DONANMA MECMUASI 89 / 138 – 27 Eylül 1917

DONANMA MECMUASI 89 / 138 – 27 Eylül 1917

Deniz hayatı: [Cidal ve safa]
Pencişenbe:  27 Eylül 1333 – 10 Zilhicce 1335
İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için seneliği kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.
Nüshası: 1 kuruş
Donanma cemiyetinin haftalık gazetesidir..
Numara: 89 – 138 
Donanma hayattır
Senelik abonesi Osmanlı memleketi için 40 kuruş / ecnebi memleketler için 12 Frank
Merkez tevzii Babıali caddesinde Ay Yıldız
Kitap hanesidir.
Matbaa Ahmed İhsan ve Şürekâsı 

BAYRAM

     İyd-i  said adhâ şeref hulûl etti.  Donanma cemiyeti mecmuası vasıtasıyla müminin müminata îyd-i mübarek islam münasebetiyle arz-ı tebrikat eder.  Ümmet-i Muhammede tevfikini refik eyleyen cenab-ı halik-i kâinat, ve ânâ itina.  Halife-i bil-hakk sevgili padişahımızı mesud ve mamur, hadim-i şeriat garrâ olan ketibe-i hümayunu daima mansur ve muzaffer eylesin, duasını tekrar eyler.

     Mülahaza

MAKSADA DOGRU

İstikbaldeki donanmamız

Ordumuzun en değerli evladından bahriye nazırı Cemal Paşa hazretleri ahiren Almanya seyahatinden avdet etmiş, gerek orada, gerek Avusturya’da gazete muhabirlerine dikkate şayan, mütalaalar dermeyan ettiği gibi burada da arkadaşlarımızla konuşmuştur.  Bu mülakatlar arasında bizce en ziyade dikkat

Ve memnuniyeti celb edecek olan tebşirler <<Tanin>> refikimize derç edilenlerdir.  Sevgili bahriye nazırımızın diğer gazetelerdeki ifadeleri istikbaldeki donanmamıza temas etmiyor, ale-l ıtlak umumi hadiseleri tetkik eyliyordu.  Son mülakat ise istikbalimiz hakkında çok hayırlı bir teşebbüsü tebşir ediyor.  Cemal paşa hazretleri refikimizin muharririne kati bir lisan ile demişlerdir ki:

[ . . .  Donanmamızın harpten sonra küçük, fakat kuvvetli ve her suretle yeni ve mükemmel olabilmesi için lazım gelen sefain, kısmen mubayaa ve kısmen de sipariş edilmiş bulunuyor.]

İşte bizi en ziyade sevindiren nokta, zaten meselenin fevkalade ehemmiyetini (Tanin) de takdir ettiği içindir ki baş makalesini de buna tahsis eylemiştir.  Biz bu iki mütalaayı da şu sütunlarda tahlil edeceğiz.  Evvela Paşa hazretlerinin donanmamız hakkındaki beyanatı nakil edelim:

[ Ben Osmanlı devletinin kendi vesait ve menabi ile mütenasip, fakat coğrafi vaziyetinin ehemmiyeti nispetinde kavi bir donanma sahibi olması lüzumuna kuvvetle inanmışlardanım.  Bunun için bahriyemizi ıslah etmek benim için en büyük bir gayedir.  İşte Almanya’daki müzakerelerimin esası da bundan ibaret bulunuyordu.  Müzakerelerin neticesinden pek ziyade memnunum. . . . Donanmamızın harpten sonra küçük, fakat kuvvetli ve her suretle yeni ve mütekâmil bir filo olabilmesi için lazım gelen sefain kısmen mubayaa ve kısmen de sipariş edilmiş bulunuyor.  Bu suretle sulhu müteakip küçük ve yeni bir filomuz olacak ve bu filo bu günkü ile kabil-i kıyas olmayacak derecede kuvvetli bulunacaktır.  Bu filonun vücuda getirilmesi için lazım gelen şerait-i maliye hakikaten pek ehvendir.  Müstakbel donanmamızın temeli kuvvetli atılabilmek için lazım olan şeyler yalnız gemilerden ibaret değildi.  Bu gemileri maharetle idare edecek zabitan ve efrad da lazımdır.  İşte müzakerelerimizin bir kısmı da buna mütealliktir.  Akdedilen i’tilafa göre yakında Osmanlı donanması zabitan ve efradı kafile kafile Almanya’ya sevk edileceklerdir.  Ve biri gidip diğeri gelen kafilelerimiz orada uzun müddet kalarak iyi bir tahsil ve terbiye göreceklerdir.]

