DONANMA MECMUASI 84 / 133 – 23 Ağustos 1917

DONANMA MECMUASI 84 / 133 – 23 Ağustos 1917

Pencişembe:  23 Ağustos 1333 –  5 Zi-l-ka’de 1335
İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için seneliği kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.

Topkapı Sarayı medhali:  [Türk medeniyetinin kıymettar abidelerinden]

Donanma istiklal ve vatanın muhafızıdır.

 Nüshası: 40 para

Merkez tevzii Babıali caddesinde Ay Yıldız

Kitaphanesidir.

Matbaa Ahmed İhsan ve Şürekâsı

Merci: mecmuaya ait her iş için donanma cemiyeti merkez umumiyesinde daireyi mahsusaya müracaat edilmesidir.

Muhabere-i aletiye

Sanatın mertebe-i ihtizarı

     Hüseyin Rahmi Bey Efendiye:

İnhitat-ı sanat – daiye-i inhisar – dai’ uzâl –  izzet-i nüfus milli – bize pek ayıptır – panayır yerleri  – kont, kontes – elbise – yerde – sanat, nerede?

Kadim ve samimi hürmetkârınızı belki unuttunuz.  Fakat telemmüz – sıfat takdirhanı  gün geçmez ki, fecayi ve muzhikat beşeri ruh, istinas bir şuhlukla teşrih eden o güzel kaleminizin bir zade-i rengini aramak iştiyakını duymayayım.  Medid bir sükûnu müteakip yine bizi sevindirmeğe başladınız.  Fakat bizdeki fikir sanatı gülerken ağlatmak kabilinden muâheze ederek. . .  Size çok teşekkür ederim.  Payitaht için yüz karası olmaktan, izzet-i nüfus milliyi her dakika ceriha-dar etmekten başka bir kaideleri görülmeyen sanat musahharalıklarına havale ettiğiniz tığ sertîziniz – tabii olanlarda değil – seyir edenlerde olsun bir intibah husule getirebilmek ümidi vardır.

Zavallı sanat…  Eğer edebiyat sanat ise, eğer temaşa sanat ise hakiki bir dakikanız, tam bir inhitat muvacehesinde bulunuyoruz.  Asrın telakkiyat ve telakkiyatı istikbal namına bize bir şeyler vaat etmiyor.  Aksam-ı edebin elyevm içinde bulunduğu ilim bir tezebzüb, edebiyatçılarımız da mefkürecilik iddiasıyla seyrini ikmal eden maraz garib elbette nazarı dikkatinizden kaçmıyor değil mi?  Bu meyanda temaşa hakkında ne diyeceğiz ki bir dar-ü sanatla, çok masraflı dekorları karşısında Fransa’ya mütefessih bir hale getirmek istidadını çoktan gösteren imraz-ı ictimaiyenin teşrihatını nakil eden himmet kalmaya eshabının senede iki defa müftekir inayeti bulunuyoruz.

Ne garip tecellidir, birinde daiye-i inhisar var.  Bir yeninde manevi dai uzâl sukut. . . Sanat, sefil eller tarafından itilerek kakılarak hafre-i ihtizara doğru uçuyor.

Sizin gibi çok okuduktan ve çok düşündükten sonra az yazan hakiki marifet kalemiye eshabı pek yakın bir atide şahsiyet sanatın in’âm hakikisi ile şikeste-dil ve efser de amil olacaklardır.  Tebşir değil, tenzir ederim.  Onun için her zaman yazınız.  Cümlesi üzerinde ısrar ediyorum.

Azizim!  Kıymeti samimiyetinden ibaret olan şu satırların mukaddemesinde ki [payitaht için yüz karası olmaktan, izzet-i nüfus milliyi her dakika cerihadar etmekten] kaydına bilhassa celb enzar ederim.  Bu cümleyi size takdim ediyorum.  Çünkü bu türlü muzhikeli faciaların tasviri en ziyade sizin hakkınızdır.  Birçok aksam ve şubatta meşhud ve mahsus bir şule-i tekmil görülürken güzel İstanbul’umuzun işlek bir caddesi üzerinde sanat namına göreceğiniz nedir?  İğreneceğiniz için görmemişsinizdir.  Müsaadenizle ben size nakil edeyim.

Evvela, kartela tabir olunan uzun, bütün ezvak sanattan mahrum bir kâğıt üzerinde tahta kalem, kırmızı boya ile yazılmış begayet berbat bir yazı:  idare. . . İdare-i komik şehir.  Sonra;  bu gece iki kumpanya birlikte.  Altına eskiden basılan, şahsım arzu ile Kanber efsanelerindeki resimlerden daha melus bir resim.  Azasından beri mutlaka müthiş bir ifrat veya tefritten hali olmamak şartıyla komik şehrin tasvir dil-peziri.  Kadınlar, kızlar, çengiler, hainler, âşıklar ile dolu bu levha. . .   Dram, komedi yahut facialı komedya yahut gülünçlü dram, hatta gülünçlü trajedi. . .

