, Varşova’nın önünde ale-l-acele kazmış oldukları siperlere girdiler.  En son müdafaa burada icra edilecekti.  Rusların karargahı şehrin duvarlarından ancak üç mil uzakta idi. Payitaht her bir taraftan tehdit altında idi.  Hülasa vaziyet o derece de tehlikeli idi ki Lehlerin derhal şehir dâhiline çekilip muhasaraya hazırlanmadıklarına hayret edilir.  Bu mesele muktedir bir müverrih tarafından ber-vech-i âtî tetkik edilmiştir.  Mösyö Bzuzu – Zuvki namında olan bu müverrih diyor ki [ * ]:

     Ordu için kendisini sur dâhilinde ve evden eve müdafaa etmek şüphesiz pek kolay olurdu.  Çünkü o ana kadar daha müşkil bir çok iş görmüştü.  Eğer ordu Saragoza’ya imtişalen kendisini Varşova’nın harabesi altında gömecek olsaydı şüphesizdir ki seyit kahramananesiyle bütün cihanı çınlatacaktı.  Fakat Lehler, boş bir namın, kuru bir tefahürün hatırı için vatan perverliklerinin ocak taşı ve milliyetlerinin Kâbe’si olan bir şehrin tahribine razı olamazlardı.  O şehre ki müstakil boğuşmalarda beyne mühim bir rol oynamak mukadderdir.  Çünkü Lehler felaket-i hazıraları altında çöküp yıkılmaktan ve tekrar hürriyetine sahip bir millet olmak fikrini terk etmekten pek uzaktırlar. 

     Fakat muhacim ordu son darbeyi indirmeden evvel epeyce bekledi.  Çünkü cenuptan gelecek kuvayı imdadiyeyi bekliyordu.  Bir kaç gün sonra bu kuvvet vasıl olduğu zaman pontonlar çamura saplandı.  Maa haza Paskeviç bu tehire ehemmiyet vermiyordu. 

     Paskeviç, erkân-ı harplerinden birine <ben iki ordu bekledim.  Biri cenup ordusu, diğeri de açlık> dediği meşhurdur.  Paskeviç’in intizarı maa’t-teessüf boşuna değildi.  Hariçten muhasara edilmiş olan bedbaht şehri dâhilen de açlık kasıp kavuruyordu.  Müthiş bir sefalet heyulası o güzel sokakları dolaşıyor, açlık, kurşun ve gülleden ziyade kurban diliyordu.

     Nihayet Lehler, fazla mukavemetin faydasız olduğunu takdir ederek düşmanla müzakere açmaya teşebbüs ettiler.  Fakat avam buna muhalefet edince bir ihtilal zuhurunu men için o ana kadar yapılmış olan müzakerat-ı iptidaiye iptale mecbur oldular.  Paskeviç’in bilahare teklif etmiş olduğu şerait-i teslimiyede yine aynı sebep dolayısıyla redde uğradı.

     Bu mukaddemat bittikten sonra Varşova’ya hücum Eylülün altısında büyük bir şiddetle başladı.  O gün harp uzun menzilden icra edildi.  Fakat Rusların hücumu o kadar kuvvetli, ateşleri o kadar şiddetli idi ki, Lehler çok geçmeden ilk siper hatlarını terke mecbur oldular.  Hücum nihayet buldu ve her iki taraf da geceleyin istirahat ettiler.  Fakat sabahleyin gün doğarken hücum tekrarlandı ve müthiş bir boğazlama ameliyatıdır başladı.  Lehler – bilhassa Vistül’ün Ula tarafındaki tabiyeleri müdafaa eden tabur – kahramanane müdafaatta bulundular.  Bugün Rusların 386 topu harbe iştirak etmişti.  Bu topların püskürmekte olduğu ateş o kadar şiddetli ve o kadar devamlı idi ki bu ateşin önünde hiçbir şeyin dayanması ihtimali yoktur.  Lehliler mermi yağmuruyla muttasıl yere seriliyorlardı.  Hambaralardan yakalarını kurtarabilenler ise tüfek ateşine kurban oluyordu.  Birkaç saatlik bombardımandan sonra – ki Ula müdafaaları bir avuç neferden ibaret kalmıştı – Ruslar büyük bir kuvvetle yaklaştılar ve süngü hücumuna kalktılar.  Netice nihayet derecede mühlik olmuştu.  İleri hatlar müdafasının kumandanı olan General Józef Longin Sowiński vücudunun her tarafı delik deşik olduğu halde nihayet yere serilmişti.  Ruslar tabiyeyi zabta muvaffak oldukları zaman ise üç bin kahraman müdafiden ancak on bir kişi sağ kalmıştı. 