Cemal Paşa hazretlerinin istikbaldeki donanmamıza ait tesirleri arasında intihab ettiğimiz şu satırlar aynen maksatlarını ifhâma kâfidir zan ederim.  Zan değil, gayet kavi bir itikada ile biliyoruz ki, bunu okuyan ve bu toprağı seven her hamiyet sahibi de memnun olacaktır.  Tabii harp bitecek, dünya sulhun nimetlerinden müstefîd olmağa başlayacaktır.  Fakat bizde rasıh bir iman var ki, hiçbir zaman kuvvet, mevkiini kayıp etmeyecektir.  Papanın notasında dermiyan ettiği <<hükm usulü >> istikbalin bütün ihtilaflarına set çektiğini tahmin etsek bile hükm masasının başına oturanların arkasında yine kuvvetin gözleri alıcı parıltısı görülecektir.  Beşer, artık harp etmemeğe azmetse de kuvvetli olmaktan vaz geçemeyecektir.  Tabii bu devlet de kuvvetli olmağa çalışacak, o kuvvetin teşkil ettiği ahenin dairenin muhafazasında ve sulh ve sükûn dairesinde terakki hatveleri atacaktır.  Terakkinin bundan başka maddi ve teyidi kuvveti yoktur.  Bu meyanda ise kuvvetli bir donanma daima birinci mevkii muhafaza eder.  Mahal’i farz ederek söylüyoruz:  bunun aksini kim düşünse onun önüne memleketin haritasını koymak kâfidir.  Vakıa sahillere boydan, boya harp sefinesi dizmek kabil değildir.  Fakat kuvvetli bir filonun maddiyeti bütün sahillere şamil olur.  Cemal Paşa hazretleri de {coğrafi vaziyetinin ehemmiyeti nispetinde kavi] kavliyle bu cihete işaret eylemişlerdir.

Bahriyemizde de pek yüksek olan fedakârlık, vazife hissi, umumi harpte harikalar denilecek kadar büyüklükler izharına sebep oldu.  Ufak, bahriye, en büyük düşmanlar ile uğraştı.  Ve iftihar ile söyleyelim, şan kazandı.  Elbette maddi zayiatı da oldu.  Kıymetçe elbette kayıp etti.  İşte bunun için yarına hazırlanıyoruz.  Hele tabii teferruatı bizce şimdiden malum olamayacak olan programın Cemal Paşa hazretleri gibi pek salahiyettar ve azimkâr bir zattan işitilen en ferahlı noktası, harpten sonra kuvvetli bir filonun hemen vücuda gelebilmesi neye mütevakkıf ise ikmal edilmesi ve bunları bir kısmının da mubayaa olunmasıdır.  Burada vesileden bil istifade mühim bir nokta üzerine dikkati celp edeceğiz;

Geçenlerde hod-binane bir İngiliz itirafıyla sabit oluyordu ki, harbin neticesinde kuvvetini boş yere zayi etmeyen taraf sözünü esma’ edecek. . .   İyi dikkat edilsin, bugün karşımızdakilerde donanmalarını kıskanç bir itina ile saklıyorlar.  Biri harbin zaruri ve içtinabı gayri kabil-i zararları karşısında elde taze bir kuvvet saklamak istiyorlar.  Harbin nihayetinde de keyfiyet, bunun aksi olmayacaktır.  Onun için bahri programımızın tertibinde gösterilen endişeliyi de ayrıca memnuniyetle karşılarız.  Donanma cemiyetinin, son beyanat ile tezahür eden ahvale pek külli bir alakası vardır.  Şimdiye kadar bu maksat uğrunda çalışmış, maddi neticelerden sarf-ı nazar manevi pek çok semereler elde etmiştir.  Onun içindir ki, istikbalin ikbali namına şanlı hilalin ferahlı izlerini denizlere akıs ettirecek genç, kavi donanmayı şimdiden selamlar ve bütün millete şimdiye kadar ifasından geri durmadığını vazifelerini bir daha ilam eyler.

