donanma mecmuası 101/150 3,ocak,1918

ANUD İNGİLİZLERİN PAYİTAHTINA TAYYARELEİN GECE HÜCUMU

3,kânûn-ı sani 1334 – 19,RebiLEVVEL,1336

DONANMA MECMUASI

Denizlerine hâkim olan bir millet, memleketine sahip olur.

Evkaf İslamiye matbaası – nüshası 40 para

Erkez tevzii Bab-ı Ali caddesinde – Ay yıldız kitaphanesidir

Merkez tevzii Bab-ı Ali caddesinde – Ay yıldız kitaphanesidir

Baltık denizinde Rus müdafaasının esasları

     Rusya, Baltık sahilinin müdafaası emrinde her şeyden ziyade Finlandiya körfezinin tahtı emniyete alınmasına ehemmiyet mahsusa atıf etmiş;  Bu da Petersburg tahtı gahını en tehlikeli nokta-i taarruzundan yani deniz tarafından himaye ve muhafazaya matuf bulunmuştu.  Payitahtın doğrudan doğruya mahfuziyetini temin eden “Kronstadt” tesisatı ile beraber henüz tasmim edilen mikyasta inşaatına imkân görülemeyen cesim harp limanı Reval tahkimatı, Finlandiya körfezinde kâin başlıca Rus sahil istihkâmatıdır.  Bunlardan maada Finlandiya’nın cenup sahilinde “Vyborg” ve “Helsingfors” civarında tesis edilen istihkâmlarda nazar-ı dikkate alınıyorsa bütün bu manzume-i müdafaanın Moskof payitahtı önünde müesses vasi bir kavis teşkil ettiği görülür. 

     Hâlbuki müessir bir sahil müdafaası, yalnız karada tesis edilen istinat noktalarına münhasır kalmayıp evvel emirde denizde aranmak lazım geldiği için Baltık donanması, Rusya’nın Baltık denizi müdafaasında vasıta-i fiil sıfatıyla ehemmiyet katiyeyi haiz bulunur.  Donanmasının “Port Arthur” ve “Tsushima” hezimetlerinden sonra Rusya’nın siyasi merkez sıkleti garba intikal ettikçe bilhassa Baltık donanmasının tensik ve ikmaline germi veriliyordu.  Son donanma programlarına göre;  1930 senesine kadar 24 hatt-ı harp sefinesi ile 12 zırhlı kruvazör ve 24 kruvazörden mürekkep bir kuvvet tasavvur edilmişti.

     Lakin Rus milletinin, geçen Rus – Japon harbinin tecarib elimesinden dolayı kendi donanmasına karşı nefret ve infiali, donanma inşaatında kuvvetli mânialar ihdas ediyordu.  Bu infial, ale-l-ekser donanma layihalarıyla (Duma) ya gelen bahriye nazırına karşı alenen ihzar edilirdi.  Bu suretle Rus donanması, bidayet harpte henüz halet-i inkişafta bulunuyor.  O zamanki mevcudu, 8 hatt-ı harp gemisi [4 kıtası der-dest inşa] , 5 zırhlı kruvazör, 4 kıtası henüz yapılmakta, 6 kruvazör, 4 kıtası daha yapılmakta ve bir hayli gambot, takriben 90 torpidobot ve 12 tahtelbahir olmak üzere keşf ediliyordu.  Bundan bir kısmı da, Sibirya sahilinin emir muhafazasına ayrılmak lazım geliyordu.  Mamafih harbi umumi esmasında Rusya’nın Baltık donanması 1 hatt-ı harp sefinesi ve 1 kruvazör zayi etmiş;  bir kısım zayiat da, efrad-ı bahriyenin sui-kastı neticesi vaki olmuştur.