Altında sanata yan, yan bakan birçok isimler.  Eğer huzur edepte buna cüret varsa, tıpkı onların lisan-ı beyanı gibi davetliler bal haki ve gayri hem.  Panayır yerine gitmeye ne hacet?  Haftanın eyyam madudesinde muzika, davul, zurna eksiksizdir.  Bakın, Hüseyin Rahmi Bey Efendi!  Perde açılıyor:  Kirli bir Kontun hanesi.  Haydi, ona da bir isim verelim.  Faraza <gazalar> size mübalağasız söylüyorum:  kontun odasında kapı yoktur.  İki basma parçası sallanır.  Her dakika ispata hazırım.  Kadife kanepesi, aktör ve aktrislerinin yüzlerine dest-i zaman ile inen müşte-i tahribe mümasil darbene hedef ola ola o kadar çökmüştür ki, sivrilen telleri üzerine oturamayıp her an sıçradıkları müşahede olunur.  O kadar tozludur ki, kırmızı rengi bile mülevvesat içinde boğulmuştur.  Sizi sinirlendirmek için yazıyorum.  Kontun masası dört adet pis tahtadır.  Hasır sandalyeler itile kakıla dağılmıştır.  Ortadaki halı. . .   Söylesem mideniz bulanır.  Kulisler, görmeden inanmayacaksınız.  En kirli bezler ile yamanmıştır.  İşte kontun hanesi.  Konta bakan!  Siyah ütüsüz redingot!  Beyaz pantolon, sarı boyun bağı.  Mahdumu ve bu kontunu düşünün!  Tasavvur ediniz ki, bir perverd-gar çırağı tiyatroya, guruşluk yerden otura kalka merak etmiş, gençliğine terahhümen bazı beyler de delalet ediyormuşlar.  Olmuş bir aktör.  Genç çırak, zaman ile kart bir herif olmuş.  Tamam ellilik.  İşte kontun mahdumu.

Sizi meşhudat ile temin ederim.  Lastik yakası bile sim siyahtır.  Redingotu üzerinden kaçar.  Ayakkabısı çamurludur.  Çorabı üzerine düşmüştür.  Pantolonunun paçaları mutlaka kuyruk, üç seneden beri üzüşüz.  Rengi, rengi ise sarıdır.  Şimdi bir aktris ayağında ökçesi yarım santim bir bot:  Kontes!  Bir diğeri daha!  Dekayık sanatı, büfeden localara yemiş, su götüre, götüre talim edip dâhiye-i temaşa olmuş.  Artık sıra ile aşk!  Tarih-i tevellüdü tezkere-i Osmaniye’sinde 1268 olmak üzere mukayyid! Bir diğeri o da aşk!  Hem onun tarih-i tevellüdü 1255.  Onu sizde tanıyacaksınız!  Tek perdeli komedyalarda uşak rolüne çıkar.  İşte rejisörün gayet mehakk taksimi ile size beş perdelik dram.

Size orada konuşulan, yeni mecmuaya <Türkçenin argosu>

     Mülahaza

Maksada doğru

     Denizcilik ve yarışlar

     Yarın Heybeliada da büyük bir kayık yarışı icra edilecektir.  .  Cazip bir programla tertip edilen bu muhteşem yarışlar hakkında rağbeti celp etmek için söz söyleyecek değiliz.  Yarışların tertibinde <<kaide>> noktası ne derece ilzam edilmiş ise merak vermek ve sevdirmek ciheti de o kadar düşünülmüştür.   Bu cihetler temin edildikten sonra halkın deniz yarışlarına göstereceği rağbet, denizcilik fikrinin memlekette ehemmiyetle telakki edilip edilmediğine delalet edecektir.  Memnuniyetle görüyoruz ki, donanma mecmuasının biz ve denizcilik ihtarıyla açtığı yol ehemmiyetle takip olunuyor.  Yevmi refiklerimiz, memlekette denizcilik hayatına taalluk eden noktaları ihmalkâr bir nazarla görmedikleri gibi, bazı mevkut risalelerde baş makaleleriyle denizi sevdirmek için edebiyatın haiz olduğu kuvveti ileriye sürmekte, fikir ve kalem sahiplerini deniz edebiyatına tevcihe eylemektedirler. 

     Bahis bu dereceye kadar vasıl olunca, denizcilik fikrinin mühim bir mevkii daha kazandığını tasdik etmek zarureti hâsıl olur.  Ve bu sırada yarışların terbiye kâr ve irşadkar vazifelerini de unutmamak lazım gelir.  Onun içindir ki, biz bahriye nezaretinin teşebbüsüyle meydana çıkan şu son müsabakaları da memnuniyetle karşılarız.  Müsabaka fikri beşerle beraber başlar.  Heyecan, şiddet, his, tecessüs ve dikkat.  Nihayet galebe fikri bütün yarışların zadeleridir.  İnsanlık ise bu türlü hislerin ezeli münkadı  olduğu gibi zihnin, bedenin çalgısı da yine bu türlü müsabakalar ile tenmiye edilir.

     Nihayet, halk denizcilik işleriyle yakından alaka hâsıl eder. Galebe ve müsabaka fikirleri kalplerde deniz muhabbetini artırır.  Müsabakada temayüz eden bir sandal, diğerinin burnunda öyle bir sandala sahip olmak arzusunu uyandırmak kadar tabii bir hal tasavvur edilebilir mi? Deniz;  Haddizatında dikkat, şiddet, tehlikeleri istisgar, tehlike zamanını, tehlike safhalarını çabuk unutturmak gibi hassalara mazhardır.  Gençlikte bu hislerin nema bulması için daima onları teşvik etmek gerektir.  Donanma cemiyeti vaktiyle bazı idman kalıplarına lazım gelen muavenet ve teshilatı göstermekle idman hayatında denizcilikte ayrı ve mühim bir mevki tutmasını ilzam eylemiş idi ki, muhikk bir temenni olduğunu ispata hacet var mıdır?  Bugün bazı idman mahfillerinde ayrı birer denizcilik şubesi olduğu gibi kotra hayatı da o kadar yabancı değildir.  Fakat biz arzu ederiz ki, bu hatve bu kadarcıkla kalmasın.  Hem ayrı denizcilik mahfilleri tesis etsin, hem de şimdiki gayretli himmetli gençlerin mahfilleri denizciliğe hususi bir ehemmiyet versinler.  Faraza bugün Türk gücü karadaki göçüp konmalarını denize de temim edebilir.  Küçük bir kotrası olduğunu biliyoruz.  Bu kotra iyi bir temel olabilir.  Donanma cemiyeti de bu hususta uhdesine düşecek bir vazife varsa ifaya her zaman hazırdır. 