Gelecek hafta inşallah yine bu bahse avdet edeceğiz.  Ve o zaman mazi ile hali mukayese eyleyeceğiz.

          Donanma.

     İcmal-i hadisat

İTTİHAD VE TERAKKİ KONGRESİ

Şu satırları yazdığınız sırada ittihad ve terakki kongresi intihabat icrasıyla meşgul idi.  Karilerimiz mecmuayı şeref mütalaa ile taltif ettikleri zaman – ihtimal – kongrede vazifesini hitama erdirmiş, veluleyi harp arasında sakit bir vaz ittihad ile duran ve mukadderat-ı millet dûş hamiyetlerinde bulunmak hasebiyle vazifelerinin ehemmiyetini anlamış olan aza geçen ve gelecek sene için düşünmek üzere ayrılmıştır.  Bazı isimler vardır ki telaffuzları bile ins ne ihsas-ı hürmet ve muhabbet eder.  << ittihat ve terakki >> ismi de böyledir.  İstikbal, ittihad ve terakkiyi muhakeme ettiği zaman kilit ef’ali üzerinde birçok zaman tevakkuf edecektir.  İttihad ve terakki memleketin bütün hürriyet perver anasırını tevhid ederek feyz asliyesinin kuvvetiyle 23 Temmuzun sahibi olmuştur.  Bizde mütearif tarifiyle 31 hadise-i mertebe-i irticaiyesi okunan zor dest hamiyetiyle mesut bir neticeye ermiştir ki.  Hadisenin ehemmiyeti ve mürettiblerinin o zamanki mevkii düşünülecek olursa bu himmetin azameti takdir olunur.   Bizce ittihad ve terakkinin sabahat olduğunu tarihler meyanında (23 Kanun-i sani 228) büyük ve hususi bir kıymeti haizdir.  Çünkü kuvve-i zindesini kayıp ettiğine bütün cihanın inanmış olduğu bu milleti milli ve inkılapla mütefessih nazariyelerden kurtarıp ileriye doğru yürütmek ancak o günden sonra mümkün olmuştur.  İşte onun içindir ki harb-i umumi umumun havarik kahramananesine şanlı bir meydan imtihan oldu.

[ hatıra:  siyasette bitaraftık kelimesi benim anlayamayacağım ıstılahlardandır.  Politikaya her ne asırda her ne şekilde mana verilirse verilsin istiklali inkâr mümkün olamayacağına kailim.  Ulum de istiklalini hariçten gelmek itibariyle gaib edebilir.  Siyasiyatta istiklal efkâr-ı iddia ederek çıkan gazeteler bile bence tafra furuşluktan başka bir şey değildir.  Zira müstakilane müdafaa edilen hangi nazariye ise, onun müdafaaları da vardır, muahezeler de.  Bu hatıra ile şurasını anlatmak istiyorum ki, ittihad ve terakki kongresi hakkında yazabileceğim yazılar ictihadat siyasiyemin mahsulüdür.  Bir zamanlar bizde en çoğu bilmeyenlerin ağzında gezen tarafgirlikten bittabi pek çok hisse vardır.  Fakat bir fırka-i siyasiye kilit ef’aliyle muhakeme olundukça tarih, hatasız olarak hükmünü verir. . . ]

İttihad ve terakki bir külliye, bir kuvvettir.  Bu kuvvet ise bugün memleketi yed idaresinde tutuyor.  Onun, her sene akdedeceği kongre her zaman için bir ehemmiyeti haizdir.  Fakat böyle müstesna bir zamanlarda, harp umuminin şu en nazik devresinde içtima senevinin akdi bu celselere ayrı bir kıymet verdirir.   Öteden beri ittihad ve terakki bence amal i’tilayı milletin mahsulesi şeklinde olarak telakki edildiğinden siyaseten bütün fark içtihadı, onun programı etrafında çizilmiş ufak hatlar şeklinde görürüm.  Nasıl ki ittihad ve terakkinin inkılapçı sıfatıyla bütün hudut esasiyesi ribka-i istibdattan kurtulmak için çabalayan bir milletin zübde-i efkârından ibaret idi.  Bugün de harb-i umumi denilen şu büyük misalsiz badire içinde hakkı hayat ve istiklali ispat etmek ve harpten sonra onu açık ve yüksek olarak yaşamak.  Emelini ittihat ve terakkinin ruhu olarak görüyorum.  Zaten ittihad ve terakki, bu harpte en doğru yolu görmekle vazifesini yapmıştır.  Bence dâhil olduğumuz manzume-i ittifak, şu veya bu devletin dostluğu değildir.  Mutlaka moskof ve İngiliz düşmanlığıdır.