     Hariçte bu sahife-i dehşet feza devam ederken dâhilde de müthiş bir heyecan hüküm sürmekte idi.  Ahalinin kısm-ı azami netice-i talihlerini olanca karalığı, olanca fecaatiyle görmeye başlamıştı.  Yegâne çare-i halas zan ettikleri müdahale-i ecnebiyeden kati ümit etmişlerdi.  Hatta bu müdahale vaki olsa bile artık tamamıyla geç kalmıştı.  Muhasaraların cehennemi top ateşi mütemadiyen devam ediyor ve ara sıra şehrin içine düşen serseri hambaralar etrafa ölüm ve harabe saçıyordu.

     Bunların yegâne cevabı, müdafinin elinde bulunan yer, iki topun pek nadir olarak işitilen enin zayıfı idi.  Ve Varşova’da harbe kabiliyetli erkek pek çoktu.  Hatta memlekette erkeğin vezaifini ifaya hâhişker bir hayli kadın da mevcut idi.  Fakat top, tüfek yoktu.  Birçok silahsız erkeklerin, vurulup yere düşen arkadaşlarının ellerinden tüfeği kapıp sahne-i mücadeleye atılmaları her dem görülen menazır-ı kahramananeden idi.  Hülasa Lehler, ellerinde bulunan ve maa’t-teessüf pek az miktarda olan vesaitten azami istifadeye gayret ediyorlardı.

     Bütün bu sahne-i feci içinde bir havadis büyük bir sevince mucip olmuştu.  Mareşal Paskeviç vurulmuştu.  Mareşalın artık iş göremeyecek bir hale geldiği kuvvetle söyleniliyordu.  İşte bu haberin şuyu, yedi Eylülün yegâne sevinçli vakasını teşkil ediyordu. 

     Ayın sekizi sakin ve güzel bir sabahla başladı.  Fakat bu güzel sabahın Polonya tarihi için pek acı bir gün doğurması mukadder idi.  Ruslar geceleyin şehrin ta kapılarına kadar dayanmışlardı.  Ahali ile aralarında en dâhili siperlerle şehrin sallanmakta olan duvarı bulunuyordu.  Fecirle beraber toplar gürlemeye başladı.  Hücum evvelki günden daha müthiş idi.  İhtimal ki akıbet fecileri yaklaşmak üzere olan şehir halkına öyle geliyordu.  Siperlerde bulunan asker pırasa gibi doğranıyordu.  Fakat onların kahramanlığı na-mağlup idi.  Her düşenin yerini bir diğeri alıyor ve arkadaşlarının cesetlerini siper makamında kullanıyorlar idi.  Fakat bunların, bu emsalsiz kahramanlıkların, hepsi neticesiz idi.  Rus sürüleri muttasıl ilerliyor.  Lehler de ağır ağır fakat mütemadiyen geriliyorlardı.  Nihayet kendileri ile kurtarmak azminde bulundukları ahali arasında ancak Varşova’nın zayıf duvarları kalmıştı.  Düşman gayri kabil-i mukavemet bir cinnet, bir tehevvür ile harp ediyordu.  Önlerine rast gelen her şeyi süngü ucunda, kademe kademe silip süpürüyor.  Bir taraftan da topları şehir dâhiline hambara yağdırıyor ve müthiş yangınlar ika ediyordu.  Gün bitmeden şehrin duvarlarına yetişilmiş ve en iç hat müdafaa zapt edilmişti.  Şehrin etrafındaki bir millik saha, biraz evvel vatan ve hürriyet aşkıyla aslanlar gibi çarpışan kahraman insanların parça parça edilmiş cesetleri ile dolmuş idi.  Artık şimalin kan içici canavarı Varşova’yı pençesine geçirmişti. 

     Güneş, meydan-ı harpte al kanlar içinde yatan kahramanlara solgun ziya bi’siyale bizer buse-i veda ve matem konduruyorken şehir arz-ı teslimiyet etmişti. 

     Varşova’yı eline geçirince Paskeviç, mülayemetle konuşmaya başladı.  Ertesi sabaha kadar şehre girmeyeceğini ilan ve Leh ordusu bakayasının <polvesk> e çekilmesini talep etti.  Mareşal evli olarak 63 zabit 3000 nefer ve yaralı olarak da 445 zabit ve 7500 nefer zayi ettiğini itiraf etmişti.  Buna mukabil Lehlilerin zayiatı 9000 nefere baliğ oluyordu.

     Lehler gerçi mağlup olmuşlar, adetleri azalmış, her türlü muavenetten ümitlerini kesmiş ve geçen birkaç günün vakayasıyla da fevkalade yorulmuş, bunalmışlar idi.  Fakat kahramanlıklarını hala muhafaza ediyorlardı.  30000 kişilik Leh ordusundan baki kalan efrad, şehrin vasatındaki büyük meydana toplanıp tabur oldular ve kapıya doğru yürüdüler.  Fakat bunlar <Polvesk> e gitmiyorlardı. 