     Türk gücünü bir misal olarak kayıt ettik.  Bu misal tamim edile bilirse neticede çabuk elde olunur.  Şurasını da kayıt etmeden geçemiyoruz ki, denizcilik, denizi sevmek, İstanbul halkından ziyade sahil vilayetler ahalisinde daha kuvvetli tecelli eylemiştir.  İstanbul’da ise mazi daha ziyade feyizli idi.  Şimdi denizciliği uyandırmak zamanı çoktan hulul etmiştir.  Birkaç haftadır takip eden neşriyatımıza, bu makale bir zeyildir ve sırası geldikçe bu neşriyata devam edeceğiz.  Şu son makale ise yarınki Heybeliada yarışları münasebetiyle yazılmakla beraber, cemiyetin maksada doğru tevcih edilen enzarı önünde bir iftihar-ı maziyi ihtar etmek istedik.  Çünkü Türkler, denizin pek eski pek fedakâr aşinalarıdır.

          Donanma.

     İcmal-i hadisat

Nasıl yazıyorlar?

İşte bu günün meselesi.  Ortada gayet büyük bir iddia var.  Öyle bir tarzda cereyan ediyor ki, anlaşmak şanından değil.  Arkadaşlardan birinin ihtarı veçhe ile “port  – parol” kıyafet ve hüviyetinde birkaç kişi meydana çıkmış.  İşin asıl acınacak ciheti – müridinden aldıkları gibi satmak hususasından da mahrum oldukları için – yalnız bir sürü istilah yan yana dizilmiş – burada vaz-ı istilahın şerait ve tevâud asliyesini de nazar-ı dikkate almıyoruz – faraza <semiyye>> <hırs> muaşşeri vicdan, ümmet devresi, garezi, zümrevi ve vicdan, hiçe vezninin şainiyeti yahut esmai ve mesadırdan ne kadarı vaz istilaha salih görülürse hepsinin ahirine bir ci edai ilavesiyle teşekkül eden sıfat medide ve garibiye. . .  Nihayet milli vicdan ve milli edebiyat. . .  Amenna. . Kabul ettik anlamadan, dinlemeden kabul etmeği de muvafık bulduk.  Müstehanelerin imkân ihyası, olmadığını da tasdik ediyoruz.  Artık on sene evvelki lisan, tarz-ı beyan, mefkûre-i edep de müstehasat nev’indendir.  Şimdi milli vicdana muvaffak mevzular, hükümler bulacağız.  Neşidelerimizdeki ilhamat milliyeyi milli lisanla tebliğ edeceğiz.  Ne güzel?  Kim sevinmez?

     Bakın, sevinirken siyah elli, siyah yüzlü bir müstehayı daha gözüm önünde belirdi.  Onun yâd matemiyle müteellim oldum.  Laf oyuncakçılığı. . .   Birçok seneler oluyor.  Taklibat edebîye namına ne türlü bir iddia ile ona atılmış isek, mutlaka lafzdan öteye geçmek bize müyessir olamamış.  Bilmem kaç sene oluyor.  Bu gün bile o dergide çırpınıp duruyoruz.  Bahsi değiştirelim.  Bu acıklı hatıraların neşveli mevzular arasında elbette mevkii yoktur.  Bakın, mefkûre-i edep önümüzde:  mefkûre-i milliye ye mutabık ne güzel yazılırlar.  Sahaif nevbin edep, süslenmiş, bezenmiş, bir şab deste izhar-ı müşkîn toplayalım.  Şimdi göreceksiniz.  Her veri kesinden bin Nükhet canfeza revan oluyor:

          Yazın

Uzaklarda şimdi var

Kımıldayan bir buğu

Hep tiryaki bacalar

Tellendirmiş çubuğu

Bağdaş kurmuş bir hacı

Tüttürüyor nargile

Düşüncesi pek acı

Dipsiz ambar boş kile

     Bu bir şaka. . .   Mizahın yeni şekli biraz daha tork.  “Gözlerde seyahat” bu terkib-i garib mi buldunuz?  Ne yapalım?  Bu kadarcık bir şeyi nükte-i müteşairane deyip hoş görmekten başka çare var mıdır? 

          Çıktım bugün güzellerin gözlerinde seyahate

          Bu yolculuk bilmem nasıl ayıracaktı nihayete?

     Gördünüz mü?  Bütün esasat edep, mahkûm zevâl. . .   Yalnız bu günün meşime-i garaibinden doğanın hakk-ı hayatı var.  Şimdi siz diyeceksiniz ki;  Gözler hakkında söylenmedik ne kalmıştır ki bu günün iddiasıyla bir münasebeti ola?  Şark eskiden beri siyah gözün meftunudur.  Yunus Emre’den Naci Efendiye Ekrem Beye gelinceye kadar her şair, cesim siyahın esir nalekârıdır.  İnsaf ediniz.  Müridi garib de olsa:

          Mai, siyah bir nice siva fezaiyun

          Etmiş şefik sedası şevk-aver durun

Manzumesi henüz hanzelerde iken, zat-ı ayine asabiyet isnad edecek kadar garip bir tahakküm-ü fen na-şinası arasında:

          Mai gözler pek asabi, dalgalı bir deniz gibi

          Yeşil, gözler en ziyade mütemayil hıyanete

     Ya senin yeni ve milli edebiyatla münasebeti nedir?  Haklısınız ama biz ona bakmayacağız.  Ortada hece vezninin şainiyetinden iltifat olunacak esmâr duruyor.  Hele biraz daha gezinelim.  Gözlerinizi mi kapıyorsunuz?  Yine mecmuanın ikinci nüshasını hatırladınız.  “Nişanlıya mektup”  Ey benim güzel köşem.  Madem unutulmuşum. İşte o. . .  tevakkuf etmeden geçerim;  Babil’in ölümü büyük, henüz keşif edilen bir hikmet.  Sevenler bilmiyor, Sidi’nin pek meşhur divanında da gördük.  O kadar ince eleyip sık dokumağa ne hacet?  Biz seyran daiyaneye devam edelim:  çiçekler açarken bu serlevhaya da aşina çıktınız galiba?  Kırk seneden beri kırk bin defa gördüğünüzü iddia ediyorsunuz.  Acele etmeyin.  Siz mukataandaki na-şenide hikmete bakın,

          Gençliğim – bilirim ben zamanını –

          Devam edecektir ancak bir bahar

          Hissettim aşkımın heyecanını

          En fazla tulû’dan guruba kadar.

