DONANMA MECMUASI 2 Nisan.1910

DONANMA MECMUASI 2   nisan.1910

donanma mecmuası numara:  2  aylık tabı                                                                                            nisan 1326 

 Sadrazam İbrahim hakkı paşa hazretleri

 TÜRKİYENİN İSTİKBALİ

Ve

Donanmamız

     İngiltere ve Japonya gibi adalı hükümetler müstesna tutulursa, Türkiye kadar sahili çok bir memleket olmadığı görülür.  Bu kadar uzun sahile malik bir memleketin her şeyden evvel mükemmel bir harp ve ticaret donanmalarına olan ihtiyacı bidahaten sabit bir hakikat ise de şimdiye kadar bez bu hakikati unutmuş gibi davranmış olduğumuzdan bu zeminde söz söylemek zaid değil, lazımdır.

      Mukaddes vatanımız, bütün arzın en mümtaz ve en müfid parçalarından müteşekkildir, bunu icmalen hepimiz biliriz, hepimiz kemali iftiharla vatanımızı o tek sairenin fevkinde görüyoruz, lakin emin olalım ki bu mübarek vatan, alemi icmalimizin pek çok fevkinde mümtazdır.  En iyi ve ticaret için en müfid sahiller; köyleri, limanları, körfezleri, çok olanlarıdır.  Bu itibarla da Türkiyemiz, dünyanın en güzel parçasıdır. 

     Akla hayret veren garabetlerden olama üzere en müterakki olmak lazım gelirken bizde en mütedenni ve mütevekkif deniz işleri kalmıştı.  Harp donanmamızın hali sabıkı, hükümeti zailenin an kasıdi icra ettiği tahribat asrı idi, ya ticaret donanmamız?  Vakıa fena bir hükümetin her noktada asar şeameti görülmesi pek tabii bir şey ise de ticaret donanması hususunda bütün kabahatleri hükümete yükletmek doğru değildir.  Bunda hepimiz ve ba husus iş bilmez sermayedarımızın kabahati büyüktür.  Pek teessüf edilecek hallerdendir ki, ticaret donanmamıza karşı hala kayıtsız durmaktayız.  Hala ticaret donanmamızı düşünmüyoruz;  vesaidi nakliye, turuk (yollar) muvasala, terakki ticaret ve ziraat denildiği gibi hatırımıza yollar, demir yolları, tarmvaylar, omnibüsler, ve saire geliyor da umran vatan için dereceyi evlada elzem olan şeylerin biri de vapurlar ve bahusus yakın kasabalarımızın yekdiğeriyle münasebetini takviye ve ticaretini teshil edecek küçük vapurlar olduğunu pek de hatırlayamıyoruz.

     Türkiyenin bir vilayeti demek olan Yunanistanda bir sürü vapur ve istimbot kumpanyası var.  Acaba bunlar Yunanistan için mi?  Şüphesiz ki değil.  Bu kadar vapur, Yunanistanın taşları toprakları ihraç ve nakil edilmek lazım gelirse, yine çoktur.  Bu vapurlar, bu istimbotlar, hep bizim mallarımızı taşımak, bizim paralarımızı çekmek içindir.  Sade bunlar mı ya?  Büyük limanlarımıza bir göz atarsak, mal muhtelife bayraklarının temu cennema terki olduğunu görürüz, bir çok mükemmel büyüklü küçüklü vapurlar yanında, canından bezmiş, hayatından usanmış mahlukatın durmayışını

Sayfa:  98

andıran bazı köhne teknelerde bulunur ki hamal oldukları vişne çürüğü rengine dünmüş sal hurda bayraklardan bunların Osmanlı malı olduğu anlaşılır.  Bunların limanlarımızda işğal ettiği mevki, o kadar mütevassılanedir ki ecnebi gemilerinin sayei atifetine sığınmışa benzerler!  Bu gün Trabzondan bir vakte kadar bir cevlan icrası lazım gelirse, insan malı muhtelifiye mensup bir çok vapurlara müracaatda muzter kalacağı halde Osmanlı bayrağını hamil biricik vapura binmek nasip olmaz.

     Küçük kasabalar, yakın iskeleler arasında seyir ve sefer edebilmek Yunan bayrağının pekde merğub olmuyan ve biraz ceviz ağacı gölgesine benzeyen sayısına dahline bir aşiyanlı mecburdur.  Yunanlı palikarya kaptanların kabalıklarını aktihama dahi mecburdur.

     İhtiyacın bu derecesi pek ağır bir zillet olduğunu artık yalnız hükümet değil, eğniyai millet dahi anlamalıdır.

      Ω

      Herkesin ağzında bir söz devran ediyor:  sermaye yok, para yok!  Biz bu sözlerin ciddi olmadığına tamamen eminiz. Bizde para kazanmanın ve aynı zamanda millet ve vatana hizmet müfide ibraz etmenin yolunu bilen yok, işin doğrusu bu.  Vakıa memleketimizde cesim sermayelere malik ağniyo, Rockfeller, Highrich’ler, Rothchild’ler yok.  Lakin yirmibin, ellibin liralık bir servete malik olanlarımızın adedi az değildir.  Bunun fevkinde servetler de var.  Acaba Avrupa muvasat  maliyesi, vapur kumpanyaları her vakit birer ademin sermayesiyle mi müteşekkildirler?

     Biz hiçbir vakit Trabzon ve Samsun ve civa ve ağniyasin bu iki memleket arasında nakliyatı temin edecek bir küçük vapur kumpanyası yapacak kadar maliye malik olmadıklarını kabul edemeyiz.  Acaba Antalya, Mersin ve İskenderun sermayedarlarını bu üç iskele arasında seyir ve sefer edecek mini mini bir vapur kumpanyası yapamazlar mı?

     Demek ki ortada sermayesizlik özrü yok.  Acaba Osmanlıların gemiciliğe istidatları mı yok.  Vakıa Osmanlıların meziyeti gözlerine batan bir takım düşmanlar ve hatta düşman olmadığı halde bizim hakkımızda eğri düşünmeye alışan böyle bir iddiada bulunabilirler.  Lakin ne fayda!  Tarihten bir sahife okumak, namuslu ve gemicilikte bütün gemicilerin mümtazı olan Lazlarımızı, lazkiyelimizi bir köhne tekneyi idare ederken görmek, o hataları tashih için kafidir.

     Muharebat bahriyenin kahramanlık devri olan tarihlerde, acaba Osmanlılardan fazla meziyet göstermiş bir millet var mı?  Barbarosumuz gibi büyük bir kumandan gösterilebiliyor mu?  Turgutlarımız, Uluçlarımızla hangi millet iftihar etmez?.  

     Demek ki ticaret filomuzu da ihya için yalnız teşebbüs ve delalet noksan, başka her şey var.  Harp filomuza gelince:  hamiyet ve fedakarlıkda dahi bi nazır olan

Sayfa: 99

  Muaveneti milliye cemiyeti Manastır heyeti merkeziyesi.

 Sayfa:  100

sevgili milletimiz donanmamızın, şerifeyi satvet ve şükuhemiz olduğunu anladı.  Bunu alemi insaniyetin hayret ve takdirini celb edecek bir tehlike verdiği inatla inbat ediyor.  Vakıa istidadı olduğu halde donanma ianesine iştirak etmeyen adamlar yok değil, var ama biz bunları halis ve sadık Osmanlı ve vatanın öz evladı görmekte mazuruz.  Cereyanı milli haricinde kalan;  efradı milletden maadud değildir, bunlar bir sürü nankörler, hainlerdir.  Madem ki ana vatanı unutuyorlar, elbette maderde onları unutur.  

     Biz gerçek Osmanlılar, yalnız ismen Osmanlı olan böyle hissiz eşhasın tavrı barde ve lakaydiyesini elbette numune ittihaz etmeyiz, ve vatan ve milletimize malımızla, canımızla hizmetten vazgeçmeyiz.  Bir taraftan hükümetimizin gayreti, diğer taraftan milletimizin himmeti ile meydana gelecek ahinin kıtaları çeşmi müserret ve iftiharla söz dikmez seyirde, Osmanlı namına biğanecesine, haksızcasına deşilen, vatanımız ve milletimiz sayesinde yaşayan tüfeyli serisine, bir nazarı istihfaf atacağız ve << Osmanlı sancağının burç şeref ve şanı olan şu ahınin kalelerde sizin ve emsal mahrukenizin orada ve ihtiyarınızla verilmiş bir parlak müşareketiniz yoktur >> diyerek öcümüzü alacağız. 

Şahbenderzade Filibeli

Ahmet Hilmi

Sayfa:  101

 

Ticareti bahriyeyi Osmaniye

     Osmanlı sancağı denizler üzerinden kayıp oluyor!  Şu acı feryad talihfekarane, yirmi dokuz sene evvel makamı kaptanlığı işğal eden Rasim paşa merhumun lisanı hamiyetinden sadır olmuştur.  Merhum müşaraniyehin ahdı kaptanlarına mesadüf olan << 97, 96, tarihlerinde;  tuna nehrinde seyri sefer eden Osmanlı merakib ticariyesi kaptanları tarafından makamı nezarete varid olan müteaddit mahzurlar, mazbatalar, istirhamnameler, bu feryad musafin bağış müstakili olmuştur.  Osmanlı oğlu Osmanlı olan bu kaptanlar mahzurlarında;  kendilerinin ilelebed riayet dilcüvi Osmani altında bulunmak şerefinden mahrum bırakılmamalarını Osmanlılığa has bir lisan sözün hamiyetle istirham ediyorlar ve diyorlardı ki << bizler;  sırf Osmanlı sancağına mahsus olan rüsum mütenevvi fevkaladeden kurtarılmadıkça ve yahud aynı rüsum ecnebilere de teşmil edilmedikçe mateessüf tebdili tabiyet ederek sevgili sancağımız ayrılmak bahtsızlığına . . . . hayır, hayır! . . .yeğane vasıta maişiyetimiz olan gemilerimizi de satarak açlıktan ölmeğe mahkum kalacağız? . . . >>