     Bu küçük ordu Medlin kalesine gidiyor ve son bir mukavemet için istihzaratta bulunuyor idi.  Hala Rusları mağlup etmek için talihlerine güveniyorlardı.

     Paskeviç – ki yarası farz edildiğinden pek hafif bu hareketi haber aldı ve derhal bunlara karşı bir fırka gönderdi.  Lehler çarçabuk ihata edildi.  Ricat edecek hiçbir yol kalmamıştı.  Bu veçhile topsuz, erzaksız, sipersiz tuzağa tutulmuş olan kahramanlar silahlarını bırakarak ve Prusya hududuna geçerek bi-taraf bir memlekete ilticaya mecbur oldular. 

     Varşova’nın zaptını takip eden vakayı tefsile bu makalenin tahammülü yoktur.  Lehistan istiklali için yapılan bu son büyük mücadelenin tarih-i askeriyesi Varşova’nın zaptıyla nihayet bulur.  Bunu takip eden hâlât-ı facia herkesin hatır nişanıdır.   Avrupa merkeziyi kasıp kavuran koleranın Lehistan’da da mucip olduğu tahribat-ı müthişe.  Huduttan dışarı atılarak ve hatta Rusların eline teslim edilen binlerce bi-çare Lehlinin talih fecii, Çarın sözüne itimat ederek hükümete teslim olanların da aynı derecede feci olan akıbetleri, Varşova ahalisinin kısm-ı küllisini cebren hicret ettirmek için Ruslar tarafından irtikâp olunan vahşetler, çocukları ebeveyninden, zevçleri zevcelerinden ayırarak Asya’yı Rusya’nın en uzak köşelerine kadar göndermek;  bunların hepsi tarih-i umumi ve siyasiye ait vakalardır.  Varşova’yı zapt eden Rusların teşebbüsat-ı medeniyelerinden yalnız birini zikir edeceğiz ki bu da galiplerin şehirlerden bir milyona karib kitap aşırmalarıdır.  Yalnız <Zevloski> kütüphanesinden 400,000 cilt kitap alınmıştır. 

          Ali Şükrü

     [ * ] – Polonya muharebesi.  La Guerre de la Pologne.  

Çanakkale safahat-ı Harbiye’sinden:

Yakın mazide 

     Uzaktan doğru bir duman sütunu görünüyor.  Tahtelbahir, liman methalini tarassut etmek üzere sabahtan beri pusuda bekliyordu.  Fırtınalı bir havada, mümkün olduğu kadar tedbir ve tertibat ihtiyatiye ittihaz edilerek dar geçitte dolaşılmış, hiç kimse uyku uyumamış idi.  Kale tehditkâr bir vaz heybetiyle ufukta sabah sisleri arasından doğru yükselmeğe;  halen sönmeğe yüz tutan fener kulelerinin hudut hariciyesi görünmeğe başladığı zaman tahtelbahir mürettebatı elan intizar halinde idi.  Bir manevra esnasında olduğu gibi sâkit ve acûl, her şey, muharebe mevkiinde bulunuyor:  bot, kara görülünce muhib ve yeşil bir balık gibi batı ve emin umuk bahre dalıyordu.  Yalnız periskopu köpüklü dalgalardan çıkıp yükseliyor.  Müdekkik nazarıyla ufku, mütecessisâne tarassut ediyordu. 

      1 – [ihtilalci mebus, sabık Petersburg kumandanı]  

      2 – Chabriza:  [moskof sosyal demokrat reisi]

          3 – Aleksandr Fedoroviç Kerenskiy:  [sosyalist iken İngiliz parasıyla fütuhatçı kesilen ve haber istifası garibe teşkil eden moskof hükümet muvakkatesi reisi]

     Uzaklara doğru bir duman sütunu görünüyor, bir baca, bir direk, bir gemi teknesi, dalgalar içinden çıkıp yükseliyor.

    Emniyetli limana avdet etmek isteyen bir kruvazör:  bizden kaçıp kurtulmasına imkân yok.  Tahtelbahirim süvarisi, sâkit ve ebkem mevkiinde ayakta durur.  Çehresi gayri müteharrik, bütün bot efradına istila eden helecân ve heyecan, bunun sükût ve itidali muvacehesinde kırılıp çekiliyordu.   

       Nihayet iş zamanı hulul etmişti.  Lakin o. . .

       Kumanda köprüsünden hiçbir emir, hiç işaret gelmedi.  Nefret meyanında, yavaşça:

     Akıbet biri, endaht sahamıza girdi!

     Acaba niçin hücum işaretini vermekte bu kadar tehir ediyor?  Tam zamanı.

     Acaba niçin yol kesmiyor?

     Çocuklar müsterih olun.  Asabiyet göstermeyin.  Süvari, ne yaptığını bilir.  Tarzında bir muhavere cereyan ediyordu.