     Artık seyrana kudret-i devam kalmadı.  Şu hikmet müteşairane karşısında hissettiğimiz hayrani bizi lal bıraktı.

     Bilmem sual sırası geldi mi?  Yine tekrar edelim.  Tamamen nakil ve tebliğ kuvveti iktisab edilemediği için – çünkü şifahen ve not tarzında talim edilse – bir takım nazariyat ile ileriye sürülen milli edebiyat bu ve emsaline tevcih olunan bir pay’ muallimidir?  İstenilirse yüz bin misal ile teyide muktediriz.  Altı yüz seneden beri işgal-i muhtelife de elfaz-ı muhtelifede tebliğ edilen mevzuat-ı şarkıye, bu gün de tekrar olunuyor.  Eğer ruh milliden mülhem ise eskilerin ne kabahati vardır?  Değilse şimdikiler nedir?  Yahut bir üçüncü ihtimal yalnız elfaz ve terakib değişiyor. 

     Hele harp edebiyatı unvanlı bir makale ile tamamen aile-i edebiyattan ihraç edilmek istenilen eshab-ı kalem nev-ummâ takdir edilir, türkün silah satvetini, hame-i hizmetle takviye lüzumu ileriye sürülürken <kurumuş çeşme> gibi mevzuların aynı sahifeler arasında yer bulması bize pek garip geliyor.

     Şimdi kemal-i hürmetle iyi ve çok bildiğine kail olduğumuza soruyoruz;  “Lejand”, Mit, mitoloji ayrı ayrı şeyler midir? Bir midir, bir komün ala-yı maneviyetinde hangisi daha ziyade müessir dir?  Bizim bu günkü meneviyetimizi akdar edecek bu üç kısmın hangisidir?  Yahut milli varlığı bunlarla ruh matda uyandırmak kabil midir?  Cenklerimiz, şecaatlerimiz, menakıb kahramananemiz, hele biz garp Türklerinin sırf kendimize has bir tarzda ala ettiğimiz Türk medeniyetinin nice mefahiri var iken <şuur-i milli> namına yapılacak hizmetler daha geniş, daha cazip bir surette ifa edilebilmek imkânı yok mudur?  İstitrad tarikiyle söyleyelim ki, bu suallerin yukarıki seyran ile hiç münasebeti yoktur.  Çünkü o misaller adi bir taklidin karikatürleridir.  Kemal-i hürmetle sorulan sualler ise bir dimağ mütefekkirin enzar-ı i’tisar önünde duran asarına karşı – tabii bir hak olarak – düşünülen noktalardır.

          Hüseyin Kâzım

     Hafta başında

İki mesele

 – 2 –

Harp edebiyatı

     Haftanın ikinci meselesini ilham eden yine yeni mecmuanın bir sahifesi olmuştu.  Kavi olmamız için edebiyatı da büyüklüğünü gösteren bu sahife, edebiyatı silahaltına çağırıyor ve bu kadar ilahi muazzam kahramanlarla uyandırılamamış zan ettiği zümreyi halkın takbih ve ta’yibi muvacehesine çıkarıyordu. 

     Bu sözlerden, bittabi, benim gönlüme gömülmüş on beş yaşındaki heveskâra bir muaheze hassası ayrılacak değildi.  Fakat bu itabe istihkak eden kim, dostlukları, merbutiyetleri birer ayrılık günüyle imtihana davet olunanlar kimlerdi?

     Balkan harbinin acı dakikaları, “hak yolu” na bu gül demetinin bülbülü, ay şair, neredesin?  Allah’ın aşkı, tarihin aşkı, öksüzlerin aşkı için susma!  Feryadını vermiş, Süleyman Nazif’i Hamid’in <atabe-i düha’et> ne baş koyarak, huzur tesirinizde kopan bu kıyamet sükûta bir tevakkuf, bir sükûn emir etmeyecek misiniz? Demeye sevk etmişti;

          Yağsın nesi varsa kâinatın

          Lakin bu derin sükût dinsin!

     Beyti Hamid’in değil miydi?  Ve zaten o vakit bu milletin mesul tutacağı bir natıkası – dili biraz çetrefil de olsa – kendisine yaşamak, söylemek, dinlenmek hakkı verilmiş bir edebiler zümresi vardı. 

          Nedir şu meşcir-i ebdân, şu kûhsâr hadîd,

          Lehîbden dereler, hâk-dân bulutlarla,

          Vurur semayı esatire darbe-i tehdid!

     Kıtasından ordumuzun teşkil ve tasni ettiği müstesna cihanı görüyor, hatta Nefi’nin lafz ve manasıyla beyinlerde velveleli bir âlem çalkalandıran gazasiyelerini – avamın değil – ammenin ruhuna tercüman biliyorduk.

          Plevne’den bir ses geldi,

          O ses yüreğimi deldi;

          Ah, o günler ne güzeldi

     Ayrı düştük otuz sene

     Şanlı meydan, geldik yine!

     Parçası  [ * ] nı okur, mütehassıs olurken

          Bak kanların dökülmede bir bir çimenlere,

          Bülbül değil işittiğiniz nâle-i baîd:

          Avaze-i mesaib olan sayha-i elim,

     Çıplak, yayan kovulmuş olan bir takım yetim! [** ] mısralarından işaret ettiği fecaati duymamak mümkün olmuyordu.

      Beyti büsbütün ayrı bir dille söylenmişken bunda bir Osmanlı padişahının ruhundaki azameti pek yakından his ediyorduk.