     Rus milletinin, kendi donanmasına karşı nefret ve ikrahı, ayrıca Moskof bahriyesinde yeni bir şekli gayretin neşvünemâ bulmasına mani oldu. Bu gibi ahval ve şerait dâhilinde Rus bahriyesi için adeta hiç gönüllü efrad bulunamaması, hatta çekirdekten yetişme gemicilerin bile bahriye-i harbiye ye heveskâr olmamasıyla beraber Moskof köylüsünün betaet cebeliyesi hasebiyle gemicilik hizmetine elverişli bulunmaması gibi sebepler, esasen kendilerine o kadar itimada haiz olmayan Rus fabrika amelesinden gemi mürettebatı vücuda getirmeğe saik oldu. Bunların beraberlerinde getirmiş oldukları, kısmen ihtilal kâr mütalaat, Moskof bahriyesinde miktarı kâfi işe yarar küçük zabitan heyeti bulunmamasından dolayı kolay kolay tamim edebilirdi.  Rus çavuşları, kısa bir namzetlik zamanından sonra ekseriyet üzere malumat fenni yelerini, hususi muessesat sanayide işletmeğe hava hoşger bulunmaktadır.  Bundan başka, üçte ikisi, diğerlerine karşı bu nevi hassa zabiti tavrı takınan Petersburg mektep bahriyesinden yetişen ve hattı zatında pek az sevilen bahriye zabitan heyeti, dâhili bir nifak ve şekavet halindedir.  Bu hale nazaran daha sulh zamanlarında bile Rus bahriyesinin mütemadiyen kıyam ve isyana me’va olmasında, ihtilal zuhurunda muteberiz bir rol oynamasında taaccübe şayan bir cihet olamaz.  Fesat ve inhilale saik olan bu gibi tesirat siyasiyenin, donanmanın kuvveyi muharebesi üzerine ne mertebelerde icra-yı tesir etmiş bulunduğu ileride mevzu bahis olacaktır.

     Ahmed

Tahtelbahirlere karşı İngiliz vesait müdafaası

     İngilizlerin tahtelbahirlere karşı kullandıkları tedabir meyanında en ehemmiyetlisi tahtelbahirleri tahribe mahsus olmak üzere 1914 senesinden beri inşa edilen kruvazörlerdir.  Bu kruvazörler “foksgalve” sisteminde olup isimleriyle malum olanlarının adedi 67 ise de bilhassa mütemadiyen yeniden inşa kılınanların inzimamıyla miktarları, hakikatte pek fazladır.  Bu gemilerin mai mahreçleri 1500 – 1800 ton, süratleri 16 – 18 mil olup iki adet 15,2 santimetrelik ve ekseriyetle daha küçük çapta müteaddit diğer toplarla müsellahtırlar. Bu kruvazörleri büyük gemiler ve küçük motorbotlar olmak üzere, iki kısma ayrılan <<tahtelbahir muhrib torpidolar>> takip eyler.  Bunlardan kâmilen İngiliz tezgâhlarında inşa olunan birincileri, P işaretiyle 70 kadar sıra numarasını havi olup hacim istiabları 200 ton, tulları 70 metre ve şekil haricileri adi torpidobotlara müşabihtir.  Motorla müteharrik olup süratleri 35 mile kadar çıkan bu gemilerin teslihatı 10 – 12 santimetrelik toplardan maada bir de küçük çapta toptan ibarettir.    Diğer küçük motorbotlara gelince bunlar M – L işaretiyle sıra numarasını havi, saatte 18 – 20 mil sürat ita eder.  500 beygir kuvvetinde makinalar ile mücehhez, tulları 24 arizları 3,7 ve amîkleri 1,4 metrelik küçük sefainden ibaret olup mevcut 550 sefinenin cümlesi Amerika’da inşa olunmuş ve 4,8 santimetrelik bir topla teslih edilmiştir.  Mürettebatı 10 kişiden ibarettir.  Amerikalıların amele ve malzeme fıkdanından

Mülahaza

Maksada doğru

Maziden hale

     Tersanemizin hayat mazisinden bir iki safhayı geçen hafta bu sahifelere nakil etmiş idik.  Binayı halde mazinin verdiği derslerden istifade etmeden muvaffakıyet ikmal iddia edilemeyeceğinden bu hafta da bu bahis üzerinde duracağız.