     Nihayet, kumanda köprüsünden doğru çıngırak işaretleri akis etti.  Mürettebat, cesur kumandanlarının fikir ve niyetini idraka başladı.  Kendisini hücumdan masun zan ettiği limanlarında düşmana karşı taarruza kıyam ediyordu.  Ya mayınlar.  Bunlardan ne suretle içtinap edilecekti?  Pek basit!  Taarruzdan masun kalan kruvazör;  kılavuzluk edecek, yol gösterecekti.  Asıl emniyetli geçidi ona malum olacağından bunun dümen suyunu takip etmek ve tahtelbahir, bunun peşinden düşmanın tahsingâhına girerek etrafa dehşet saçmak lazım geliyordu.

     Son bir emir, bot dâhilinde aks-endaz oldu.   Artık demirli bulunan muhib zırhlı kruvazörlerin hutut hariciyeleri görünmeye başlıyordu.  Bunlar, mayın tarlası gerisinde kendilerini kendi limanlarında emniyette zan ediyorlardı.  Bununla beraber bu anda en müthiş bir tehlikenin taht-ı tehdidinde bulunuyorlar.

     Tahtelbahirde derin bir samt ve sükûnet hükm-ferma oluyordu.  Motorların çalıştığı adeta his edilmiyordu.  Yalnız alette, kendi dairesinde kır meral saçlı aşçı iş ve gücüyle meşgul bulunuyordu.  Na-gehan meşguliyetini terk ederek enzar-ı müteaccibanesiyle ileride bir köşeye sıkışıp çömelen bir deniz kurduna ne olup bittiğini soruyordu.  Hafif, adeta gayri mahsus bir sademe, bilahare sakit ve madeni bir tanin.

     Tahtelbahir, bir an için sıçradı.  Müteakiben tam yolla ileri doğru nüfuz etmek teşebbüsünde bulundu.  İmkânsız!  Sihir engiz bir kuvvet, botu olduğu yerde tutuyordu.  Ağ! Gayri mer’î ağ! – dar ve emniyetli geçitten mürura ramak kalmıştı. – pek yakın bir mesafeden görünerek nazar hırsı celb eden ganaim, artık elden gitmişti.  Artık halas nüfus için mücadele zamanı hulul eylemişti.

     Lakin bu na-mer’î ahtapottan nasıl kurtulunacaktı?  Gündüzün, bu hususta hiçbir teşebbüse kıyam edilemezdi.  Denizin cüzi bir hareketi tahtelbahrin vücudunu keşfe medar olabilirdi.  Bereket versin bu mevsimlerde çarçabuk hulul eden geceyi beklemek zarureti baş gösteriyordu.  Bu hale nazaran:  İsteyen yiyip içebilir veya uyuyabilirdi.   On saati mütecaviz bir müddetten beri âlem-i hariciye karşı sıkı sıkıya kapalı kalmış;  Havası, berbat ve ağır bir hale gelmiş bulunan dar bir yerde efrad dahi kimisi, eskisi gibi ve kuru sakit:  Kimisi meyus ve fakat daima sevdikleri, malumat meslekiyesini takdir ettikleri süvariye bir itaat name ile mütehassıs oldukları halde işlerini güçlerini terk ediyorlardı.   Onun bir işareti üzerine;  Aşçı, sandıkları, kutuları açmış, tevzi ettiği meşrubatla efradın asabı, hulul eden gece esnasında kendilerini bekleyen pek ağır işi iktiham için metanet-i lazımeyi iktisab eylemişti. 

     Saat altı!  Yukarıda sahilde etraf kararmış olmamalı.  Artık işe başlamalı ve halas çarelerine tevessül etmeliydi.  Gemide mevcut bulunan efrad, başlayan uyku arzusuna karşı mücadeleden bir az ağır olarak tekrar mevkilerini aldı. 

     Birden bire motorlar, süvarinin emri ile ve tam süratleriyle tornistana çalışmağa başlıyordu.  Ağdan kurtulmak mümkün olacak mı?  Bir an için böyle bir ümide bağlanıldı.  Müteakiben zahir olan inkisar-ı emel.  Artık bütün gayretler, bi-sûd ve faide idi.  Saatler uçup gidiyor.  Bir alay hasırlar, o dam aheninden kurtulmağa çalışıyorlardı.  Heyhat!  Son bir gayret, son bir teşebbüs daha gösterdi.  Bot, bütün kuvvetiyle ileri doğru sarsıldı.  Fakat talih nâ-sâzının şebike-i bi-amanına daha ziyade takılıp dolaşmaktan başka bir netice elde edemedi.  Süvari, benzi ölü rengi bağlamış olduğu halde yerinde duramıyor.  Sözleriyle ayrı ayrı her keste yeniden yeniye ümit uyandırmağa çabalıyordu.  Mamafih iki saat sonra hiçbir kimsenin bu müthiş uykudan uyanamayacağını biliyordu.  Mürettebat, süvarinin etrafında sendeliyordu.  Kısa bir fasıla-i zamandan sonra o aşağıda, ka’ar-ı bahrda yalnız başına kalıyordu.  Bu sırada da yeis ve füturu, yeni bir ümid ve hayata kalıb edecek bir karar ittihaz etti.  Artık mademki ölüm tehlikesi zahir oluyor.  Yukarı, havaya çıkmak;  kubbeyi sema altında bulunmak daha muvafık olurdu.  Bütün eller, birden manivelalara yapışmış;  Bot, süratle yükselmeğe başlamış.  Artık kamerin donuk ziyası, hırsane temiz hava yutan mürettebatın çehrelerinde parlıyordu. 