     Bununla beraber biliyor ve hasbeten ve azamide yapıyorduk ki lisanına istiklal vermek ve edebiyatını müstakil bir dille kurmak memleketin kurtuluş hareketlerinden biridir ve buna mutlaka muzafferiyet mev’uddur.  Ancak, atlama suretiyle vukua gelecek bir tekâmülde bile bir hat vasıl olacağını bilenlerin ve o mirusu okumak için yunanca gibi olmuş bir lisanı öğrenenlerin yaşadığı bir devirde içinden geçip gittiğimiz edebiyatın hakkını, mevkiini inkâr nasıl doğru olabilirdi?  Bu hareketin beklenen tekâmülü tesri etmesine de inanılamazdı;  Zira o tekâmülü böyle haksızlığı hazım ve kabul edebilir bir nesil üzerinde tesis çaresi henüz bulunmamıştı.  İşte biz düne kadar bir edebiyatımız olduğuna kandık ve bunun ilim adamları tarafından delilleri de veriliyordu. 

     Mademki bir memlekette tekâmülün hangi devresinde olursa olsun en yüksek ilim müesseseleri bulunuyor ve bunun dereceleri ancak ecnebi hudutların bakışıyla tayin olunabilirdi.  İşte o memlekette edebiyat içinde en yüksek bir müesseseyi var bilmek, tanımak ve çoğumuzun içinde yaşayan “deli Dumrul” un hodkâmlığını yeğrek tanıtmak lazım gelirdi.  Alelhusus hemen hemen aynı dille konuşan, aynı dille harbe çağıran, aynı dille hakk-ı ihkak edip duran bir hükümet mevcut milli teşkilatın en yükseği, hâkimi ve metbua iken. . .   buna binaen diyebiliriz ki bu milletin de edebi bu müessesesi mevcuttu ve bunun neresinde ise, Rıza Tevfikler, Ali Ekremler, Faik Aliler, Halit Ziyalar, Mahmut Eminler de – muaşiz – bir riyaya ihraz edebilirlerdi.  Çünkü bütün bu yerli cehrelerin kalemiyle kalini, bu milletin tarihiyle teessüs eden bir dil ve böyle bir tarihin terekküb ettiği hissiyat doldurduğunda şüphe yoktu.  Bunlar ne kadar yabancı tesirlere mağlup olurlarsa olsunlar mağlubiyetlerinde bile o zaman için mutlaka bize mensubiyetleri saklanmış bir iz bulunurdu.

     Fakat bir gün geldi ki edebiyat vadisinde de yıkılacak bir istibdat olduğuna zehap peyda edildi ve mevcut müessesenin maziye göre atide alması matlup olan şekle daha çabuk takrip edebilmesi için erkânından tecrit <muvaffak mütalaa kılına> ve ihtimal güzidelerle tabir olunan bu erkânın zincirlenerek adanın bir köşesine hapsi yeni tesis icraatının mukaddemesi oldu. 

     Onlar mallarıyla, canlarıyla, evlatlarıyla vatanın hudutlarından sokulan süngülere karşı korlar, vatanın mükellefiyetlerine, bu cemiyete mensup olmanın bütün mecburiyetlerine tahammül ederler.  Bunlar da hep milli olabilirler, lakın fikir ve hissi tebliğ için – haşa – milli olamazlardı.  O sebepten, mesela batarya ile ateş, nesr-i harp ve nesr-i sulh isimleri bile doğrudan doğruya harbin zadesi iken devri sabık yadigârıdır diye bahis ve intikada mevzu olmaktan da uzak tutulacak ve harp edebiyatı daima kahramanlar sitayişidir zannıyla Ali Canib’in o nefis “kurumuş çeşme” si bile hükmen devri sabıka mensup ad olunarak aforozlanacaktı.

     Bu satırlarla nim edebiyatın bir yaşasın! Devri geçirdiğini söylediğine intikal olunursa da hakikatte bu musabehat tam değildir. Milletin güzidesi, iktidaya layık pişvası demekti ve milletin güzidelerine inkıyadı zaruriydi.  Edebiyat inkılabında söz ayağa düştüğünden olacak ki, hem güzidelerin millete izafeten vücudu tasdik, hem de kendilerinden şikâyet olunuyor. 

     Bu şikâyet ise (sürseler mağduriyeti kadar kendin gösterir) kabilinden bir şey. . .   Yeni baştan tesis arzusu görüyor ki milletin bu halinde ne şairi kalmıştır, ne ozanı ber hayat bulunuyor.  İşte bu yoksulluğun şikâyetlerinedir ki zincire bağlanan güzideleri mihver yaparak açtıkları boşluğu, lakırdı arasında olsun, intaka cihet ediyorlar.  Bu ayrılık bu alakasızlık, devam ettikçe bizde yalnız harp edebiyatı değil, hiçbir şey olmayacağına iman etmeliyiz, diyorlar.

     Güzideler kim, milleti güzidelerinden ayıran kim ve yana?  Bizde edebiyat ve harp edebiyatı hakikaten yok mu?  Güzideleri sevsürse

          Al yeşil bayrağı gelin mi sandık?

     Mısraına benzer bir neşidenin halk arasından kaynayıp gelmemesine sebep nedir?  Sanat, hisleri ifade (Exprimer) yoksa tefhim (Faire comprendre) mıdır? Edebiyat kelimelerin şeklinden mi ibarettir?  Edebiyatta pes-zindeler bu cereyanın bir hüsnü ve aşkı vücuda geldikten sonra başlamak lazım gelmez mi? 

     Yazık ki bütün bu miktar suallerin cevabı, her günkü hareketlerimizden daha yüksek, daha insaflı olmuyor.  Hem suçlu, hem güçlü olmanın verdiği bir salahiyetle kendimizi terbiye edip etrafa mesuliyet ayırmadan başka yaptığımız yoktur.  Hâlbuki iyi dinlenilsin, bence bu gün bile hem edebiyat hem harp edebiyatı ruhlarda kasırga gibi dolaşıp uğulduyor, bunu Makber ’in mukaddemesinde [*] bulamayanlar Eyüp’te bakımsız kalmış bir mezarın söylediği şu birkaç kelimeden de çıkaramazlar mı?