     Hayfa ki bu biçare kaptanların gayet mantıki olan avazı mutalibatı, enin istimdadı;  o gayur Rasim paşanın feryadı ve mesaiyi bisevda, Abdülhamidin;  şu mazlum milletin boynuna takmakta olduğu esaret zincirleriyle mazlum lalelerinin boğucu ve sağırlatıcı gürültüleri arasında kayıp olup gitmiştir!.  O vakitten beri yirmi dokuz sene oluyor ki maalesef Rasim paşanın suitefailini teyid eden bir çok acı misaller gördük ve elan da görmekteyiz!  Evet, helal Osmani, aşinayı kadimi olan Tuna sahili, yirmi dokuz senelik uzun bir müddet tarafında hiç olmazsa yirmidokuz defacık olsun selamlayabilmek şerefinden mahrum kalıştır.  Evet, bir vakitler imanların ziyneti pür şükühi olan şanlı bayrağımız;  her yerde, her köşede o kadar seyrelmiş ki sahil vasiyemizin _ hücra noktaları şöyle dursun_ en işlek ve en meşhur limanları bile aylarca, hatta yıllarca o muazzez timsali milliyi görebilmek saadetinden mahrum kalmıştır.  Misal mi istersiniz?…  işte Karadeniz sahili, adalar arası, Arnavutluk sahili;  Suriye, Trablus garb sahili; Bahri ahmer, Umman ve fas sahili hatta Marmara gölü! . . . ve haliç dersaadet!.. 

hami ianet hususunda fevkalade hizmet ve gayreti sebuk edenAdana valiyi faali Cemal bey efendi

  sayfa:  102

     Yalan veya rüya değil! . . . bu iddianın sıhhati;  ticaret bahriyemizin hali hazır perişaniyesi göz önüne getirilince kendi kendine tezahür eder.  Evet, bu gün Trabzon sahilindeki limanlara mensup büyük,  küçük sefainin hemen kısmı azami moskaf bandırası taşıyor! . . . bu bandıranın esbabı ve merasimi talikiyesi;  bilseniz ne kadar hazinengiz ve ibretamiz bir menkıbe ve manzarayı facia teşkil eder!. . . Dinleyiniz, zihninizde layıkıyla tecessüm ediniz:  Anadolunun minha şimaliyesini teşkil eden << toros >> dağlarının Karadenize bakan yamaçları;  dik ve yalçın kayalıkları arasına sığınmış bir sınıf halk – ki asırlardan beri gemicilik ile temini maişete çabalar dururlar – esasen barı maişetin zebun tazyiki oldukları halde, devri malvan hemdinin esrafat mecnunanesine karşılık bulabilmek fikriyle icad edilen bir çok mütenevvi resim ilede bir kat daha azalıyor.. bitiriliyor! …bir gün geliyor ki bin türlü şedaid ve mehalik zorluklara göğüs germek suretiyle tedarik edebildiği son nefkada – bilmem ne resmi, bilmem ne ianesi namı altında habire elinden alınır! . . .  o zavallıya ise yalnız elleri böğründe olduğu halde dolanalım etmekten ve uzun uzun düşünmekten başka bir sermaye kalmıyor!…

     Düşünüyor… düşünüyor! . . .

     Nihayet, ya gemisini ve merhametsiz iki çıplak kaya arasına sığınmış olan kulübeciğini yok bahasına satıp savmaya…. Perişan ailesi ile İstanbula göç ederek karşıdan karşıya günde yüz sefer etmek suretiyle kuvvet layemut geçinmeye firar veriyor! . . yahud;  ameleliğe boğazını kazanabilmek için çoluğunu, çocuğunu ve aile bucağını terk ederek Rusyaya savuşuyor. . . . biltabi   – gurbet fabrikalarında çalışmak gibi  – en ağır, en mehalik hizmette kullanıldığı için sevgili vatanına;  çoluğuna, çocuğuna ya avdet ediyor veya edemiyor!. . .

     Veyahut, en son çare olmak üzere medarı mayeşeti olan gemisinin kıçındaki sancağı değiştirmek azabı elemine katlanıyor! . . . 

     Sancak değiştirmek! . aman yarabbi, ne meşum, ne tahammülsüz, ne azabengiz bir hal! ! . . fakat; yaşamak için yaradılmış olan bibeşer olmadan mümkün mertebe uzaklaşmak için bazen vicdanı sızlaya sızlaya istemediği bir şeyi yapmak mecburiyetinde kalıyor! . . 

     Senelerden beri gemisinin kıç gönderini veyahut << giz >>yeni tezyin eden dedeler bir kez ari bir bayrağı, kil yüzlü riayeti Osmaniyi bilseniz ne kadar keskin, ne kadar tahammül fersa bir izdırabı vicdanile utana, utana ve ağlaya ağlaya <<ariya>> ediyor! . . . yerine

 Beyoğlu mutasarrıfı muktediri ve muaveneti milliye cemiyeti

Leva şubesi reisi Muhiddin bey efendi 

Sayfa:  103

istemeye, istemeye;  mütereddüt ve mertuş bir el ile fakat yoktan yere açlıktan ölmek korkusuyla Moskof bayrağını çekiyor! . . . 

     Bahri Ahmer ve Basra sahillerindeki sünbüklerin ekserisi de – yine aynı sebebi mecbur tahtında olarak – Fransız İtalyan ve İngiliz bandıraları taşıyor! . . . hatta bu bandıraların verdiği cesaret sebebiyledir ki mesela İtalya bandırasını hamil bir sünbük bala muhaba Yemen sahiline silah ve cephane taşıyor. . derken;  günün birinde yolda tesadüf ettiği bir Osmanlı tarassut sefinesinin hamiyetli suvarisi tarafından zabt ediliyor! . . .  sonra bilmem neler olur, ne dönüyor da . . . bir İtalya kruvazörü – hukuku düvel kuvad metnine giremiyor . . .  ve <<miyda>>yı topa tutuyor! . . . tutuyor da hasırdan mamul birkaç ariş (kulube) yıkmakla güya intikamını almış oluyor! . . . 

      Şimdi maziyi bir tarafa bırakalım da biraz da halden bahis edelim.

     Bu gün, evet meşrutiyet idareye malik olduğumuz bu ravzı mesud da bile maalesef Rasim paşa merhumun feryadını, hem de daha büyük bir ihtiyaçla tekrar mecburiyetinde bulunuyoruz.

     Evet <<Osmanlı sancağı denizlerden kayıp oluyor!>>  mazinin yadiğar cehaleti olan ve sail muteadideye bugün pratiksizlik, daha doğrusu bilmemezlik yüzünden daha başka esbabında inzimamı Osmanlı sancağının denizler üzerinden kayıp olmasını bir kat daha tesri ediyor! . . . .  şimdi, herkesin anlayabileceği derecede basıt olan bu esbabı birer birer teşri ederek aklımızın erdiği kadar da duva makablini izaha çalışalım:

     Osmanlı sancağının deniz yüzünden kayıp olmasını intaç eden sebep şu veçhile hülasa edilebilir:  <<Osmanlı sancağı taşıyan sefainin – ecnebi sularından sarfınazar – kendi sularımızda bile sefin ecnebiyeye rekabet edebilmesi ademi imkandır>>  iste bu imkansızlık Osmanlı sancağının maalesef günden güne azalmasını ve ticaret bahriyemizin en hususi aksamının bile ecnebilerin eline geçmesine mucip oluyor… . çünki Osmanlı sancağını hamil olan bir sefinenin;  bidayeti emirde <<sened resmi, tasarruf senedi, mesaha masrafı ve saire namlarıyla>> verdiği mesarifi ibtidaiyeden sarfınazar her seferde vermek mecburiyetinde bulunduğu rusum mütenevvi ( ki liman, manifesto, fener, karantina, gemici tezkeresi gibi birkaç kaleme baliğ olur.) Osmanlı gemiciliğinin, Osmanlı ticaret bahriyesinin belini büken yeğane ağır yükdür.  Vakıa hattı zatında bu rusumun yekünü büyük bir şeye baliğ olmazsada sefin ecnebiyenin uhuveti atikeden istifade ederek fener ve karantina rusumlarından maada diğer bilcümle rüsumdan muaf bulunmaları sahillerimizde bile onlarla rekabeti ticariyeye girişmeyi mümteni kılıyor.

     Binaenaleyh onlar, masrafları daha az olduğu için bizimkileri çarçabuk mağlup ediyorlar;  bizimkilere ise ya gemilerini satıp tamamiyle meydanı ticaretten çekilmek veya bandırayı tebdil ederek ecanibin müstafid oldukları mesaadete iştiraktan başka çare kalmıyor ki her iki surette de netice, Osmanlı sancağının denizler üzerinden kayıp olmasına müncer oluyor.

     Osmanlı sancağının kayıp olması yani sahillerimizde görünmemesi.  Bir çok cihetce nazarı dikkate alınmaya layık bir meseleyi azamettir ki bunu kimse inkar edemez. 

     Evvela, milletin maneviyatı üzerine olan sui tesir fevkaladesidir ki asarı mevsüfesi maalesef bir çok yerlerde gün gibi meydandadır.  Senelerce Osmanlı sancağının gül yüzüne hasret kalmış bazı muvakkıa tesadüfen uğrayan ufacık bir binlik gemiye karşı gösterilen hüsnü kabül ve ezhar edilen asarı meserret ve heyecan bir çoklarımızca malüm olduğu gibi bu sancak göstermenin; bazı mahallerdeki şımarıklığa karşı gayet kükün bir mesken hizmetini ifa ettiği de gayrı kabili inkardır. Şuracıkta istitrad kabilinden olarak ufacık bir şeyi ilave edeceğim.  Memleketimizin meşhur limanlarından birinde ecnebi devletlerden birinin bandırasının her dem mevcut bulunmasına o kadar ehemmiyet verilir ve 

Sayfa:  104

ve bu hususta o kadar fazla zararlara katlanılır ki bu hal bizi derin, derin düşündürse yeri vardır.  Bu sancağa hamil olan biri posta tarikiyle o limanımıza girdiği zaman mukabil cihetten gelen aynı sancağı hamil diğer bir geminin vuruduna kadar behemehal orada kalır. . . . o kadar ki gelecek gemi bir kazaya düçar olupta on beş gün hatta daha fazla beklemek lazım gelse bile yine bekler. . fa itibar! . . .   saniyen. . . serveti milliyenin tezyidi ancak ticareti bahriye ile kaim olacağı kaziyesi der ki bunun için uzun uzadıya söz söylemeye hacet yoktur.  Mal mütekaddeme ve mathareden bu hususa dair binlerce misal irad edilebilir.  Demek oluyor ki ticareti bahriyemiz alelhusus sahiliyemiz ecnebinin elinde bulundukça bizim için zengin olmak ihtimali katiyen caiz değildir.  Binaenaleyh ticareti bahriyemizi bir çok rüsum altında ezmek değil;  bilakis ziyadesiyle himaye etmek lazımdır. 