     Sahilin gemiye yakın olan noktasında bir nöbetçi, tahtelbahrin suyun yüzüne çıktığını gördü.  İmdat işaretleri ordugâhta akis endaz oluyordu.  Artık flama işaretleri kalkıp dalgalanıyor.  Toplar, seslerini esmâ’ ediyordu.  Mukavemete imkân yoktu.  Boğazın suları, dalgalarla tahtelbahrin açık kaportalarına vuruyor.  Bunu denizin dalgaları arasına gömüyordu.

     ahmed

 

     fenni musahabelerden:

Bizde fotoğrafya

     Her yerde bedâyi fen arasında pek yüksek bir mevkie sahip olan fotoğrafya sanatı bizde el-yevm hiçbir mevki işgal edemeyecek kadar düşkün bir haldedir.  Onu ne düşünen, ne düşündüren hatta ne de o kerhden mevcuttur.  Hududumuzdan yalnız fotoğraf makinaları ve levazımı girmiş, fen, ne dense büsbütün yabancı kalmıştır.  Diye bilirim ki bu bir ihmaldir.  Sui tesadüfe atıf edilemez.  Fotoğrafya sanatına arz-ı ihtiyaç etmeyen hangi fen var?  Hangi şube-i ilim ondan istiğna hâsıl etmiştir.    Bakteriyoloji ve ilim heyeti gibi çıplak gözle görülemeyen cihanlarla meşgul ulûm bile bundan istifade etmiyor mu?  Sinema nedir?  Hayal müteharrik değil mi, mütevali fotoğrafya levhalarının aks-i müteakibinden ibaret değil mi?  Tıbâat, bütün bedâyiini, bütün mehâsinini fotoğrafya sanatına medyun değil mi?  Daha neler.  Fazla saymayacağım, bütün ulûmun şu muhtaç olduğu ilim halâ bizde belirmemiş, görünmemiştir.  Filvaki fotoğrafyamız aklısı heveskâran ve bir iki sanatkâr bu fenne iddia vukuf edebilirlerse de o şahsi varlıklar bizim hayat cemiyetimizde ne kadar kıymeti haiz olabilir?

     Memalik garbiyedeki fotoğraf enstitülerine, müzelerine, rehberlerine, salnamelerine, kongrelerine, sergilerine, cemiyetlerine tekabül edecek ne gibi tesisatımız var?  Oralarda fotoğrafya bir amil-i sanat olmaktan başka bir ihtiyaç-ı hayatî gibi de telakki edildiğinden, alaka daranı teshil için, o memlekette (chambre noire – karanlık oda) sı olan otellerin isimlerini ayrıca salnamelere derç ederler.  Ve fotoğrafya ile meşgul olan seyyahlar o otellere inerler.  Ben bu bahsi mutlaka bugün o kemali bulalım kastıyla yazmıyorum.  Fakat senelerden beridir bu hal bana ukde-i hatır olduğu halde halâ bir eser-i bidarı gösteremeyen fotoğrafya heves kâranına bir hitab-ı ikaz olarak açıyorum.  Geçende ceraid-i yevmiyemizden birisi harbe ait vesaik-i tahririye ve tasviriyeden bahisle bunlar şimdiden cem’ ve hıfzını – diğer memleketlerde ki emsali vukuata atfen – elzem göstermişti. 

     Bu lüzum pek aşikârdır.  Fakat vesaik-i tasviriye meyanında kaç tane fotoğrafi elde edilebilir ki;  bu teşebbüsün azamet ve vasatıyla bir nispet mebsuta hâsıl etsin.     