     Muvaffakiyet mütetâbbimizin ısrarı – şathiyece bile – tedkik edilse görülür ki eslafımız, kâffe-i ihtiyacatı dâhilden tedarik etmek lazımesini unutmamışlardır.  Bunun sevâki ne olursa olsun çok müfid neticeler vermiştir.  Edvar-ı mütetâbideki netayiç ma’kûse ise, zamanın reviş terakkisini takip edememekten yahut müessesat milliye, ruh anane muhafaza edilmemek üzere zamansız tekemmüle tabi tutulmamaktan zuhura gelmiştir.  Bir takımı ise edvar-ı inhitatımızda bünye-i vatana istila eden araz ve emraz gûnâgûn saikesiyle mahkûm inkıraz olmuştur.  Geçen makalede de söylemiş olduk.  Bir ordunun faraza Lehistan’a kadar gitmesi, netice ne olursa olsun faraza “Kamanice” önünde harp etmesi, “Hotin” muhasarasına senelerce devam eylemesi fevk-at-tabii kuvvetlerin sâik hurd sözüne medyun değildir.  Bunun sırrı teşkilattadır.  O teşkilat ki birini bozup diğerini yapmakla yahut tedriç ve tekâmül nazariyatını unutmakla, derhal istifadeden sakıt olur. 

     Donanma hakkında da aynı mütalaa vardır.  Eski zamanda harp sefinelerinin uzun derya seferinden sonra yahut harbe başlamadan evvel, hâsılı sevâik icabıye ile muhtelif mekân ve zamanlarda karinelerinin yağlanması lazım gelirmiş.  O zamanın takvim şevnine ait sahifeleri açarsak bu ameliyenin nerelerde ve ne suretle icra olunduğuna dair epey tafsilat görürüz.  Fakat bizi alakadar edecek olan bu türlü ameliyenin zaman icrası değil suret ve mekân ifasıdır. 

     Faraza “Kâtip Çelebi” nin (TUHFETÜ’L-KİBAR) ında pek çok tesadüf ettiğimiz Kordon, Avarin, Menekşe, Metun gibi isimler bize o zaman Bahr-i Sefid’in Yunan sahillerinde, adalarında bir büyük Osmanlı donanmasını teçhiz edecek mahallerin vücudunu ihtar eder, durur. 

     Bir Hadım Süleyman, Paşa bir Piri Reis, Süveyş’ten Hint denizine yalnız cesaret ve şecaatle gitmemişlerdir.  O zaman Süveyş’te bir donanma vücuda getire bilecek teşkilat sanayiye elbette mevcut idi.  Garp ocaklarının, tarihin pek maruf solumadan can vermek veya mal ganimet almak üzere ta İrlanda sahiline kadar gitmek için nefsinde cüret bulunan Türk fedaileri topuyla, tüfeğiyle birkaç gemi donatmak için Akdeniz’de bir değil, birkaç tezgâh inşaat bulabilirlerdi ki senelerce devam ve Avrupa’yı lezzedar eden muvaffakıyetleri bu iddianın en şanlı şahididir.  

     Koca “Hayrettin Barbarossa” elbette ve elbette Cezayir hatasında mümkün olabileni bulmuştur.  Bu meyanda sahil ümerasını ki – tarihte derya beyleri unvanıyla anılır – tahattur etmekte lazımdır.  Devlet-i Aliyenin en satvetli zamanındaki hizmetleri ne derece meşkûr ise, eyyam-ı zaaf ve teşevvüşde <derya umuru> namına ihtiyar ettikleri fedakârlıklarda o kadar me’cûrdur.  Hatta tercüme ve tahşiyesini mecmuaya derç ettiğimiz Girit sefer meşhuru esnasında payitahtın senelerce devam eden tezebzübü haziredeki gazete imdada mani olduğu gibi Akdeniz boğazı cengi de <<umur derya>> nın na-ehiller elinde kalması hasebiyle netice-pezir muvaffakıyet olamamış, fakat derya beylerinin gâh ü bi-gâh imdad ve muavenetleri mesbuk olduğundan o fetih-i mübin bunların külli yardımı dokunmuştur. 