          Bir hakikat, hakikat zincir,

          Bir belagat, belagat şemşir!

     Hakkı Tarık

Köprülü zade Mehmed Fuat Beye

     Vezne dair olan musahebeniz içinde cevap isteyen birkaç sual daha buluyorum:

     1 – Hece veya aruz vezni denildiği vakit Müslüm F. Beyin akıncı türkülerinde kullandığı vezin ile Faruk Nafiz’in

          Bizden haber verenlere sorduk mu, biz kimiz?

          Şarkın dudaklarında gezer sergeştimiz!

     Beytini tanzim eden vezin anlaşılmayacak ve bugün ikisinden birini tercih ve ıslah hareketlerinde bu kabil misaller esas olmayacak mı?

     2 – Hece vezninin millîliği Türkçe ile başlamış olmasında mıdır?

     3 – Bütün kelimelerimizin hece vezni kalıplarına girebildiği sahih midir?

     4 – Halkın yalnız hece veznini sevdiği iddiası nasıl bir senede müstenittir?

     5 – Aruz ile yazılmış eserlerin doğru okunamayışı veznin milliyetsizliğinden mi, yoksa nazımlarının taksirattan, kifayetsizliğinden mi?

     6 – İran’ın benimsediği aruz zevk ve sanatında bir ihtitat nişanesi olmuştur denebilir mi?

     7 – Bizde halkın aruza la-kayd kalmasına sizce tanınmış sebep nedir?

     8 – Bu günkü lisanın mahiyetine göre muhtaç olduğunu söylediğiniz (teknik) ıslahat hece veznini aruz veznine yaklaştırsa da aruzdan ve heceden başka bir üçüncü vezin icad olunmuş sayılsa yanlış olur mu?

     9 – Hece vezninin söylenilen ibtidaiyeliği zail olduğu takdirde meydana gelecek veznin aruz mahiyetinde olmayacağından emin ve aruzun bugün de kelimelerimizi bozduğuna kail misiniz?

     10 – Aruz vezninin ney ve kanun musikisinde ki – bizim musikimiz demeye korkuyorum – perdeler ve makamlar la muayenet gösterdiğine dair bir zaman serd olunan iddiadan haberdar oldunuz mu ve bunun sıhhatini düşünmeye lüzum gördünüz mü?

     Memleketimin fena talalarından beri beni bunlarla meşgul olacak bir mevkide size halef yapmamış olsaydı, bana muhatap olmaktan kurtulacaktınız;  Fakat ben cevaplarınızı kısaltmakla bunun vereceği zahmeti tahfif edebileceksiniz diye müteselli oluyorum.

          Nişantaşı 19 Ağustos 1333

               Hakkı Tarık     

[ * ] – Süleyman Nazif, tasvir-i efkâr, 1328

[ ** ] – Bahariye, İl suud, 1229

[*] – İnsan bazı kere hatırına gelen bir hayali tanıyamaz, o kadar güzeldir;  zihninde uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir, kalbinde doğan bir his bulamaz.  O kadar derindir.  Bu acz ile bir feryat koparır yahut pek karanlık bir şey söyler.  Yahut hiçbir şey söyleyemez de kaleminin ayağının altına alıp ezer, bunlar şuurdur.

           Vatan uğrunda:  Anadolu da silah başına şitab
Dobruca’da:  [Rus ve Romenlerin mezalimine giriftar olarak
Nihayet müttefikler tarafından tahlis edilen Dobruca Müslümanları]
Hâkimiyet-i İslamiye

Tarih çiçekleri

 

<<Analarını ağlatmak, çocuklarını yetim, kadınlarını dul bırakmak

İsteyenler ardımca gelsinler>>

     Emir el müminin Ömer’in el hitab hazretleri hak ve sevabı teklemede hiç kimseden korkmazdı.  Müslümanlar hakkında fevkalade refik ve şefik olduğu halde ehli küffar ve münafıkın hakkında pek şedid idi.  Müşarünileyhe akvalındaki şedid ve muhakematındaki isabet ve efkârındaki istikamet ve selamet ve efalindeki azamet ve selabeti ile izharı İslam buyurmalarından evvel dahi şöhret-şiar idi.  Bunun için beni muhterem  (sallâllahu Teâlâ aleyhi ve selem) efendimiz hazretleri din-i İslam’ı ya HZ. Ömer el-Faruk veya ebu cehl ile i’zaz eylemesini cenabı haktan niyaz etmişti.  Binaenaleyh, min ila zell bu devlet nasibi olan hazreti Ömer nail-i hidayet sihanı olunca ehl-i İslam pek ziyade şad oldular ve ondan sonra harem-i şerifte aşikâre namaz kıldılar.  O vakte kadar gizli ibadet olunurdu. 

     Resulü Ekrem efendimiz hazretleri Mekke’den Medine’ye hicret buyurduktan sonra hazreti Faruk’tan maada diğer eshab-ı kerem hicretlerini gizlemişlerdi.  Yalnız müşarünileyhe kılıcını boynuna takıp ve kemanını koluna ve birkaç ok da eline alıp mecid-l hareme geldi.  Eşraf kureyş kubbe etrafında bölük bölük oturuyorlardı.  Onlara hitaben <<analarını ağlatmak, çocuklarını yetim, kadınlarını dul bırakmak isteyenler ardımca gelsinler>> diyerek Medine yolunu tuttu. 