Müdafaa-yı milliye gibi bazı cemiyat-ı resmiye tarafından cephelere izam edilen birkaç fotoğraf muhabirinin yaptığı ceman bir iki yüz fotoğrafı ile harb-i umuminin Türkiye’ye ait intibaat-ı tasviriyesini tekmil etmek kabil midir?  Maalesef hayır.  Bu noksan bariz, her halde ve her halde fotoğraf amatörlerine aittir.  Çünkü onlar bu memlekette ne bir cemiyet ne bir mektep, bir dar-ül-sanayi tesisine sa’y etmediler.  Bu vebalin daha ziyade şümul ve kadim peyda etmesi memleket için zararlı bir hadise olacağını tahmin ediyorum.  Henüz yeni olmakla beraber bu fennin biraz meraklı heveskârlarından olmak niyeti bazılarınca belki hadd-i na-şinası telakki edilmek ihtimali olan – şu ikaz bedia – perveriyi icra için bana cesaret verdi. 

     Ne beynelmilel fotoğraf mu’temerlerine, öyle mümessil göndermek ne de böyle cemiyetlerde azası olmak bir millet için, hem de iddiayı irtika eden bir millet için kabil-i te’vil bir noksan değildir.  Çünkü terakki yalnız sözle değil böyle kabilimsi ve zahirat eserlerle belli olur.  Her sene galata Sarayburnu’nda açılan resim sergisine bir de fotoğrafi kısmı ilavesini – ressamların bütün taassub sanatlarına rağmen – ne kadar beyhude olmuş idim.  Olmadı.  Fakat düşündüm, bunun olmaması pek tabii idi.  Çünkü her sanatın şeref ve kaderi müntesiblerinin sa’yileriyle mebsüten mütenasiptir.  Ressamlar çalışmışlar, cemiyet teşkil etmişler, asmışlar.  Onların fotoğrafya sanatını himayeye ne mecburiyetleri var?

     Bazı mülahazat var ki, her zaman fikrimi kurcalar.  Bir dâr-ül-bedayi, bir dâr-ül-elhân ihtiyaç ruhu nokta-i nazarından ne kadar elzem ise bir fotoğraf müessesesi, dâr-ül-sanayisi ondan da lüzumludur.  Acaba neden bu son müessese bizde yok.  Bunu da yine bize yani fotoğraf heveskârlarına bir ilave-i vebal olarak görüyorum.  Çünkü dâr-ül-bedayiler, dâr-ül-elhânlar olan bir takım hususi teşebbüslerle canlanmış ondan sonra hükümetin sahâbet-i resmiyesine nail olmuştur.  Emsali gösteriyor ki bizde de böyle bir tesise teşebbüs edilse hayatının idamesi hukuku resmi himayelere de mazhar olabilecektir. 

     İş yalnız teşebbüs etmektedir.  Her başlangıçta görülecek güçlük bunda da belire bilir.  Fakat azmin önünden ne kaçar? 

     Bütün alakadarlarca az çok malum olan şu mesrûdât birde bir fotoğraf müessesesi bünyâdına sebep olmasa bile hiç olmazsa satıcıların bize yani alıcılara karşı yaptıkları tevhid-i fiyat sendikası olsun ona mukabile için tedafii mahiyette bir cemiyet teşkil etmemize vesile olabilir.  Bahsi ben açtım.  Teşebbüsünü ve bunun tayin şeklini benden eski ve binaenaleyh daha salahiyettar olanlara bırakırım.  

     M.Burhaneddin.

Mecmua

     Müessif misalleriyle sabit olduğu üzere bizde halk henüz ciddiyetten mütevahhiş olduğu cihetle ne derece kıymettar olursa olsun bir bahs-i fen lüzumu kadar kari’i bulamıyor.  Daha doğrusu alakadar bulamıyor.  Vaki bir mesele fenniyenin hakkıyla idraki için mütehassıs olmağa lüzum var ise de idrak ile alakadarlık arasında fark vardır.  Onun için biz de kari’i gelmesinin yani başına <alakadar> sıfatını da ilave eyledik.  Ser terakkiyi bizden çok seneler evvel keşif etmiş, müntehâsına bile varmış memleketlerde ise mesele, bunun külliyen aksidir.  Kari sıfatını almış her fert mesail umumiye-i cihana cüzi, bir ta’lik gösterir.  Bir bu noksanı yakınen bildiğimiz için fenni musahabelerimize böyle bir şekil vermeği münasip gördük.  Hatta <tehlike> hikâyesini de bunun için mecmuaya tefrika ettik.  Badema fenni bahisler bu şekil ve üslupta muntazaman derç edilecektir.    

BAHRİYEMİZ NASIL ÇALIŞIYOR?

Güverte ve çarkçı mekteb-i bahriyesini ziyaret

———————

     Güverte ve çarkçı mekteplerinin teftiş senevisi ve su isalesi münasebetiyle vükela hazırasının huzuruyla geçenlerde Heybeli adada bazı merasim icra edildiğini hülasaten yazmıştık.  Merasim mefkûrede med’uvven hazır bulunan muavinin tahririyemizden Abidin Daver Beyin bu münasebetle mekatib-i bahriyemiz ve resm-i teftiş hakkında yazdığı makaleyi derç eyliyoruz.