İttihad ve terakki bir kuvvettir.  Siyasi bir heyettir.  Elbette onun da ifrat ve tefritten hali kalmayan efali vardır.  O da azade-i muhasebe olamaz fakat bunda tarik istikra, müessirden ese intikal olamaz.  Her hatanın yalnız bir heyete matuf sebepleri mutasavver değildir.  İçtimaı, binaenaleyh gayri kabili içtinap öyle müessirler vardır ki, onu içimizde aramak daha kolay ve neticeye daha çabuk mûsal bir tarik olur.

Hafta başında

MİLLİ VEZİN MAKALESİ

     Vezne dair Köprülü Fuad Beyin yeni mecmuada bir makalesini okumuş ve müdafaasında bulundukları fikirde yakın hâsıl edilmek için bazı noktaların tenviri lazım geldiğine kani olarak buralarını kendisinden sormuştum [ * ]. (talebe defteri) nin bu sırada neşir ettiği sahifeler bu suallere iltihak edince Fuad’ın cevap vermek lüzumunu his etmiş.  Gerçi benim suallerimin aradığı <evet> , <hayır> kabilinden kısa cevaplardı.  Fuad Bey lütfedip bunları da uzatmışlar ve son cevaplarla öğreniyoruz ki;

          Seyir et şu muhatabın olan mert

          Bin vezineye girmiş usta bir fert!

     Der gibi görünen Fuad Bey mesela bundan altı sene evvel <Servet-i fünûn> mecmuasının muharrir ve münekkid-i edebi ‘ligi devrinde çıkan bir < edebiyat-ı milliye> makalesine

     Bilhassa yüksek bir silsile-i hadisatın tetkikinde, hakikat daima seyyal ve firaridir.  Böyle yüksek ve müşkül el-hâl hadiseler karşısında dermeyan ettikleri mütalaanın katiyet ve hakikatine mutmain olanlar ancak budalalardır.

     Mukaddemesiyle başlayarak

     <<görüyorum ki ortada – belki kendilerini taraftar addedenlerin bile mahiyetini tayin edemeyecekleri – dürâ-dûr, boş bir gürültü var:  Edebiyatı milli olmalı, bizde edebiyat milliye yoktur.  Fransız yahut İskandinav edebiyatı gibi milli bir edebiyata malik olmalıyız. . . . ilh. 

     Edebiyat-ı milliye ile bir ırkın hususiyet ruhiyesini, tahsisat samimiyesini musavver bir edebiyat murat etmek isteyenler <felsefe-i sanat> müellifinin <ırk, muhit, an> nazariye-i münderisesine hala kani olanlardır.  Münasebat-ı beynelmilelin fevkalade tevsi ettiği bu yirminci asırda hala <milli bir edebiyat> tesisini isteyenler edebiyat-ı milliye ile nasıl bir mani ifade etmek istediklerini bilmeyenlerdir.  Muhit ictimaiyenin tesirat ırkiyeye tamamen galebe ettiği, adem-i tesavi-i urûkun eski bir efsane ad olunduğu, ırk insaniyenin bir vahdet tama ye doğru yürüdüğü gibi bir asır da mütemeddin milletlerin, edebiyatı hiçbir vakit yekdiğerinden bir sed çin ile ayrılmazlar.  Bence bu gibilerin en büyük kabahati ancak yirminci asırda dünyaya gelmelerindedir. 

     Kanaat ve ıtmi’nânını, mukaddemenin koyduğu mâniaya rağmen, katiyetin son şiddetiyle izhar ediyor ve o vakitler henüz teşekküle başlayan cereyanın şimdi etrafında pürivane olduğu müdafaalarına anlamadan, dinlemeden savlet gösteriyordu.