          Bilmemek kudreti küçüklüktür

          İşte ezcümle vakt-i hicrette

          Müşrikin kavmi büsbütün azdı

          Oldular müminin olup mestur

          Ömer ama silahını takınıb

          Doğru cay Kureyşe dek gitti

          Döndü hiddetle ser ta ser nara

          Kim isterse tıflını ayalini bütün

          Yetim eylemek dul bırakmak bugün

          En küçük vakası büyüklüktür

          Öyle bir keşmekeşli halette

          Adet al çünkü çok azdı

          Gizliden hicret etmeğe mecbur

          Müşrikin nerdedir deyip bakınıp

          Güpe gündüz tavaf beyt etti

          Dedi ibtâl kavm eşrara

          Sözümde bulunmaz hilaf ve hata

          Cümlesi korkudan kalıp mebhut

          Ömer’in bu firarı addolunur

          Yok, nihayet ulu himmetine

          Şu vadide gelsin kavuşsun bana

          Bu sualin cevabı oldu sükût

          Düşünülse hücumu da bulunur

          Din hususundaki hamiyetse

     Üsküdarlı merhum Safi, bir harikasından

*****************************

<<Şevket ve heybet kişiye gayri yerden gelir.>>

<<<<<<<<<<<<>>>>>>>>>>>>>>>>>  

Sultan Ahmed Salis Çeşmesi

 

     Ayasofya’da, bab-ı hümayun önünde Osmanlı mimarlık sanatının güzide bir eseri vardır.  Sultan Ahmed Salis çeşmesi.

     Sultan Ahmed Salis ’in, damadı Nevşehirli İbrahim Paşanın zevk sanatına, güzel sanatlara inhimaklarının derecesine ebedi ve ölmez bir abide teşkil eden bu çeşmenin, üzerindeki tarih mısraının delaletinden maada, ne zaman inşa edildiğine dair tarihlerimiz de hemen hiçbir kayıta tesadüf edilmez.  Devrin vaka nuviyesi Çelebi zade Asım Efendi bile, tarihinde Sultan Ahmed Salis devrinin en nefis eserlerinden birini teşkil eden bu çeşme hakkında hiçbir satır yazı yazmamıştır.  Vaka nüvistlerimizin fikir ve sanat terakkilerini nazar-ı dikkate almadıkları eserlerinden istidlal olunabilir.  Fakat saltanat devirlerini yazdıkları padişahları medh ve sena etmek için, yaptırdıkları meşhur eserleri mübalağalarla zikir etmek adetleridir.  Çelebi zade, en ufak seyir ve tefricleri parlak tasvirlerle tarihinde yaşattığı halde, çeşme hakkında hiçbir malumat vermemesi gariptir. 

     Çeşme 1141 de inşa olunmuştur.  Bu tarihte Sultan Ahmad Salis de, Damat İbrahim Paşa da saltanat ve ikballerinin en parlak noktasında bulunuyorlardı.  Şark seferleri muvaffakıyetle neticelenmiş, İstanbul’da sa’d âbâd gibi kasırlar inşa olunuyor, şiir ve edebiyat zevk sanatla beraber terakki ediyordu.  Padişah da, veziri de, güzel İstanbul’u en nefis eserlerle süslemek istiyorlardı.  Esasen padişah, Topkapı Sarayı içinde mermerden latif bir kütüphane inşa ettirmişti.  Damat İbrahim Paşa da sevgili zevcesi Fatma Sultan ile müştereken Şehzadebaşı’nda elyevm mezarının bulunduğu mahalde medrese ile bir sebil yaptırmıştı.

     Şehrin en güzel yerlerinde hemen her sene bir sanat abidesi dikiliyordu.  Bu sıralarda idi ki, Sultan Ahmed Salis Bab-ı Hümayun önünde de bir çeşme yaptırmak istedi.  Devrinin ser mimarı, zarif çinileri, parlak renkleri, yaldızlar ve oymalarla nazarları şenlendiren Osmanlı sanatının en ölmez ve nefis bir eserini teşkil eden çeşmeyi vücuda getirdi.  Çeşmenin mermerleri Marmara sahillerinden tedarik olundu.  İnşaata ramazan üstünde başlandı.  1141 senesi içinde çeşmenin inşası hitam buldu. 

     İnşaat hitam bulunca, üzerine yazılacak tarihin intihabı bir mesele teşkil etti.  Çeşmenin asıl tarihini Sultan Ahmed Salis kendi söyledi:

          Aç besmeleyle iç suyuHan Ahmed’e eyle dua

                    1141

     Keza bu tarihin bir kaside ile tetvici lazımdı,  bu vazifeyi de devrin büyük şairlerinden Seyit Vehbi şu suretle ifa etti;

 

“Şahenşeh-i ali-nesep Sultan-ı memduhu’l-haseb

Ferman-dih-i Rum u Areb Han Ahmed-i kivegüşa

Adl ü keramet memba-ı şem-i simurg u hüma

Zat-ı mülüke ab-ı rü şemşiri bag-ı fetha-cu

Gülzar-ı mülke verdi su mizab-ı kilki daima”

Bab-ı Hümayun’a bakan yüzde,

“Adl-i Ömer cud-ı Ali hulk-ı Muhammed Mustafa

Destinde devlet hatemi kılmış musahhar alemi

Hak resm-i ism-i a’zamı nakş-ı cebin etmiş ana

Hayret verir sad Kayser’e galib hezar İskender’e

Hükm-i revan her kişvere ferman-ber-i şah ü ümem

Rum u Areb mülk-i Acem mahkumudur ser-ta-be-pa

Oldur İmamü’l-müslimin zıll-ı Hüdavend-i Mu’in

Ba-nass-ı Ku’an-ı Mübin emrine vacib iktida

Şehler ana kişver verir ol şehlere efser verir

Seyfine düşmen ser verir oldukça tuği ser-nüma

Ol memba’-cuy-i meram ol maksem-i rızk-i enam

Olsun ila yevmi’l-kıyam şahan-ı dehre mülteca

İskender edüp cüstücü zülmetde gezmiş su-be-su

Bab-ı Hümayun’unda bu etdi revan ab-ı beka”