     Salisen. . . ticaret gemileri, harbiyeyi bahriyenin mütemmimidir.  Yani bizim gibi devletler için nakliyat askeriyenin ruhudur. 

     Hatta ecanibin muarrif bulunduğu bu rusum Osmanlılardın alınsa bile sureti tezyii beş yaşındaki bir çok çağa bile hayret verecek derecede nisbetsizdir.

     Misalen günde bir sefer eden beş veya on tonluk bir kayıktan << vize >> resmi olarak seferde beş kuruş alınıyor.  .   .   halbuki ayda veya iki ayda bir sefer yapan ve binbeşyüz yahut beş bin ton cesametinde olan bir gemiden de yine beş kuruş alınıyor. . . 

     Tuhaf değil mi? . . . beş veya on tonluk bir kayığın, bir çektirmenin kazancı hiç mesabesinde iken ayda bilfarz vize resmi olan yüz, yüzyirmi kuruş verdiği halde 3000 tonluk bir koca gemi binlerce lira kazancı olduğu halde ayda ancak beş veya  -iki sefer yapıyorsa- on kuruş veriyor.  Eğer bu üç bin tonluk gemi ecnebi bayrağı altında bulunuyorsa hiçbir şeyi vermiyor!. . . süphane min Tahir….!!

      Ticareti bahriyemizin zevalini mucip veyahut terkisine mani olan yukarıki esbaba – ki cümlesi devri sabıktan madurdur – mateessüf bu gün daha müessir bir iki sebep daha manzum olmuştur. Bakınız:

     Geçen sene Karadenizde Osmanlı sancağını hamil olan <<hacın>> isminde bir yük gemisi gark oldu.  Bunun üzerine meclisi mebusanda bir çok fırtınalar koptu.  Mezkür kazada bir sureti faciada gark olan hemcinslerimiz hakkında his ettiğimiz acılar, kederler, şiddetli heyecanlar;  maalesef hakikati görebilmekliğimize mani oldu. . . bu kazadan aldığımız ders;  şu fakir millete pek pahalıya oturdu.  Vakıa meydanda müessif bir kaza var.  Fakat kabahat kimde!… gemidemi?..  kaptanda mı?..  veyahut mahalliyede mi?..  bu hususta bir şey söylemiyeceğiz…  yalnız şunu demek isteriz ki buraları layıkıyla takdir ve tayin edilmeden ortaya iki adet kaide mani vuzia edildi…  öyle bir kaide ki kazaları değil belki münafi milliyeyi mani!…

     1- gemiler <<Lloyd’s register>>e göre muayene edilecek ve alacakları şahadetnameye göre seyir ve sefer edecekler….

     2- kaptanlar, ve çarkçılardan şahadetname sorulacak.

     Evet.  << Lloyd’s register >>e göre safaini muayene pek güzel amma ahvali haziremiz bu kaideyi bila istisna;  sahilimizde seyir ve sefer eden bilcümle sefainin de tatbike müsait midir?… 

     Rica ederim minsafane düşünelim.  Osmanlı sancağı altında kaç tane yolcu gemisi vardır?   Tabii der ki bunun vesairelere nisbeten hiç değil mi?   Acaba yalnız Osmanlı sancağı altında gezen bir iki gemiyi bağlamakla, seyir ve seferden mani etmekle yolculuk eden insanların hayatını tahtı emniyete almış olurmuyuz?  Evet, mecmuu onu tecavüz etmeyen Osmanlı gemilerinin hissesine isabet edecek

Sayfa:  105

olan yüzde birinin hayatını belki!..  fakat Osmanlı gemilerinden zerre kadar korku olmayan çürük çarık ecnebi gemileriyle yolculuk eden yüzde doksan dokuzun hayatı ne olacak?…  acaba bunlar da insan veya Osmanlı değil mi?… 

     şu usuldeki garabeti, mantıksızlığı inzar kariyinde bir kat daha tebeyyün için işte bir misal: 

     Osmanlı sancağı altındaki sefain <<Lloyd>> kanunu mucibince muayeneye başlandığı zaman bilistisna cümlesinin bağlanacağı şüphe olmayan hacı davud kumpanyasının vapurları derakap Amerika bandırası çektiler… şimdi yine o çürük vapurlar…  hemhalleri olan Osmanlı vapurları kıçtan kara bağlı yatarken, mürettebatı elleri koynunda akşamın nafakasını düşünürken onlar ferah, fahur birkat reha serbestiyle yeni sahayı bırakıp ticarette dört buçuk veya beş millik bir sürat harukulade! …ile icrayi seyir ve sefer ediyorlar!…yaşasın musavat!!..

     İkinci bir misal–  haliç vapurları!..  haliç idaresi kurulalı beri başı kıçı bir olan o muhuved vapurlardan acaba kaç tanesi battı?  Haliçin hususiyeti mevkiyesi neden unutulur?  

     Acaba bir gün evvel iyi kötü işleyen bu vapurlar;  bir gece içinde ne kadar büyük ve şedid bir tesire muaruz kaldığı ertesi günü artık kımıldanamaz bir hale geldi!..

     Halbuki son zamanlarda bu gemiler;  gördükleri ufak tefek tamirat ile, kumpanya yeni vapur getirtinceye kadar bunların hiç olmazsa bu günkü çürük çarık Yunan romorkörleri kadar da –  pek ala işleyebilirlerdi.  Bu günkü romorkörlerin tadını – binenlerinin cümlesi tatdığı için sözü uzatmaya hacet yok sanırım. 

Ω

     ( 2 ) kaptan ve çarkçılardan şahadetname arasak:  — evet, selamet seyir ve seferi temin için pek güzel, fevkalade mükemmel bir çare!..  fakat!.. yine sualimizi tekrar ediyoruz, acaba sahillerimizi haraca bağlayan ecnebi sefaini kaptan ve çarkçılarından da şahadetname isteyebilecekmiyiz?  Bittabi hayır!… iyi … pek ala! Bunların cümlesi de şahadetnameli;  mükemmel kaptan veya makinistmidirler?  Buna karşı olanca kuvvetimle yine hayır…  derim!. Emin olunuz ki bunun gemilerini veya hacı davud vapurların! <<patriyot>>lar bir tarafa, İngiliz gemilerinde bulunan bir çok <<cünsün>>ler vardır ki belki okuduğunu anlamaktan acizdir!.. ispat arayana;  ticaret kaptanlarına mahsus <<Reed’s practical hints to officers of merchant steamers>> İngilizce kitabın namı 25. Sahifesinin <<ikinci paragrafına>> müracaatı tavsiye ederim!..

     Demek ki bu hususta da musavat gösteremiyoruz…  o halde matlubun hasıl olmadığına da şüphe edilemez değil mi?…

 Adayı ianet hususunda ibrazı hamiyet etden Şürayı devlet mülkiye dairesi azayı keramından Cemil paşa zade Reşit bey efendi.

 Sayfa:  106

bu meseleye hususiyeti ahvaliyemize nazaran diğer bir noktayı nazardan daha tetkik edelim! . . yedi ciddi gemici ve kaptan olan bir <<Rizeli kaptana>> ele alalım…  bu vatandaş küçük yaşından beri denizde gezmeşe başlamış;  en ufak bir <<taka>>dan en büyük bir <<barko>>ya kadar kumanda etmiş sahayı seyri ise:  Azak denizinin mıntıkayı şimalisindeki <<theodosia>>dan ta İskenderiye, Malta ve hatta Marsilyaya kadar imtidad ediyor; hem buralarda o kadar gezmiş ki günlarce süren müthiş bir sisten sonra sis sıyrılırken uzakdan gördüğü ufak bir kaya parçası yahut bir dağ tepesi veyahut bir ağaç;  aşağılı yukarılı mamafi satha  kırıp olarak harita üzerinde mevkiini tayin için kifayet ediyor…

     Bu zat – ki emidir – senelerden beri ölüm ile pençeleşerek artırdığı para ile bundan takriben beş sene evvel İngiltereden sekiz, dokuz yüz tonluk bir şilep almış klavuzsuz filan bizzat ta İngiltereden dersaadete getirmiş..  sonra İstanbul Marsilya, batum – İskenderiye olmak üzere bir çok da seferler icra etmiş!…

     İnsaf edelim!..  şimdi bu zatı imtihana çekelim de vermiyelim!  Ve haliyle gemisini çürüklüğe bağlayalım!..

 

Muaveneti milliye cemiyeti merkez umumiyesi heyeti idaresi reisi sanislerinden Kadri bey.

 Sayfa:  107

acaba kazanıyormuyuz?  Yoksa kayıp mı ediyoruz? .. azıcık düşünecek olursak kayıp ettiğimizi pek güzel tahmin edebiliriz. Bu zatın denizcilik hususundaki dereceyi istidadı ve ameliyesi fevkalade yukarıki misaller ile meydan bedahettedir…

    fakat okumak bilmiyorsa, bir kaptan mektebinden ba şahadetname neşet etmemişse kabahat kimin?…

    acaba kaç tane ticareti bahriye kaptan mektebine maliğiz?..

     hükümet evvelce ekmiş mi  ki bugün biçmek istiyor!..  biraz insaf edelim!.. tekamül tedrici kaidesini unutmayalım?.. eksantriklik edipte birçok aileyi müdar maişetinden mahrum ederek perişan ve sefil etmeyelim!…  ma haza…  bu kaptanları da başı boş bırakalım mı?. Hayır!…  mina musademe kuvaidinden ve daha sair kuvvet beyti seriyeden bir tarz amili de yine imtihan edelim.. ondan bukadar!. 