     Heybeli adaya cidden ziynet bahş olan mekatib-i bahriyemizin teftiş senevisi ve adaya su isalesi münasebetiyle icra edilecek merasimde hazır bulunmamı iş’ar eden davetnameyi aldığım zaman hakiki bir memnuniyet his etmiştim.  Bu suretle, resmi ve gayri resmi günlerde birkaç defa ziyaret ettiğim bahriye mekteplerimizi bir defa daha görmek, bu müessesatı her gün daha mükemmel bir hale getiren teceddüdât ve terakkiyatı yakından tetkik etmek, eski ve yeni ziyaretlerim arasındaki tekâmülün derecesini anlamak kabil olacaktı. 

     Güverte mekteb-i bahriyesinin rıhtımına çıktığımız zaman karşımızda güverte, çarkçı mekatebi efendileri ile güverte ve makineci çıraklarını, muhafaza bölüğü efradını saff-beste-i selam ve ihtiram bir vaziyette bulduk.  Kar gibi beyaz ve ter temiz elbiseleri, dürüst ve itinalı vaziyetleri, sert nokta vakarlı ve tatlı bakışlarıyla nazar-ı dikkati celb eden genç bahriyelilerimizin,  Sadrazam Paşa hazretlerinin <merhaba efendiler> hitabına <merhaba sadrazam Paşa hazretleri> diye hep bir ağızdan cevap verişlerinden müteheyyiç olmamak kabil değildir. 

     Biraz sonra icra edilen resm-i geçit, bahriye talebemizin, talim hususundaki mükemmeliyetlerini irae ve ispata iyi bir mi’yar oldu.  On üç yaşındaki çocuklar yirmi yaşındaki delikanlılarla aynı safta, aynı meşy muntazam, aynı metin ve sert adımlar, aynı yürüyüş vezin ve kararıyla, Alman hassa kıtaatının resm-i geçitlerinden hiç farksız bir surette, önümüzden geçtiler.  Hem yapanlara hem de seyir edenlere kuvvet ve itimat hissi veren bu resm-i geçit ile merasim-i askeriye hissen hitam bulmuştu.

     Nöbet yatakhanelerin teftişine geldi.  Mevcut mektebimizin hiç birinde görülmeyen müstesna bir letafet ve intizam arz eden, her efendi için ayrı bir dolabı, bir tuvalet takımını, bir aynayı, bir sürahi ve bardağı ihtiva eyleyen bu havadar, geniş, sıhhi yatakhaneleri gezerken gözümün önüne dokuz sene evvel, 1325 yazında zat-ı hazret Padişahının mektebi teşrif şahaneleri esnasında gördüğüm eski koğuşları hatırladım.  Aradaki fark her cihetçe pek büyük idi.  Yanımdaki ümerayı bahriye ise, daha uzak bir maziyi, yirmi sene evvelki hatıralarını yâd ederek o zamanki ile bu günkü mekteb-i bahriye beyninde gece ile gündüz arasındaki kadar azim bir fark olduğunu söylüyorlar.  Bu günkü genç meslektaşlarına gıpta ediyorlardı.  Yemekhaneye girdiğimiz zaman bahriye talebemize doğrusu hep gıpta ettik.  Efendiler, en temiz lokantalara mütefevvik bir nezafette bulunan sekizer, onar kişilik masalarda, hademenin tevzi ettikleri yemeklerden kendi istedikleri kadar alıp yiyorlar.  Bir taraftan da piyano, güzel havalar çalarak efendilerin neşe ve iştihasını tezyid ediyordu.  Yemekhanenin ortasında bir masada oturan nöbetçi zabiti, efendilerin – şayet vaki olursa – seferîdeki kusurlarını, defter mahsusuna kayıt ediyordu. 

     Yemekhanenin yanı başındaki çamaşırhanede pek temiz ve beyaz idi.  Zaten bahriye mekteplerimizde en ziyade göze çarpan nokta gönüllere ferah verici bir temizlik ve beyazlık idi.  Her yer temiz, hemen her şey beyaz. 

     Efendilerin askeri talim ve medeni terbiyelerine ait olan bu teftişandan sonra müktesebat-ı ilmiye ve fenniyeleri nazar-ı tetkikten geçirilmek üzere dershaneler dolaşıldı.  Mütefennin bahriye zabiti olmak için öğrenilmesi lazım gelen ulûm ve fünûn, her türlü alât ve edevat tedrisiye ile mücehhez dershanelerde efendilere gösteriliyordu.  Namzet sınıfındaki 13 ilâ 14 yaşındaki küçük efendilerin gözümüzün önünde kaleme aldıkları sade fakat ruhlu vazifeler, eski mekteplerde senelerce dirsek çürüten pek çok kimselerin gıpta edeceği bir selasetde idi. 

Tahtelbahir hayatı:  [Bahr-i Muhit Şimalide akşam selamı.]