Marmara’ya bakan cephedeki kitabe,

“Bu tarh-ı pak-i hurremi sevk etdi sadr-ı a’zamı

Damad-ı bass-ı ekremi hem-nam-ı ceddü’l-enbiya

Oldu o düştür-i celil bu hayr-ı cariye delil

Halka edüp zemzem sebil celb etdi ol şaha dua

Ol şehriyar-ı zer-nisar bezl etdi mal-i bi-şumar

Yapdı sebil ü çeşme-sar mecur ola ruz-i ceza

Bu mevkı’i abad edüb bir tarh-ı nev icad edüp

Ruh-ı Hüseyn’i şad edüb etdi sebil ab-ı safa

Bu ayne ey safi derun destini Kevser gibi sun

Her katre-i safvet-nümun olmakda bir ayn-ı şifa

Ab-ı zülale ma-sadak tak-ı felekle yeknesak

Gök kubbenin altında bak var mı bu resme bir bina

Oldukça ber-ca mihr-ü mah zib-i serir olsun o şah

Sadr-ı güzinin ya ilah etme rikabından cüda

Ey Hüsrev-i ali-tebar asarına yokdur şumar

Amma bu dil-cu çeşme-sar oldu aceb hayret-feza”

Sultan Ahmet cephesindeki kitabe

“Bak sim ü zerden tasına ab-ı hayat-efzasına

Benzer gümüş sakasına bekler kapun subh u mesa

Yapdın Saray Meydanı’na kıldın sala atşanına

Cennette Kevser yanına güya ki kasr etdin bina

Altun suyun edüb sebil yapdın uyun u selsebil

Birine bin ecr-i cezil versün Cenab-ı Kibriya

Medhinde hamem oldu lal izhar-ı acz etdi makal

Evsafın eylerken hayal hatifden erdi bu nida

Vehbi hamuş ol beste-leb haddin değil eyle edep

Senden mukaddem oldu heb şairlere birden sala

Vasfında edüp güft ü gu çok kimse dökdü ab-ı ru

Etdirdi ahir ser-füru ol Hüsrev-i şevket-nüma

Tarih içün danişveran hayretde iken nagehan

Buldu şehinşeh-i cihan bir mısra’-ı alem beha

Her lafzı bahr-ı mevc-zen ma’nasıdır dürr-i Aden

Görmek dilersen anı sen ey teşne-i hüsn-i eda.”

Tarih-i Sultan Ahmed’in cari zeban lüleden

 Aç besmeleyle iç suyu Han-ı Ahmed’e eyle dua

              Sene:   1141

     Seyyit Vehbî’nin bu kasidesi çeşmenin etrafına kamilen hak ettirildi.  O zamanlar Sultan Ahmed Salis’in tarihi ile Vehbi’nin kasidesi hakkında bir takım hikayeler de deveran etmeğe başlamıştı.  Güya Sultan Ahmed Salis;

     Besmeleyle iç suyu Han-ı Ahmede eyle dua

Mısrağını bulmuş ve bu mısrağı tarihde dört eksik gelmiş ve Vehbi de bunu:

Aç besmeleyle iç suyu Han-ı Ahmede eyle dua suretine kalıb ederek tarih düşürmüş.  Ve bunun üzerine meşhur kasidesini yazarak padişaha takdim eylemiş.

     Diğer bir rivayete göre de Sultan Ahmed Salis:

     Aç besmele ile iç suyu Han-ı Ahmede eyle dua

Tarihini bulmuş.  Bu kafiye gayet mahdud olduğu için şairler bunu bir kaside ile tetviç edememişler.  Bunun üzerine Seyid Vehbi mısrağı:

     Aç besmeleyle iç suyu Han-ı Ahmede eyle dua

Şekline tahvil ederek geniş bir kafiye üzerine kasidesini tanzim etmiş.  Halbuki çeşmenin üzerine hak edilen kasidede asıl tarih:

     Aç besmeleyle iç suyu Han-ı Ahmede eyle dua

Tarzında ve kasidede bu mısrağa nazaran müretteb olduğuna nazaran bu iki rivayetin doğruluğuna inanmamak icab eder.

Vehbinin kasidesi devrik edebiyatı nokta-i nazarından olduğu gibi tarihen de bir kıymete haizdir, şair bu nefis kasidesinde:

     Oldu o destur celil bu hayır cariye delil

     Halka edip zemzem sebil celb etti ol şaha dua

     Tarzındaki sanatkarane mısralarıyla <<hem nam-ı ced enbiyâ>> telkîb eylediği damadından Nevşehirli İbrahim Paşanın muhallaka zemzem sebil ederek celb-i dua eylediğini ve binaenaleyh Sultan Ahmed Salis devrini tezeyyün eden birçok asardan olduğu gibi Osmanlı sanatına şeref veren bu güzide eserin inşasına, yine Osmanlı milletine Nedimler kazandıran, veznini ve milletini ihya yolunda fedayı can eden şehid muazzez ve muhterem, damat Ekrem İbrahim Paşanın delalet ettiğini gösteriyor.       

          [ * ] – çeşme üzerindeki yazı (Osmanlı Camileri isimli siteden kopyadır.]

Amerika’nın mesuliyeti:  [Remington Kumpanyasının İtilafçılara silah yapılacak binaların inşa edilmekte olduğu mahal]
(Makalesine müracaat)

Amerika’nın mesuliyeti:  [yukarı ki resim alındıktan beş ay sonra on sekiz binadan altısı ikmal edilmişti.  Bu yeni tesisat her biri 70 kadem arz ve 300 kadem tuluunda tek katlı beş adet süngü fabrikasıyla beş katlı tüfek fabrikasından ibarettir]

Amerika’nın mesuliyeti:  [Bridgeport’daki Remington tüfek fabrikaları.  Bu fabrikaların on üçü itilafçılara tüfek, beşi süngü yapıyor.]

Amerika’nın mesuliyeti:  [Bir tüfek fabrikasının gece hayatı.]

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.