     Fakat hükümet de ufacık bir himmet etsin…  bani;  bu gibi kaptanların selamet seyrini bir kat daha temin edebilecek vesaiti bulmaya çalışın…

     Mesela erkanı harbiye dairesi seyri sefain şubesi veyahut yeniden teşkil edilecek bir heyeti fenniye marifetiyle bu gibi gemilerin pusula inhiraf arzları tayin edilerek pusulaları tashih edilen ve ellerine güverte hesabı üzerine bir inhiraf cedveli verilsin.  Bunların ekserisi – yani yukarıda söylediğim seferleri icra edenler – döşeme tashihini mükemmelen icra ederler.  Binaenaleyh döşemeyi tatbikte kullandıkları usule benzer – yani bir ruba sancağa veya rüzğar üstüne yahut bir ruba iskeleye veya rüzğar altına alırız falan gibi – bir usul ile bir tarz amili de inhiraf arzı ya da kullanabilirler…  zaten bunların ekserisi Karadenizde çalıştığı ve burada yani arz cihetiyle ziyade tebdil etmeyen bir sahayı seyirde  pusulaları bir kere mükemmelen tashih edildikten sonra tebdil ihtimali pek cüzi olacağı erbabına malümdur.

     Şimdi;  ticaret bahriyemizin terkisine ve sancağımızın denizler üstünde muhafaza mevcudiyetine tesir eden şeyleri – yukarıdan beri sayıp döküyoruz-  hülasa edelim ve inzar dikkat umumiyeye mecmulen arz edelim:

     1- Osmanlı gemilerinin ecnebi gemileriyle rekabet edebilmesini temin için;  serveti umumiyemizin yani milletin edeceği kati istifade mukabilinde hazinenin elyevm temin etmekte bulunduğu varidatı tabii Osmaniyede bağışlamak.  Yani ecnebilere teşmil edilemiyen bilcümle rüsumu avf etmek .  hatta Osmanlı gemilerinin bu rekabette muvazeneyi değil belki tevfiki temin etmeleri için;  ecnebi gemilerinin verdiği şamandıra rusumu gibi bazı ufak tefek rusumu da bağışlamak.  Hatırımda kaldığına göre mösyö Loranın ilk geldiği zaman <<varidatın tezyidi için icap ederse mesadüfte tezyid edilebilir ve yahut bazı ufak tefek varidat da terk edilebilir>>  dediğini gazetelerde okumuştum.  İşte bu doğru sözü tatbik için en güzel bir yer, en muvaffak bir misal.

     2- ecnebi gemilerinin de muayenesi imkanı hasıl oluncaya kadar sefin Osmaniyenin muayenesinde elzem şiddet etmemek…  ve mümkün mertebe musaade ve musamahakar davranmak.

     3- ticareti bahriye kaptan ve makinist mektepleri tesis ederek malüm ve mahir kaptan ve çarkçı yetiştirinceye kadar, mevcut tecrübeli kaptan ve çarkçıları (yukarida arz ettiğim bazı ufak tefek himmetleri ifa ile beraber) dedeler mirası olan sanatlarına devamda serbest bırakmak.

     İşte bu gün Osmanlı gemicilerinin hükümetten, mebusundan ve efkarı umumiyeden ve elhasıl herkesten istediği;  yukarıki << 3  >>  maddenin bir an evvel sahayı tatbike vaazından ibarettir.

Ω

 Sayfa:  108 

Ticareti bahriye;  harbiyeyi bahriyenin mütemmimi ve memleketin kefili saadetidir>> düsturu mütenenni gün o günde bulundurarak yazdığımız şu uzun makalemize <<  Sir Walter Raleigh >> namındaki İngilizin gayet meşhur olan şu <<her kim ki denizlere hakimdir, ticaretin de hakimidir ve her kim ki ticareti ilme 

  Muaveneti milliye cemiyeti merkez umumisi heyeti idaresinden Fazlı Nahip bey.

hümüm eder, serveti cihanın ve binaenaleyh bizzat cihanın da hakimidir>> sözünü kayıt edip havi bulunduğu cümleleri icabına ve halimize göre takdim tehir ederek güzelce düşünmeyi tavsiye ile nihayet vereceğim.  Vakıa biz hakimi cihan olmak fikrinde değiliz. . .

Fakat ! . . .

Ali Şükrü

Sayfa: 109

Donanma cemiyeti ne yaptı?

     Donanma cemiyetinin temeli, Osmanlıların darbı misal  olan himmetine bel bağlanılarak ona tali mükemmel bir kuvveyi bahriye vücuda getirmek emeliyle kurulmuştur. Mesayii cemiyetin müdellel bir surette arz ve izahi tarih ve tesisi olan 6 temmuzdaki içtimayı umumiyede okunacak olan mufassal rapora aittir.  Ayine icraat demek olan bu raporun nazarğah millete bir risale şeklinde de takdimi muhtemel olduğundan cemiyetin kısmen yapılmış, kısmen de zaman münasebetiyle bırakılmış bir çok mükerrerat mesibesinden bu makalede bahse hiç mahal yoktur.

     Serlevhayı donanma cemiyetinin kendimce en büyük bildiğim hizmetlerinden birkaç tanesini zikr etmek maksadıyla intihab ettim. 

           Hayat mevcudiyetinin dokuzuncu ayında bulunan donanma cemiyeti ne yaptı?

          Evvela:  << Osmanlılara donanmasını düşündürdü >>

   Evet:  kabulü inkılap metruk ve muattal olan donanmamız on temmuzdan sonra da hayli zaman mensi ve mühmel kaldı.  Hürriyetin heyecanlı şenlikleri içinde açılan Enver, Niyazi kruvazörleri ianesi donanmayı ihya fikrini uyandırmak mahiyetini haiz idi.  fakat tevali eden mesail, dahili, harici bir çok gavail husuli maksada hail oldu, donanmamız yine unutuldu.  Hareketi irticaiye de zavallı donanmamız zayıf haliyle beraber orduyu istikbal etti, ona kuvvet-il- zuhur oldu.

     Balin ihtisarında nalan olan sevgili vatanımızın imdadına yetişti.  Fakat bu vatanın evladı donanmayı yine ihmal etti.  Şanlı ordumuzun feyzi meşrutiyetten derhal istifadeye başladığını görmek ile iftihar ediyorduk.  Lakin devletimizin hümayı ikbalinin ikinci kanadı olan donanmada bir asır hayat müşahede edipte bahtiyar olamıyorduk.

     Şüphesiz daireyi aidesi icap eden projesini hazırlamıştı.  Fakat geçen sene bütçesinin bahriye kısmına mühim bir meblağ ayrılmasından donanmaya layık olduğu ehemmiyetin atıf edilmediği belli idi.  donanmayı düşünmek – itiraf edilmelidir- 21 hazirandaki geçit resminde başladı.  Bunun ile beraber İstanbulun hasseyi menumesinin bu tefekkürü vatan pervaneyi de uyutmasından korkuyor idim.  Evet, bu köhne Bizansın;  bu çok güzel tasvirleri, bir çok elim tesirleri, nakşı 

Sayfa:  110

Hafıza olmak icap eden vakaları, fecileri pek çabuk hatta bazen birkaç gün içinde hafızalardan sildiğini görüp bildiğim için bu korkuda haksız değildim.  O halde donanma cemiyetinin donanmayı düşündürmesini en büyük bir muvaffakiyet telakki etmekte haklıyım.  Donanma cemiyetinin devamkar ikdamatı semeresi olarak bu gün donanma düşünülüyor.  Bir raddedeki:  her tıflı nevzatın ilk istediği niyeti donanma, birkaç günlük ömrü kalan ihtiyarların son sözleri de donanmadır.  

     Evvelce ağızlara yabancı gelen donanma kelimesi şimdi günde kaç yüzbin kere tekrar ediyor.  Yan yana gelen iki refikin silsileyi hasbihali mutlaka donanmaya da intikal ediyor.  

     Bugün her Osmanlı – mazisi mühteşem olan donanmasının atiyi muazzamını görmek için her fedakarlığı ihtiyar ediyor, varını feda ediyor.  Bu gün milletin hedefi emeli, donanmanın eski mertebeyi kemaline isalidir.

     Donanma cemiyeti bu mazhariyet sebebiyle arzı şükran ve mahmidat eder. 

     Saniyen: 

<< Osmanlıların teşebbüslerinde sebat ettiklerini ispat etti >>

     İstibdadın pençeyi kahrı altında iyi bir iş göremediğimizden garplılar bizi kabiliyeti medeniyyeden mahrum ve mahv ve fenaya mahküm addediyorlar idi.  onların zanlarınca bizde fikri sebat mefkud, arzu terki gayri mevcut idi.  fakat bilmezden gelmiyorlar idi ki her hayırlı emeli kuvveden icraya çıkarabilmek için önümüzde müdhiş bir engel var.  

     Bilmiyorlar idi ki o mani bertaraf olunca pek çok umuru nafiai baş gösterecek.