     Bu muavenet ise, yalnız eshabının himmet ve hamiyeti semeresi olamaz.  Elbette sahil ümerası teçhiz sefainin vesait sanaiyesine de malik idiler.  Bu vesaitin ise devlete ait aksamından maadası milletçe tedarik ve adat olunurdu.  Çünkü sahil ahalisinin bir kısmı armatör, (gemi mücehhizi) idi.  Bu nücehhizler ise bugün garpta pek çok ikbalini işiterek veya görerek hasretlerle ana bağımız erbab-ı servet ve gayret idi.  açlık aramızda pek vakitsiz olduğu Türk evlat faziletinden girân-kadr müverrih ve mütefekkir Saffet Bey merhum, mecmuanın iki nüshalarından birine şeref veren bir makalesinde mazinin bu şayan-ı dikkat semalarını ne güzel tasvir etmiş idi. 

     Halicin şimdi, şaşaayı sabıkasına mütehassır gibi duran iki sahilinde bayında abani sarık, belinde şal kuşak, kuşağının arasında piryol saat, ayağında çuha şalvar, arkasında alma kürek, mücehhezler vardı ki memleketin nice mesaîb karşısında hala muhafaza-i mevcudiyet eyleyen minneti o zaman ağa denilen bir adamların elinde idi.  O ağanın kahvesi önünde oturmasını şeref sayan kahveci, beş sene evvel sermayesini bunun muavenetiyle temin eylemiştir.  Önde ayvaz, uşak, halayık, her gününü bilip gelen, haftalık nafakasını alan fukara, şimdi çoluk çocuk sahibi olmuş bikes kızlar, ustasının yanında, yarın öbür gün kalfa olacak yetim çocuklar var idi.  ağaya hangi iş için müracaat edilse, uzun kesesini kapamazdı.  Fakat Cezayir taraflarında namı, Akdeniz kıyılarında gemileri gezerdi. 

     Sıra gelince devlet de onun hamiyetine müracaat eder, o da elinden geleni diriğ etmezdi.  Teşkilatın noksanı, sui idarenin bid’at zulmiyenin devamı, cerime, angarya, binihayet, garbın seyl terakkisi karşısında onun tekmil yolunda rehberden mahrumiyeti bu sınıfı yavaş yavaş mahv edip bitirmiştir.  Hala yâd namı bir şahika-i tahsirle kalplerde daimdir.  İşte teşkilat resmiyenin yanı başında bu türlü menâbi’ hususiye iki menba feyz ve minnet şeklinde görülerek bu devleti tarih beşere bir fasıl mahsus kıymettar bahş eden muzafferiyete mazhar eylemiştir.  Bu emsal maziye istikbal için hazırlıklar gördüğünüz bu zamanda da, mevkaza birer mahiyeti haiz hava tardındır.  Onu kısve-i maziyesiyle muhafaza etmek elbette kimsenin aklına gelmez.  Fakat her zaman iddia edilebilir ki bizim için hal ve istikbalde ki teşkilat terakkiden muntazır semerelerin kemal-i iktitafına mani olan, bu emsalden layıkıyla istifade edilememesi midir?  Bu cihet varlık ile yokluk arasındaki fark ile kabil-i tefsirdir.  Görülmektedir ki mevcudu bozup yeniden yapmaktan ise ona zamanın ihtarı veçhe ile bir şekil nevin vermek her halde daha mesmurdur.  Şu kıyas, terakkiyat bahriye mevzuunun bütün hayr endiş zihinleri iştigal ettiği zamanlarda, denizciliğe de kabil-i tatbiktir.  Bizim itikatımız, bu meselede râsîh olduğu olduğu içindir ki diğer makalelerde de teşrihata devam edeceğiz.