     Bugün ise, bu iddia sanki bir başkasının imiş gibi başkalarını kabahatli göstererek ve milli edebiyatın şu eski mücadelesine ima ederek <<her taraf birbirine cahillik, inatçılık isnad ederek hakkını meydana çıkarmak istedi.  Bütün bunlardan ne çıktı diyeceksiniz?  Yalnız hiddet ve hakaret perdesinden yükselen bu ahenksiz seslerden çıkan mani şu oldu ki şark kafası hala fikir ile ferdi, fikir münakaşasıyla kalem sev guşmasını birbirinden ayıramayacak kadar laubalidir.>>

     Dedikten sonra

     <<Milli edebiyat şekil itibariyle bugünkü Avrupa edebiyatlarından farksız, fakat esas itibariyle tamamen şahsi ve ibda’ bir edebiyattır.  Milli edebiyat cereyanının, galebesi yarın için ictinab kabul etmez bir zarurettir.>>

     Hükmünü veren yine o Fuad Beyin kendisidir.  Vakıa buralarda millet nasıl yeni bir telakki ise <milli edebiyat da aynı suretle yeni bir telakkidir.>  cümlesiyle bir spor, bir girizgâh yapılmak ihmal olunmamıştır. Bari evvelki münakaşanın müntehasıyla yenisinin ibtidasından ibret-bin olarak, kanaatlerini tashihe çalışmaktaki saffetlerinden mantıken şüphelenmeye hakkı olmadığı bir zümreye, gafil, garip, manasızlık yapar.  Bekçi baba, boş, eskilerden fazla eskilik taraftarı ve hele, küstah diye hitap etmekten azıcık utanmak, sıkılmak lazım gelir mi?  Ben kendi hesabıma söyleye bilirim ki Fuad Beyin mukabelesindeki tarzdan, sa’deyane bir teeddüb ve ancak mesul müdürü gibi temiz bir imzanın haysiyetine el uzanan bayağılıkların nasıl bir ceraatle oraya girdiğine taaccüb ettim. 

     Artık kaleminin tavassutuna uğramış her hangi bir davanın hak olmayacağına meydandaki deliller kâfi gelmiyor mu?

     Bugün

     Eski vezin taraftarları eğer bu cihetleri düşünseler ve aruzu müdafaa için yanık mersiyeleri hatırlatan hissi feryatlar çıkarmaktan vaz geçselerdi o vakit kendileriyle münakaşa kabil olurdu.

     Aruzun bu günkü müdafaaları arasında Arap, Acem, Türk, edebiyatlarını Cevdet ve Ziya Paşa derecesinde hatta onların yüzde biri kadar bilen bulunsaydı bugün aruz hakkında yapılan manasız müdafaaları çok daha ciddi telakki ederdik.

     Yalnız halkın değil hatta tahsil ve terbiye görmüş yüksek safların, aruzun ahengini – basit surette bile – his edemediği suhuletle iddia olunabilir.

     Diyen Fuad Beyin dün

     Bütün nekaisiyle beraber aruz vezni en ahenkdar ve en mükemmel bir alet-i nazımdır.  Adi ehliyetler için pek ziyade müşkül-l istimal olan bu alet, hakiki bir şairin, mahir bir sanatkârın dest-i maharetinde en latif alet-i musikiye ye, kemal-i muvaffakıyetle rekabet edebilir.

Hatırat:  [ordu kumandanlarından Vehib Paşa hazretleri müttefiklerimiz cephesinde]

     Demiyor, hece vezninin zevki fikridir, riyazidir, aruzun ki zevk hissi verir, neticesini çıkarmıyor muydu?

     Bugün

    << Muarızlarımız aruzun Türkçe ile uyuşamayacağını itiraf etmeseler bile biz bu günkü hece vezninin şimdiki şekliyle bir takım kusurları olduğunu söylemekten çekinmeyeceğiz.>>

     Diyen Fuad Bey, dün

     <<ezan aruzun temin ettiği musiki-i beyan, tahlif ahenin ne kadar terakki ederse etsin hiçbir vakit hece vezniyle temin olunamaz.  Lisan hazırımız mezkûr usul nazım ile fevkalade kesb-i ülfet eylemiş olduğu için edebiyat hazırımızın en mühim, adeta yegâne usul nazmı olarak aruz vezinlerini kabul etmemiz zaruri gibidir>>

     Demiyor muydu?  Ve hala bu günün sultanileri – zavallı mekteplerimiz, zavallı kitaplarımız ve usul zavallı çocuklarımıza – malumat-ı edebiyenin bu mecruh sahifelerinde habis ve tazyik olunmuyorlar mı?