İnkılab oldu: mahbustan kurtulan kuşların uçuşması gibi muhtelif, teklifler, tasvirlerle kulaklar doldu.  Bir uçdan öbür uca tefritten temamiyle efrada düştük.  Neşeyi hürriyetle bir çok işi birden yapmak kabil sanarak aldandık.  Ne tatlı hayaller, doğmasıyla beraber gömüldü, ne ala fikirler parlamasıyla beraber söndü, ne kadar kalpler, cemiyetler nizamnameleriyle beraber yattı, dikiş tutmayan ne kadar işler yapılmak istenildi, bize yanlış nazarla bakanlar diyorlardı:  << işte yine bir şeyi beceremiyorsunuz.  Eski devirden şikayet ediyordunuz.  Esaslı olarak ne yaptınız.  Eski hamam eski tas. >>

     Bizi kendi halimize bırakmadıklarına rağmen hakkımızda verdikleri hüküm asla insafa makrun değil idi.  bizim bu hareketimiz mübtedilikden, hırsı taaliüyeden, eski zararları süratle çıkarmak fikrinden ileri kalıyor idi.  hürriyetin ilka ettiği coskunluk geçip de devri sükuna girdiğimiz zaman müteessif olduğumuz metanet gün gibi aşikar bir surette rünümün oldu.

     Donanma ianesi meselesi Osmanlıların sai ve sebat sahibi olduklarının bir bürhan müniri,

Sayfa:  111

ve bu teşebbüs meşrutiyetin olunan istifadenin en büyüklerinden biridir

     Gariptir ki:  İstanbulda doğan bu fikir muhterem matbuatımızın himmetiyle taşralarda serian kesbi ehemmiyet ettiği halde ( asakir, zabitan, mektepliler, fakri ahali, hanım efendiler, bir kısım memurin istisna edilir ise ) burada müstehak olduğu hüsnü kabule oldukça geç mazhar olmuştur.

  Muaveneti milliye cemiyeti merkez umumisi heyet idaresi azasından kol ağası Mahmut Maan bey

 taşranın hassai mütenebihesi olmasa idi, bu ali maksat İstanbulun sineyi menumunda ne olurdu:  donanmayı görmeyen, bazen de << şenlik gecesi mum yakmak >> zanneden taşranın donanmayı düşünerek istanbula karşı – müstesnaları yukarıda yazmıştım – ibrazı futuvette arz ettiği sabıkat;  medarı mefhurattır. 

      Donanma cemiyeti itidal ile << aheste bir acele >> ile amal ve makamedini neşir ve tavsiye etmektedir.  Bu teşebbüs devri hazırdan hoşnut olmayan alçaklar, içimizdeki düşmanlar tarafından bazı keyfiyet ve kuvva tahdisine bari oluyor.

      Onlar bu işi akim bırakmak için duran, halen  . . . i uğraşıyorlar.  Çocuk tarafından yetişilemiyecek kadar yüksek bir yere bir iki gün evveli yapıştırılmış olan donanma ianesine ait bir ilanın hiç lüzum ve ihtiyaç olmadığı halde bir gayzı garezkarane ile yırtılmış olduğunu gördüm.  Arkadaşlarıma da gösterdim.  Kırılsın böyle hain, kirli eller. 

 Bu alçakca hareketten müteessir olmadım değil.  Lakin teessürüm az devam etti, çünkü;  bu teşebbüsü neticesiz bırakmaya çalışmak ziyaı şimşek arz vuruduna  mani olmaklığa kalkışmak kısır abes ve la mümkün olduğuna fevkalade mutekid ve müteabbim.  Osmanlılar başladığı işlerde nasıl azimkar olduğunu donanma ianesinde görüp ahalisine pek güzel tanıttı. 

 Salisen:

<< Osmanlılarda efkarı umumiyenin

Mevcudiyetini gösterdi >>

bizde olmadığı söylenilen şeylerden biri de efkarı umumiye,   ittihada en ziyade muhtaç olduğumuzdan terakki ve bekamızı temin için hepimizin fikrinin bir noktada bir,  meseleyi vataniyede birleşmesi ne kadar büyük ehemmiyeti haiz.  Dünyayı kendine boyun eğdiren bu büyük kuvvetden nasibimiz olmadığını iddia etmek darbeyi tam kalbimize vurmak. 

     Evet;  söylüyorlar idi:  << sözde efkarı umumiye yok.  Birkaç zatın eseri tertibi olan protestolarınız hiç hükmündedir >>.  Bu sözler kalbimizdeki tailimi kanatıyor.  Bizi son derece müteessir ediyor. 

     Osmanlılarda efkarı umumiye yok demek, Osmanlılar yok demek. 

     Mesail malumeden dolayı mevcudiyeti, bir iki defa tecelli eden efkarı umumiyemizin ciddiyetine pek de kail değildir. 

     O halde efkarı umumiyemizi vası bir mikyasta ve devamlı bir surette göstermek, işte vatana büyük bir hizmet,     Sübyan mektebine gidiniz, mini mini yavrular arasında donanma ianesi için hararetli bir müsabaka var ah bir ibtidaiye mektebine giriniz.  Mesela, bir yazı takımı donanma ianesi için müzayedeye çıkarılmış.  Bir reşidiyeye uğrayınız, orada da öyle.  İdadiyede, mekanibi aliyede yine aynı hal.  Bir medreseye, bir müesseseye, bir kraathaneye gidiniz, semah iftiharınızda akis edecek terane hep donanma, donanma, donanmadır.  Şehirler, kasabalar, köyler, mahalleler her taraf galeyanı hamiyet içinde çalkalanıyor.  Zahiri bir nümayiş, devamsız bir alayış değil.  Medid, mutedil, mübarek gittikçe dairesi, tesiri mütevessi

Sayfa: 113

     Osmanlılar vatanını seviyor.  Sevilen vatana hiçbir kuvvet ilişemez.

      Osmanlılarda efkarı umumiyenin mevcudiyeti, cemiyetin bir sefineyi harbiye tedariki teşebbüsünde bulunduğuna dair malihakkate vaki olan tebliği umumiyesinde bir hakikati barize şeklinde tezahür etmiştir.  Üç satırlık o telgrafın icra ettiği tesir sahirane memaliki Osmaniyenin her cihetinde bir

 Donanmayı Osmani muaveneti milliye cemiyeti merkez umumiyesi heyeti idaresi azasından doktor Fazıl Berki bey.

       Galgaleyi hamiyet peyda etti.  İşte o zaman  idareyi merkeziye ve matbuata varid olan telgraf ve muharrerat efkarı umumiyemizin mevcudiyeti ve muhabbetini inzar aleme karşı izhar ildi.  Uzaktan yakına, aşağıdan yukarıya doğru ilerleyen bu cemiyetin hareketi milliye halini almasına bütün cihan hayran oldu.

      Donanma lehindeki cereyan efkar üzerine cemiyetin dört torpido muhribi

Sayfa:  114

siparişi ve müteakiben hükümetin fevkalade bahriye tahsisatı vekili millet tarafından müstaceliyet kararıyla mütefiken kabul ve tastik edildi.Efkarı umumiyenin donanma üzerinden ayrılmayışı nüfusumuzun takviye ve bilhassa Giritimizin muhafazasını temin eyledi.

 Muaveneti milliye cemiyeti merkez umumiyesi azasından ve bahriye erkanı harbiye

Zabitanından Ali Şükrü bey

      Girit meclis umumiyesi reisinin birkaç ay evvel irad ettiği nutuk hainanesinde << yaşasın elhak >> demek cesaretinde bulunduğu ve geçenlerde Atinaya mebus göndermemeleri emiri alındığı zaman kemali meyusiyetle <<düveli malzemenin tebliğine tabiyetten başka çare yok>> demeye mecbur olduğunu düşünürsek ikisi arasındaki farkı azim mevkimizin nasıl tahkim edilmiş olduğunu gösterir.

Sayfa: 115

    Rabben:

      <<donanma cemiyetinin fatihi muvaffakiyeti olan sefain harbiye yakında Osmanlı sularında görünecektir.>>

       Bu hususta icap eden tafsilat ve şimdiye kadar vaki olan tahirin esbabı mevcubesini başka bir makaleye bırakmak bu sefineler için para lazım olduğu cihetle ianatın bu günkü yekününe geçiyorum.

       ( 260810 ) lira

      Şimdi muhterem karilere, musaade buyururlar ise;  bir sual soracağım:  bu kadar galeyana karşı dokuz ay içinde hasıl olan bu miktar çok mu, az mı?

      Öyle his ediyorum ki:  kariyin (bu para pek az diyecek).  

     Ben de bilakis pek çok olduğunu iddia ve ispatımı da edeceğim.

      Ufak bir sual daha irad edersem kariyin keramın vereceği cevap bana davayı kazandırmış olacaktır.

      – bu paraları kim verdi?

     – zenginlerden başka herkes değil mi.

Orta hallilerin, cüziyetiyle zenginler kadar.  İanenin hali hazırdaki yekünü, zenginlerin çoğu karışmadığı ve iktidarı nispeten de iştirak etmediği için az değil.  Pek çoktur.  Yüz binlerce vatanperver tarafından verilmiş olması sebebiyle ehemmiyeti maneviyesi de fevkalade büyüktür. Hicaz şimendiferi iane listesine bakıyorum, orada gördüğüm isimleri donanma cemiyetinin yevmiye defterinde arıyorum, onda sekizini göremiyorum, gördüklerimin bir çoğunun da donanmaya verdiği daha az. 

     O eski hamiyetli ! ler henüz bir hayat, onların serveti yine müsait, fakat niçin vermiyorlar? . . .  

     Vermediklerinin bütün sebeplerini biliyor iseniz de bir tanesini yazmak istiyorum.  Altın madalya yoktur.  Fakat düşünmüyorlar ki verilecek olan beratı himmet yani makbuz o altın madalyalardan ziyade mevcub şeref ve şandır. 

     Acaba hissiyatlı ianeyamız, bu vatanın evladı olduklarını teemmül ederek donanmaya ne zaman yardım edecekler?  Onların donanma ianesine karşı gösterdikleri lakaydı ya bakarak şöyle söyleyeceğim gelir:

<< ram daran alemirakırem nisset >>

Doktor: Fazıl Berki

 2 nisan 1326

 Sayfa: 116

 TERBİYEİ AHLAKİYE

       Devir binbir millet;  siyasiyatta, içtimaiyatta, edebiyatta …  hasılı bütün hattı satda daima << istikbal>>i düşünür istikbalini düşünmeyen bir milletin  <<hal>> inde his edilen şaşayı nazar feridir.  Hiçdir, seraptır. . .  