          Donanma   

İçtimaiyat

Tesanüt endişesi

     Her zi hayat uzuv, sayısız hücrelerinin müşterek mütesanit faaliyetiyle yaşayabiliyor.  Hayat, en kuvvetli bir gözle görülemeyecek kadar küçük hücrelerin el birliğiyle çalışmasından başka bir şey değildir.  Her hücrenin ferdi hayatı, ancak uzvu teşkil eden bütün hücrelerin müşterek hayatına merbuttur. 

     Cemiyet, insan dediğimiz fertlerden müteşekkil zi hayat bir uzuvdur.  Cemiyet halinde bulunmayan fertler yaşayamaz, demek ki her fert hayatını ancak cemiyet hayatına medyundur.  Mütearife kabilinden olan bu hakikati, mütefekkir beşeriyet ilk dakikadan beri biliyordu.  Son zamanlarda tesis eden hayatiyet ilmi, bu hakikati bir kere daha teyid etmiş, pek yeni olan içtimaiyat onu, yani içtimaı hayatı kendine mevzu edinmiştir. 

     Şeyh Sa’di <<Beni Âdem, âza’y-ı yekdiğerend>> demekle bu ezeli hakikati söylemek istemişti.  Ancak beşeriyet, kavim, millet gibi müstakil uzviyetlere ayrılmış olduğu için bu sözü, bir kere bu hususu dairelerde, yani milliyet sahasında nazar-ı dikkate almak icap eder. 

     Fertleri kendi hususi hayatlarına kıymet veren içtimaı uzuvlar, yavaş yavaş inhilale mahkûm olur.  Vaki bu inhilal ferdi hayatı tamamıyla mahv etmez.  Çünkü o fert, diğer içtimaı uzuvlara temsil eder.  Kendini hususi bir muhit içinde, hususi şartlar altında yaşanan cemiyete karşı ferdin, sırf hôd-bîn bir endişeye nefsini kapıp koyuvermesi, onu mutat olduğu muhitten hususi şartlardan tamamıyla ayırır.  Başka yabancı muhitlerin, şartların esiri eder.  Çünkü fert, her hangi bir cemiyet hayatı içinde bulunmadıkça kendi başına yaşamaz.  İşte temsil, böyle bir içtimai fiilin tabii neticesidir. 

     İyi ama bir uzviyetten kurtulup diğer uzviyete temsil etmek kolay mıdır?  Kazasız, ziyansız vukua gelebilir mi?  Çok defa içtimai temsil, ferdin hayatı için pek tehlikeli bir istihaledir.  Onun için ferdi hayatı korumak sevk-i tabiisi, fertleri uzvi oldukları cemiyete daha sıkı bir surette rapt eder. 

     Bilginin arttığı, içtimai hayatın mu’zilleştiği cemiyetlerde bu tesanüt gittikçe daha fazla kuvvet, daha fazla salabet kazanıyor. Her ne kadar bazılarınca içtimaı zümreler arasında tahaddüs eden ihtilafın kuvveti, milli tesanüdü kıracak korkusu varsa da, milli hayatın tehdit edildiği buhran zamanlarında zümre ihtilafları birden bire ortadan siliniyor.  Her zümre müşterek tehlikeye karşı yekvücut olduğunu ve mefkûre addettiği, istihsali için her türlü fedakârlıktan geri durmadığını mezhebinin, mesleğinin ancak bu vahdetten kuvvet aldığını idrak ediyor. 

     Umumi harbin bidayetinden bedi muharip milletlerin dâhili bütün tefrikaları muvakkat bir sükûta mahkûm ettiklerini, her şeyden evvel milli mevcudiyeti kurtarmak endişesiyle çırpındıklarını görüyoruz.

     Şüphesiz her memlekette ferdi menfaatini, milli faziletlerin fevkinde tutan kimseler vardır.  Yalnız keselerini doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen millet münkirlerinin miktarı içtimai tesanüdü sarsamayacak, belki dâhili bir tehlike korkusuyla daha ziyade rasinleştirecek derecede az yahut menfi bir tesiri haizdir.   