     Bu mukayeseleri Fuad Beyin – belki son bir tashih ve tekâmülden haber verecek – kusurunu araştırmak için yapmıyorum;  Çünkü onun birisi bu makalenin sonunda kendiliğinden zahir olmuş bulunacaktır.  Ben bununla demek istiyorum ki Fuad Beyin şu ilmi bahislere, bu günkü fikirlerinin de şu eski davalar gibi hasar kalması ihtimali unutturmamak, <<ya şu ne, ya şu ne?>> müsamahalarında bir de hakikat olduğunu tanıtmak ve hiç olmazsa böyle bir mesailenin münakaşasında kendi cevabının neticesine intizar etmesidir.

     Talihin ne garip cilvesidir:  Fuad Beyin dünkü şu – batıl – iddiaları yanında <genç kalemler Türk lisanının tabiat ve mükemmeliyetini temin edecek bir lehçeye vücut veriyor.>  kanaatıyla doğruyu entak eden bizler bugün o genç kalemler muarızından ölüme mahkûm ananelere dört elle sarılmak ithamını işitiyoruz ve ne kadar da haksız olarak. . .

     Bilfarz benim aruzun veya parmak hesabının galebesinden müteessir olacak neyim olabilir?  Benim bir hiç olan heves kârlıklarım bile hem aruzu, hem heceyi tanır;  çocuklarımız için hem aruz, hem hece ile uğraşıyorum.  Fakat ben anlamıyorum ki neye milli vezin diye mev’ud muntazır bir ahengin hakikat olabileceğini de unutmuyorum hülyasına muzafferiyet tacı giydirmekte.

               Mânende-i mâkiyân-ı garra  

               Yek beyzâ ü sed hezaâr da’va

Beytini hatırlatırken karşılarında devrilecek kuvvetin bir adam, bir şahıs değil, yalnız bir itiyad, yalnız bir fikir olması lazım geleceğini düşünmüyorlar da rast gelen bir de küstah!  Diyorlar.  Ve öyle bir zamandaki daha milli vezin ile hangi nazım şekli kast ettiklerini kendileri bile tayin edemiyorlar.  Hala bir dahi gelecek diye Mehmet efendiyi bekler gibi bekleniliyoruz.  Ya gelecek dahi – bu mutlaka şimdi yaşayanlar içinde olsa gerek – aruzun veya her ikisinin yahut büsbütün başka bir şeklin dâhisi olursa!!

Zafere doğru:  [Çölde nakliyat ve hayat-ı medeniye]

     Milli edebiyat ve milli vezin kazanacak!  Doğru, yanlış. .  Fakat milli vezin hangisi?  Tekrar edeyim:  M. F. Beyin yeni mecmuadaki

               At kavalındaki yası

               Doldur bakır içden tası

               Akşam bu gariplik sazı

               Kime ilaç, güzel çoban?

     Gibi müeddâ itibariyle mi ve mahbûb devrini yaşanan, eda itibariyle benim talebemden vazife olarak almayacağım derecede aşağı şeylerin nazmındaki usul mü, değil mi?

     Bu ret usulünün tatbikine inbâ’da bu meseleyi hal etmiş olmaz.  Aynı usul eğer milli olan müesseselerin tayininde sadık ise, asırlarca evvel aruzun – Süleyman dedenin mevlidinden <<Leman’ım ile vuslatımız mahşere kaldı>> şarkısına kadar – mütezâyid bir silsile halinde başlayıp geldiğini unutmamak ve buna bakarak da hiç olmazsa o zamana göre aruzun milli olduğunu kabul etmek lazım gelmez mi?

     Milli edebiyat kazanacak, binaenaleyh milli vezin de kazanacak davası bu iglak ve itham ile yine sağlam değildir;  Çünkü hem Alman romantikleriyle Alman vezninin başkalaştığını görmüyoruz.  Hem ne hece vezninin ne aruzun mahiyetini Fuad Beyin bu güne kadar anlamadığına dair eski ve yeni delillerim vardır.  Bir dar-ül fünûn müdiresi için hicab-aver olacağını düşündüğüm bu noksanı da gelecek (ders) de izah edeceğim!

          Nişantaşı, 24 Eylül 1333

               Hakkı Tarık

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.