     Onun için bir, << istikbal >>i tesis ve teşkil edecek olan bu günkü çocuklarımızı

 Muaveneti milliye cemiyeti merkez umumiyesi heyeti idare azasından 

 Ve muteberan ticaretten Şerif Ali zade Murat bey

  metin, ciddi, faziletkar, asrı hazıra layık bir terbiye ve ahlak ile tezyin etmeye en mukaddes bir gayei amel ad eylemeliyiz.  Evet, aileler, mektepler çocuklarını, talebelerini istikbali düşünerek bitiştirmeli ve bunu kendileri için pek büyük,  pek mukaddes  bir vazife bilmelidir. 

Sayfa: 117

     Kuvvetli olmağa, şan ve şerefle yaşamağa, şahrah hakikiyi temdinde ilerlemeye azim etmiş olan bu millet, artık yetiştireceği ve ümidini rabt edeceği gençleri fezail ahlakiye ve mezaya hakiki dimağı ile techiz etmeğe son derece atıfı ehemmiyet ile malidir.  Millet, manevi kuvvetini bu techizat ile teşkil edecektir.

 Muaveneti milliye cemiyeti merkez umumiyesi heyeti idaresi azasısından Selahattin bey.

      Şuna emin olmalıdır ki amakında mahuf, iğrenç bir girdbad inhizam ve izmihilalin melus dalğaları kaynaşan bazı cazip göreneklere kapılarak <<ahlak>>ı istihfaf eylemek <<insaniyet>>in, <<vaan>>ın hayatına kast etmek demektir.  Beşeriyetin amak hüviyetinde mündemiç <<kaahlak>>a isyan etmek <<tabiat>>a isyan etmek demektir.  Tabiata isyan edenin

Sayfa: 118

cezasını ise tabiat vermekte gecikmez! . . .  son şahikayı terakki ve tealiye saved eden büyük milletlerin çocuklarına, şibabına ve yerban terbiyeye, terbiyeyi ahlakiye ve fikriyeye, terbiyeyi vataniye ve içtimaiyeye nazarı ibret ve intibahla bakalım.  Ala düşünelim ki yeni Türkiyenin yeni fikirli, temiz vicdanlı, münevver dimağlı, gençlere tesyid ihtiyacı vardır.  Bu babda yapacağımız her teşebbüs bu ihtiyacı tatmine hadim olmazsa ihlaf, tarih, avazı ateşin nenkidiyle, ruhlarımıza haykıracak, bizi teayyüp ve teazzip edecektir.  Vicdanı vatan ve insaniyet için mazur hislerle dolu bir insan – istediği kadar ölüm ve fünuna aşina olsun – bir afettir, bir beladır, müttefih, malül, sefiye nazariyat hayatiye ve felsefeyle muvazenesini şaşırmış bir dimağ – istenildiği kadar münevver farz edilsin – hakikatte bulunduğu mühit vatanı ve ictimağı için, bir mikroptur;   bir mazlum buluttur! . .–    faziletkar, ve zayıf milliye ve içtimaiye son derece hürmetkar bir <<şebbab>> yetiştiremeyen milletler bedbahttır, mahkum izmihaldir.  O milletlerin zahiri şaşaayı terkiyetı, hakikat beyin dimağları aldatamaz.

     <<Ahlak>>ın manası gayet vasiadır. Ahlakı ferdisi mükemmel olan bir adamın ahlakı içtimaisi mükemmel değilse vatan için nafi bir kusur olamaz. .  Biz mahiyeti milli ve içtimaiyemize müfit olan dimağlara, kullara muhtacız. . <<iyilik>> kahramanlarına malik olan bir millet ölemez. .  sinesinden fenalık kahramanları çıkaran bir kavm yanayemiz..  Hakim meşhur <<rüşfü kuld>> pek haklıdır:  (iyilikde olduğu gibi fenalıkda da kahramanlar vardır! . . . )

     Denilebilir ki bize istikbalimizin selameti bundan sonra yetişecek gençlere ahlakı ferdi ve içtimaiyelerinin mükemmeliyetine merbuttur.  Ulüm ve fünun ile mücehhez bir dimağ alçak melus bir vicdan ile malul ise insaniyeti harabeye doğru sürükleyen meşum bir kuvvetden başka bir şey olamaz:  << Science sans conscience n’est que ruine de l’âme. >>

     Böyle efradı sefihe ve alileden müteşekkil bir milleti mahv ve munkeriz etmek için harici düşmanın hücumuna hiç de hacek yoktur. 

     Çocuklarımıza – muhtaç oldukları derecede – bir terbiye mükemmeli vataniye ve içtimaiye vermelidir.  En küçük bir mektep şakirdinden ki büyük bir mektep talebesine kadar bütün bu sebi ve pür şebab vicdanları bir terbiyeyi asile ve necibenin haleyi meydanı azle  aydınlatmalıdır.  Çocukları terbiyeye, fazaili ahlakiye ile idmana küçük yaştan başlamalıdır.

     Şimdiye kadar pek çok defa söylendi ki terbiye vecdir:  Bedeni, fikri, ahlakı, mekteplerde terbiyeyi bünye vasati hafızaisaha kuvaidinin tatbikatı mükemmelesi, uyanlar, tezheler, jimnastikten ibarettir. .  Ruh emir eder, beden itaat eder. .  Bedenin itaat etmesi için de terbiyeyi bedeniyeyi ihmal etmemek icap eder.

Sayfa:  119

     Terbiyeyi fikriyeden maksat da çocuğun dimağını terbiye ve inkişaf ettirmektir.  Usulü tedrise muvaffak bir surette takip edilen güzel ve muvafık bir progrom ile bu maksat temin edilebilir. .  Artık mekteplerimizde usul tedrisi fena, çocukların prikolojisine göre icra etmek zamanı geldi değil, geçti! . . .

     Terbiyeyi ahlakiye. . . İşte benim fazla tevkif edeceğim nokta. . .

     Mükemmel, vatanın ihtiyacıyla mütenasip ferdi, içtimai, milli – bir terbiyeyi ahlakiye almaksızın mektepten çıkan bir talebeden memleket için pek büyük ümitler, hizmetler beklememelidir.

     Mekteplerde çocuklara nasıl bir terbiyeyi ahlakiye vermek lazım geleceğine ulemasından ve mektep müdürlerinden Vieillot nin mühim bir kitabından mecmulen iktibas ettiğim şu doğru mütealaları inzarı intibaha vazı ediyorum:

     <<….çocukta olan izzeti nefis denilen hissin inkişafına çalışmalıdır.  En tenbel bir çocuğu çalıştırmak için malüm çocuğun izzeti nefsine dokunacak noktayı bilmelidir.  Şeref ve namusu için çocuğu hassas yapmak, vazifenin kudsiyetine sokmak lazımdır.  Başkalarına tefik etmek için bize kuvvet veren hissi gıbbda

L’emulation  da bir çocuk için elzemdir.  Bu, en birinci saik şevk ve gayrettir.  Gıbta hasettir ki derine inmemek şartıyla, daima güzel neticeler verir. .  fakat muallim tecrübesiz olursa gıbtadan beklenilen fayda yerine mazeret gelir. . . Çocukları bir birine düşman yapar.  En iyi şekil gıbta, insanın kendisine gıbta etmesidir ki bunun izzeti nefsinden farkı yoktur.  Her çocukta bunu gıbtanın tesisine çalışmak bir mürebbi için lazımdır.  Çocukların zihinlerine fikir intizamı da sokmak ve bu husus için ameli fikir etmek pek mühim bir meseledir.  İntizamsızlıklardan dolayı ne kadar işler akim kalmış, ne kadar zamanlar mahvı heba olmuştur.  Eşyayı maddiyedeki intizam fikrede inzam verir.  Halbuki mesaiyi zihniyede intizamın hasıl ettiği tesir düşünülürse iyi tanzim ve tertip edilmiş bir işe yarı olmuş nazarıyla bakmanın hikmeti meydana çıkar.  Çocuğa fikir intizamı vermek için malum numuneyi imtisal olmalıdır.  Bir defa sınıfta parlak bir intizam maddi hükümferma olmalıdır.  Zamanların istimali bir dikkat kamile ile takip edilelidir.  Bu iki metretledir ki malum talebesine fikir intizamı ihsas edebilir. . .

     İhtiyaca – mustakbeleyi düşünmek demek olan << fikir adalet ve şevkati ilka etmelidir.  Hissi adalet ve merhamet;  mefaatpereslik, mefretber izzeti nefs, kin ve haset gibi ihtirasatı menfure ile düçar tezelzel olur.  Böyle insaniyet için fena ve menzur hislere karşı çocuğu son derecede siyanet etmek lazımdır.

Sayfa:  120

      Mektepte çocuklara, arkadaşlarıyla münasebatında namuslu, müstakim loyal bir surette hareket etmeği talim etmelidir.  Bir çocuk arkadaşına haksızlıkta bulunur, namuskarane hareket etmezse, o çocuk bilmelidir ki mektebin efkarı umumiyesi kendisini tezlil ve terzil edecektir.

     Hümet, bir nevi itirafı medeniyet ve ademi istiklaliyettir.  Bu, çocuklarda bir hissi tabiidir.  Çünkü onlar kuvvet, malümat ve tecrübe, cihetleriyle küçüklüklerini daima his ederler. .   Onun için büyüklere hürmet eder. . .   Fakat büyüdüğü vakit kendisini diğerleriyle mukayese ederek, kendisini şayanı ehemniyetli bulmağa başlar.  Binaenaleyh başkalarına hürmet etmek hissi azalır.  Onun için çocuğa anlatmalıdır ki hürmet bir mecburiyeti ahlakiye, bir lazımı içtimaiyedir.

     İyiliğe, lütuf perverliğe, merhamet ve şevkate, hissiyatı asilaneye, <<sempati>>nin inkişafına set çeken menfaat perestliğin, hased ve kinin yerleşmesine memanet etmekte malumen en mukaddes vazifesidir. 