     Şimdi bize gelelim;  Milletimizde içtimaı tesanüt kuvveti ne derecededir?  Korkulacak bir tehlikeye maruz mudur?  Bu tehlike nereden gelebilir?  İktihamı, yahut izalesi mümkün müdür?   Bu suallerin cevaplarını vermeğe çalışmak, benim hiç olan bilgimle ya küstahlığa, ya bönlüğe mahmul olabilir ki pek mahkdır.  Bununla beraber ben bu küstahlığı, bu bönlüğü kabulleneceğim.  Pek pek az olan bilgimin sönük ışığıyla milletimdeki tesanüt kabiliyetini tarassuta çalışacağım.

     Tesanüt noktasından milletimi iki zümreye ayırıyorum;  Biri ilimde, ticarette, spekülasyon yapanlarımız, diğeri mahallelilerimiz, köylülerimiz, Rençberlerimizdir.  Ben öyle görüyorum ki birinci zümrede içtimaı tesanüt kuvveti mümkün olduğu kadar azalmıştır.  Süratle de azalmaktadır.  İkinci zümrede yukarıdan aşağıya, yani eski atalardan bu günkü nesle kadar ede ede gelen bu kuvvet, henüz canlıdır.  Az bir himmetle, daha büyük daha vusatlı bir seyir iktisab edebilir.  Birincide tesanüt hatta bir pis – zinde bile değil;  ikincide ise adeta araftır. 

     Eğer bu iki zümre arasında husule gelen açıklık, ciddi bir hamiyet hamlesi ile doldurulamazsa, o vakit ikinci zümrenin şuursuz tesanüdü de yavaş yavaş pis – zindeliğe doğru yol alıyor ki bu pek müthiş bir tehlikedir.

     Asıl kuvvet, asıl hayat ikinci zümrede, yani halkta toplanıyor. Halk cahil olabilir, fakir olabilir;  bunların milli tesanüte zararı olmakla beraber, yine birinci zümre gibi içi çürümüş bir ziynet ağacına benzemez.  Birinci zümre tümden iddia eder, tefazul iddia eder, ilim iddia eder;  fakat bunlar hep yalancı pehlivanlıktır.  Çünkü bu zümrenin fertleri hep kendilerini düşünürler, keselerini, şöhretlerini, şereflerini düşünürler hiç gayri bin değil derler.  Bunu her gün yüzlerce, binlerce misalleriyle pek mahir görüyoruz.

     Aksini kim iddia edebilir?  Ne yazık ki memlekette gözde olan sınıfta bu ferdiyetçilerdir. 

      – İstisna kaide teşkil edemez. – harp, bu muzır ferdiyetçiliği artırdı.  Hatta bu servetle beraber birçok köylere kadar sirayet etti.  İşte bir düğünde bir davulcuya yüz lira veren, fakat bir şehit arkadaşının, kardeşinin çocuğunu yetiştirmeye bile tavsil etmeyen köylülerden şikâyet olunuyor.

     Bu tehlike elbette sadece bu günün eseri değildir.  Bize pek uzak olmayan dün bu cinayetin ilk faillerindendir.  İyi ama bu cinayet, korkunç bir sirayet şeklini almak istidadındadır.  Buna mani olmak mümkün değil midir?

     Ben pek imkânsız görmüyorum.  Birinci zümreden zuhur edecek iyi örnekler, çok büyük bir telkin kuvvetini haiz olabilirler.  Lazımdır ki bu zümrenin ferdi vicdanları üzerinden kuvvetli bir hamiyet cereyanı geçirecek kadar ikna kuvvetine haiz zatlar – ki yukarıda istisna ettiklerim meyanındadırlar – kollarını sıvayarak işe girişenler.  Şu kadar ki yüksek hayallerle, tahkiki kabil olmayan gayelerle değil, pek basit, temini intacı pek kolay tabii işlerle teşvik meydanına atılsınlar.

          Kazım Nami  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.