   Talebe efendiler tevfik ve terbiye-i bedeniye talimlerinde, boks mücadelelerinde dahi pekiyi muvaffak oldular.  İşaret bayrak ve fenerlerle yapılan bir iki tecrübeyi bütün talebenin hep bir ağızdan söylediği milli şarkılar takip etti.  Bütün müşahedatımızdan mektepte bu gençleri her cihetçe mükemmel bir halde yetiştirecek bir usul talim ve terbiye ittihaz edildiği görülüyordu.  Her türlü ilel ve imrazdan, bedeni kusurlardan ari ve yüksek ailelere mensup olmak şartıyla yüzlerce talep arasından intihab edilen talebenin talim ve tedrisine, ahlakına, sıhhatine, terbiye-i diniye, medeniye ve milliyesine büyük bir itina ve ihtimam gösterildiği, elde edilen netayiçten tamamen zâhir oluyordu.  Güverte mektebinden sonra çarkçı mektebini de ziyaret ettik.  Heybeli adanın yüksek bir yerinde kâin bulunan bu mektep dahi, mevkice olduğu gibi hususat-ı saire cihetiyle de, yüksek bir seviyede idi.  Asrımızın bir makine asrı olduğu nazar-ı dikkate alınır ve memleketimizde makinacılık öğrenecek hiçbir müessese bulunmadığı düşünülürse geçen sene küşat edilen çarkçı mekteb-i bahriye-i şahanesinin, bu kadar haiz-i mükemmeliyet bir surette tesisinden memleketimizin ve bilhassa bahriyemizin ne kadar büyük istifadeler temin edeceği tezahür eder. 

Tahtelbahir muvaffakiyeti: [tehlike tefrikasına müracaat]
Almanya ticaret bahriyesi:  [cesim kolomas vapuru] baş makaleye müracaat

     Adaya nakil edileli henüz pek az zaman geçmiş olmakla beraber, çarkçı mektebinde de, müdür gayûr Ferit Beyin faaliyet meşküresi neticesinde güverte mektebi derecesinde intizam ve nezafet vardı.  Burada da talebe kemal-i muvaffakıyetle muhtelif idman müsabakaları yaptılar.  Burada da sınıflar, yatakhaneler, yemekhaneler, talebenin tahtadan makine modelleri yaptıkları imalathaneler gezildi.  Müstakbel çarkçılarımızın, makine mühendislerimizin model imalindeki muvaffakıyetleri pek ziyade takdir edildi. 

     Bahriye mektepleri talebesine gösterilen ihtimamın derecesini şundan anlamalı ki uzun bir devre-i ta’tiliyenin terbiye ve inzibat nokta-i nazarından husule getireceği tesirat nazarı dikkate alınarak, efendilerin mektepte alıkonulması usulü kabul edilmiştir.  Tatil zamanında talebe idmanlar, oyunlar, küçük seyahatler, kotra seyranları ile gayet hoş vakit geçirmektedirler. 

     Her iki mektepte de talebe mütemadi bir teftiş ve tetkike tabidir.  <<Mesleğe elverişli olmayanlar, imtihanlarda ispat-ı ehliyet edemeyenler, ahlak ve sıhhat itibariyle liyakat ve kabiliyet gösteremeyenler, bahriye mesleğine ciddi bir muhabbet beslemeyenler, kâfi derecede terakki etmeyenler>> hangi sınıfta olursa olsun mektepten ihraç edilirler.  Bu suretle tahsili mükemmel, ahlakı yüksek, vücudu sağlam, mesleğine âşık olmayanların bahriye zabiti olması imkânı yoktur. 

     Bir muharebe-i bahriyenin en müthiş anında tahtelbahirin adesesi önünde, top ve torpido kovanı başında, makinalar arasında cesaret ve metanet, sekînet ve maharetle vatan yolunda ifayı vazife ve fedayı can edebilmek için bahriye zabitinin yüksek bir tahsil görmüş, iyi bir terbiye almış olması iktiza eder.  Ancak böyle bahriye zabitlerinin idaresinde bulunan donanmadır ki muvaffakıyetle, şan ve şerefle, Nusret ve galebe ümidiyle çarpışabilir.  İşte el-yevm mekteb-i bahriye, dünyanın en yüksek bahriyelilerine mümasil kıymetli zabitler,  mütekâmil ve faziletli, mütefennin ve malumatlı insanlar yetiştirecek bir seviye ye yükselmiştir.  Bahriyemizde husule gelen bu esaslı inkılap ve terakkiyi iftiharla kayıt eylerken bilumum mekteplerimizin de aynı derece-yi mükemmeliyete nailiyetini temenni ederiz.

          Abidin Daver.

Talebe-i bahriye:  [Fatrland gemisinde yelken talimi]
Almanya’da bahriye hayatı:  [kürek talimi]

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.