     Vatana muhabbet hissi çocuklarda cebilidir.  Onlar doğduğu ve oynadığı yeri severler.  Fakat bu meleke ve hissi;  memlekete daha nafi bir surette inkişaf ettirmek için, terbiye etmek lazımdır.  Malum o taze dimağlara tamamen yerleştirmelidir ki vatan yalnız iskan edilen bir şehir, besleyen bir toprak değildir.  Belki o, bütün bir milletin içtimaiğahı, aynı kanuna itaat eden, aynı hükümete tabi olan bir komün aramğahıdır.  Çocuklara anlatmalıdır ki kalbimizde çarpan şey, ictiadımızın şerefidir. 

     Doğruluğa muhabbet, bize nafi olup olmayacağını düşünmeksizin,  hakikati taharriden ibarettir.  Çocuğa yalancılığın vehametini inkişaf ettirmelidir.  Çocuk tamamiyle kani olmalı ki yalan söylemek en menfur bir harekettir. . . Ve cezasız kalmıyacaktır.

     Güzelliğe olan muhabbette çocuklarda tabiidir.  Parlak bir şişe, muşaşa  bir renge hemen meclup olurlar.  Musikiyi severler.  Güler yüzlü güzel simalara karşı mütehassis olurlar.  Sokulganlık gösterirler.  Fakat bu histe hususi bir terbiye ister.  Bu terbiyenin ne kadar lazım olduğunu anlatmak için güzelliğin ruh üzerindeki netayiç müsavedesini nazarı dikkate almak keyfiyetidir.  Zevki bediiyi mekteplerde inkişaf ettirmek için mektebi maddeten muşaşa, temiz, muntazam, müzeyyen tutmak lazımdır;  Manen de duvarlara güzel ruhnevaz resimler asmak, musiki ile ara sıra mektebin havayı mevcudiyetine inşirahlar saçmak, en güzide asarı şeriyeyi okumak icap eder. 

     İyilik hissi de bizi tenvir eden, bize ruhbirlik eyleyen vicdanımızın sedasıyle hasıl olur.  Bu his de çocuklarda tabiidir.  Onlar fena bir iş yaptıkları vakit kızarırlar, şaşırırlar,

Sayfa: 121

kabahat işledikleri zaman ebeveyn ve muallimlerine bakamazlar. . .  Mamafi yine terbiye, bu hissi de tavsiye ve inkişaf ettirir, çocuğu fenalıktan mani için misal olarak ana vazifenin ulviyetini anlatmalıdır.  Ahlaki hikayelerin, tarihi fikirlerin de bu terbiyeyi hissiyeye hissen tesiri vardır. 

     Çocukla daima hali mübarezede bulunan hissiyat, menfaat perestlik (egoizm)dir bu fena bir histir ki diğerlerinin zararlarına olarak bize mefaat ve iyilik bahş eder.  Bu hissin fenalığını ezhanı şakirdana yerleştirmelidir.  Hırs temlikte L’amour de la propriete çocuğu hilekar, riyakar ve hatta hırsız yapar.  Hiddette insanda selameti muhakeme bırakmaz…  Çocukların hiddetine mani olmak için en ufak fırsattan istifade etmelidir.  Cebanet de haset kadar fenadır.  Cebanet çocuğu her şeye gayri muktedir bir hale sokar.  Korku, ondan bütün sebatı meramı, kuvveyi azmiyeyi ve teşebbüsiyeyi alır.  Latif ve nevazisiyle hareket ederek çocuktan cebaneti gidermelidir.  Cezadan, tahkirden korkmak makbul ve meşruidir.  Hassasiyet vicdaniyesi olmayan bir şakird istikbalin muzır bir adamı demektir.  Her talebe emin olmalıdır ki yalancı, müstehzi, riyakar, mütebesbis bir adam daima nefret ve laneti umumiyeye düçar olur.

     Tenbellikte pek fena bir huydur.  Bunun böyle olduğunu çocuklara arayi ve isbat etmeli, sayi ve amelin insanlar için bir vazifeyi mukaddes olduğunu söylemeli, çalışmaksızın saadet, terakki olamayacağını anlatmalıdır.  Çalışmak, gayet tabii ve zaruri bir vazifedir.  Çünkü o, bedeni ve fikri takviye eder.  İstiklaliyet ve emniyeti yalnız o temin eder.  Çünkü sayi ve gayretin mezahiminden kaçıyor, demektir.  <<hassasiyet>> de <<zeka>>nın tahiyesine sebep olan güzel bir kuvvetdir.  Fakddan hissiyatdan tevlid eden lakaydi ise pek muzır bir şeydir. 

     Çocuklarda vicdanı ahlakiyenin tenemmü ve inkişafına çalışmak muallimlerin en mukaddes bir vazifesi olmalıdır.  Vicdan ahlakı fenayı iyiyi bize ihbar eden bir sedayı derünidir.  Bu bir hissi tabiidir ki her insan hayin tevlidinde bu hisse malikdir.  Çocukları iyiliğe prestiş eder, vazifesine taabüd eyler bir vicdan ile tezyin ve tenvice çalışmalıdır.

     Çocuğa fikir mesuliyeti öğretmek, kuvveyi mümeyyize ve müdrikesini artırmak, hissiyatı necibe ile hüviyeti ahlakiyesini tezyin etmek lazımdır.  Vicdan ahlakiyenin neşvüneması için malum hakiki bir terbiye ve malumata, afif ve namuskar bir ruha malik olmalıdır. 

     Sebatı meram çocuklarda pek azdır. O, arzu şeklindedir.  Sebatı meramın inkişafı zekanın neşvü nemasına tabidir.  Çocuğa başladığı bir işi bitirmeden diğerine başlamasına hiç musaade etmemelidir.  İstemeden evvel düşünmeyi;  hareket etmezden evvel muzakere ve muhakemeyi öğretmelidir. 

Sayfa:  122

bunu hiç unutmamalıdır ki insanı insan yapan meram ve arzu La voloate dir.  Onun için bu melekenin çocuklarda inkişafına son derece ehemmiyet verilmelidir.  İtiyat, terbiyeyi ahlakiyede büyük bir rol oynar. .  Eğer çocuk hiçbir itiyat hasıl edinmemiş ise muallimin en mühim vazifesi onu güzel itiyatlara sahip etmeye çalışmaktır. 

     Çocuklara kendisine ve başkalarına hürmet etmeği öğretmeli, haysiyet ve vakarını gözetmeği bildirmeli, yapmağa mecbur olduğu vezaifi ulviyenin zevkini ona tattırmalı, zekasını hakikate ve fazilete doğru sevk ve idare etmelidir.  Eğer çocuk iyi itiyatlar kazanmış ise o asla kayıp olmaz. .   Eğer fena itiyatlar kazanmış ise iyi itiyatlara idman ettirerek fenaları imha etmeğe çalışmalıdır.  Fena itiyatlara ancak onlara muhalif iyi itiyatlarla harb edilerek galip gelinebilir.  Cesaret de hasleti memduhadandır.  Hele cesareti fikriye ve maneviyyenin pek mühim hizmetleri vardır.  Başkalarının efkarına karşı sabırlı olmak, korkmamak lazımdır.

     İnsan yalnız vicdanına ve hakikate itaat etmelidir.  Çocuklarda cesareti maneviyenin inkişafına hizmet etmek pek mühim bir noktadır. İtimadı şahsiyi tezyin etmek, başkalarının fikriyle daima hareket etmeye mani olmak lazımdır.  İnsan ancak bu şecaatı maneviye ile masahibi meslek olabilir. .

     Çocuğun meslek ve tabiatını tetkik ve tefahhus etmek mürebbi ve muallimler için pek mühim bir meseledir.  Çocuk bütün şahsiyetini, benliğini, noktayı haysiyetini, olduğu gibi;  Meydana koymak için onu tetkik etmiyor gibi görünmek lazımdır.  Çocuğu tetkik etmek için en münasip zaman oyun zamanıdır.  Çünkü o tefahhus olunduğunun farkına varmıyarak oyun esnasında bütün mevcudiyeti ve hüviyeti maneviyesini meydana çıkarır.  Oyun esnasında çocuk yalnız faaliyeti bedeniye ve tabiatı cismaniyesini değil, belki de meleketi fikriye ve ahlakiyesini de izhar eder.  O halde işte en münasip bir dakikayı tarassut:  oyun. . .   Her çocuğun ruh vaziyeti anlaşılınca muallim için terbiye kolaylaşmış olur.  Bir de muallimin asla nazarı dikkatinden ayıramıyacağı bir mühime vardır ki o da çocukların muhtelif tabiatta olması cihetiyle hepsinin tabiatına göre muhtelif surette hareket etmesidir.  Mesela aptal bir çocuk bir kabahat işler, diğer bir zeki talebe de aynı kabahati irtikap ederse ceza bir olmamalı, zeki çocuğun cezası ağır olmalıdır.  Çünkü zeki kabahati bile bile, muhakeme ede ede yapmıştır.  Halbuki bir diğerini en büyük bir tekdir ve tahkir bile müteessir edemez. . .

     O halde hakiki muallimler, mütefekkirlerdir ki yetiştirecekleri münevver ve fazilet perver şakirdler, gençlerle istikbali feth edecektir.

28 mart 1326

İmza.

sayfa: 123

 

<< bahriye şarkısı >>

15.mart.1326

Ali Ekrem

Sayfa: 124 – 125

Kabusu taksir

Şiir

M. Rauf

Sayfa: 126 – 127

14.nisan

Şiir

Doktor Fazıl Berki

Sayfa: 128

Miyarı bahri

     Her türlü şevahid tarihiyeden sarfınazar yalnız sahilimizin vesaiti fevkaladesi;  kuvveyi bahriyeye olan ihtiyacımızın derecesini tayine kafidir. 

     Şimdi <<ihtiyaç bahri>> namını vereceğimiz bu ihtiyaç siyasiyenin neden ibaret olduğunu ve istifası için ne gibi bir miyare göre çalışmak lazımgeldiğini araştıralım:

     <<her iş bir miyar malumuna göre icra olunmalıdır>> düsturunu nazarı itibara alacak olursak:  yeni baştan bir kuvveyi bahriye tesis ve teşkil için atılacak ilk adım;  Bir <<miyar bahri>> tayininden ibaret olduğu kendi kendine tezahür eder.  Bu miyarın tabiyinde nazar dikte alınacak en mühim unsur;  memleketin vaziyet coğrafiyesinin tevlid ettiği ihtiyacatı siyasiyedir.

     Acaba bizim ihtiyacatı siyasiyemiz ne merkezdedir?  Bunu takdir için bir takım farziyat ve nazariyat içinde boğulmaktan ise mecmuayı devliyeyi terkib eden devletlerden hangisinin vaziyeti coğrafya itibariyle bize müşabih olduğunu araştırmak kafi gelir.

     İşte böyle bir devletin ihtiyacı siyasisi tamamiyle değilse bile aşağılı yukarılı bizim de ihtiyaç siyasimiz demektir.  Hükümeti hazıra meyanında bu noktayı nazardan en ziyade benzediğimiz bir hükümet varsa o da İngilteredir. 

     Mamafih keyfiyet cihetiyle müşabih olan bu ihtiyaç;  kemmiyat cihetiyle katiyen müsavi olamaz, çünkü İngilterenin bu hususta his ettiği hissiyatın şiddeti;  bizimkinin yüzlerce derece fevkindedir.  İngiltere için <<bahriye meselesi>> doğrudan doğruya hayat memat meselesi demektir.

     İngiltere hükümeti bahriyeye;  yalnız haysiyetini, hukukunu ve eczayi memalikini değil asıl cevheri hayatını borçludur.

     İngiltere için bahriyenin yokluğu yalnız haysiyeti milliyesinin lekedar olması hukukunun payimal edilmesi veyahut eczayı memalikinden birinin iftirakı demek değil, belki kati olarak meşaleyi hayatının sönmesi demektir. 

     Bize gelince:  bu mesele – yani meseleyi bahriye – hayat memat meselesi demek değilse de yine ondan aşağı kalmıyacak derecede büyük ve mühimdir. 

     Bizim kuvveyi bahriyemizin yokluğu;  şevket ve satveti milliyemizin sönüklüğü, izzeti nefis milliyemizin cerihadar olması, haysiyet ve hukuk hükümraniyemizin pa mal iddia olması ve en nihayet vatan

Sayfa: 129

muazzezimizden binlerce şehid kanıyla yuğrulmuş mübarek bir parçanın iftirakı faciayı tahammülgüzarı demektir.  Bunun böyle olduğuna ise tarih osmaniyemizin bir çok sayfaları acı mamafihye açık ve doğru ve birer şahittir.

     Binaenaleyh bahriye deyince İngilizlerin gözlerinin önünde birdenbire hayatı milliyeleri tecessüm eder.  Bizim gözümüzün önünde ise;  hayatı milliyemizin doğrudan doğruya kandisi değilse bile hayat kadar belki daha ziyade aziz tanıdığımız haysiyet muazezeyi milliyemiz, hukuku meşruiye vataniyemiz, ve en nihayet mader vatanın en aziz bir uzviyenin iftirakı cansız ebediyyesi temsil eder.

     İşte maddi olan bu farkı azim sebebiyledir ki İngiltere devletinin miyar bahriyesini <<iki müttefik devletin donanmasına her an ve zaman bütün manasıyla faik bir donanmaya malikiyet>> teşkil ediyor.

     Çünkü o koca imparatorluğun ve onun kalbiğahı demek olan Britanya adalarının sureti katiye ve mutlaka da müdafaası ancak bu miyara tevfik hareket ve himmetle temin edilebilir.

      Şayet Britanya adalarının yani İngiltere kalbgahının vatanı mukaddesimiz gibi kıtaat cesimeyi erziyeden her hangi biriyle bir irtibatı ve bu irtibatla mütenasip bir de kuvveyi askeriyesi bulunsa idi o zaman miyar bahriyesini şüphesiz <<komşu devletlerden en kuvvetlisinin donanmasına faik bir donanmaya malikiyet>> teşkil ederdi ki bizim için de miyar matluba bundan ibarettir.

     Yukarıda bir yerde <<bizim en ziyade benzediğimiz devlet İngilteredir>> demiş idik.  Binaenaleyh donanmamız için en münasip model de İngiliz donanmasıdır diye biliriz.

     İngiltere devleti, sahilinin vasat binihayesini nazarı itibara alarak emiri muhafazasını – sahilinin her noktasına hiç olmazsa en lüzumlu olanlarına bile istihkam inşasını müstahil gördüğü içindir ki – az zaman zarfında mülkün her bir köşesine yetişmesi mümkün olan seyyar istihkamlara yani <<sefin harbiiyeye>> tevdi eylemiştir. 

     Madem ki bizim coğrafyamız da İngiltereninkine müşabehtir.  O halde bizim de;  sahil vesiamızın emir muhafazasını seyyar kalelere ihale etmemiz icap eder. 

     İşte bu noktayı nazardandır ki İngiltere devleti donanmasını hem taarruzi hem de tadafü maksatta kullanabilecek vechile tertip ve teşkil eylemiştir. 

     Madem ki bizde vaziyet cihetiyle – yukarıda söylenildiği üzere – az çok İngiltereye benziyoruz o halde bizim de aynı vecheyle hem tecavüzü, hem de tedafü maksatta kullanılabilecek bir donanmaya malikiyetimiz icap eder.  Buradaki << tecavüzü >> kelimesi mecazen adeta <<müdafaayı hakikiye>> makamında kullanılmıştır.  Yoksa hakiki bir manayı taarruzi haiz değildir.  Çunkü inkar götürmez hakayıktır ki mülkün bazı aksamının muhafazası ancak harekatı taarruziye sayesinde kabul olabilir.  Ez cümle adaların veya memlekete doğrudan doğruya irtibatı olmayan bir cüzü

Sayfa:  130

  vatanın müdafaası gibi!! . .

     Zaten tarihi bahri bu hususta şayanı dikkat ve itibar bir hak delaleti haizdir.  Binaenaleyh tarihte bir çok  misaller görürüz ki sırf vazi tedafüde kalan donanmalar ya hiçbir iş görememişler veyahud tamamiyle mahv olmuşlardır.  Meşhur bir amiral diyor ki <<muharebatı bahriyede hudut;  düşman sahilidir>>. 

     Binaenaleyh bizim için miyarı bahri <<komşu devletlerden en kuvvetlisinin donanmasına faik;  hiç olmazsa müsavi bir donanmaya malikiyet>> ve dononmamız için en münasip model de <<İngiliz donanması>>dır. 

Ali Şükrü

sayfa: 131

 

Tali harb

Muharrir:  İngiliz piyade generallerinden Huchinson

<<harb her taktiği nazardan müdhiş bir şeydir.  Fakat en müthiş ciheti tali meselesiyle meşkukiyetidir.  Tali, neticeyi harbe şiddetle icrayi tesir eder.>>

     <<harbte en mühim şerait şunlardır zan ederim:  askerin aded ve şecaiti, kumandanların ehliyeti ve tali meselesi.  Tali, insanların kaffeyi umuruna talik ettiği gibi, bilhassa harbin neticesine şiddetle icrayı tesir eder…>>

( levy )

     harbin ekseri ahvalinde ve meşğulesi harbden ibaret olanların safhatı hayatlarında o kadar garip hardiseler, tesadüfler, fevkalade vakalar zuhur eyler ki bunlar evvelden hiç hatır ve hayale gelmez.  Hal bu ki bu vukuat ve tesadüfat bir çok insanların meslek ve atilerine, muharebatın encamına, hükümetlerin şevket ve istikballerine ala i ekser büyük bir şiddet ve katiyetle icrayı tesir eder.

     Zan ederim ki herkes (tali) namında bir kuvvetin hükümferma olduğunu tastik eder.  Evet, tali o kadar vasi mikyasta tesirat icra eder ki, yalnız menfür de insanların hayat ve hareketlerine değil, mal ve hükümetin muamelat ve mukadderatına da talik;  binaenaleyh, tasvirat ve hesabatımızdan (tali) namındaki müesseri ihraç veya bundan tegafül eylemek kabil değildir.  Bütün insanlar bittabi talihe aynı ismi vermemişlerdir. Bazıları buna şans veya kısmat, bazıları nasip veya tesadüf, bazıları da fazla hürmetle kader derler.  Fakat bu müessere ne isim verilirse verilsin ve bir insana ne rütbe ve sanatta bulunursa bulunsun, herkesin hayatında şayanı nakil ve hikaye bir çok tesadüfat ve ahvali garibe zuhur etmiştir ki, bunlar o zatın hayat ve istikbaline bir tesiri mahsus icra eylemiştir.  Yahut dostlarımızdan bir çoklarının harpli sergüzeştlerini biliriz ki bunları talih, kısmet, nasip, şans veya kader gibi bir kuvvet tasavvur ederek hal etmekten başka çare yoktur.

     Mamafi talihin en büyük cevelangahı mareke cenk ve cedildir. Tarih o kadar ibret amize menakıb maziye ile memludur ki, hep bu mazbutat bir çok harekat muzame ve muntazamı askeriyenin mahza eser tali olan ber vakıa dolayısıyla gelinin gayri muntazır netayiç vermiş olduklarını isbat eyler.  En büyük generallerden biri şöyle demiştir:  <<muktedir kumandanlar tarafından teşkilat ve planlar mükemmelen yapıldıktan sonra, neticeyi harp yine dörtte üç talihe mahüldür.>>  bu iddia belki biraz meferr tanedir.  Fakat turan (Turenne) müstasna olmak üzere, pek çok kimseler aynı itikatta bulunurlar.

Sayfa: 132

Pek çok mesahir, müşahir, hatta bizzat Napoleon bile, talih meselesine pek ziyade rabeti kalp etmişti.  Bu müşahirin hemen kısmı azami muvaffakiyetlerini alelelkesir talik tebessüm dilnuvazina hamil eyledikleri gibi, felaketlerini de yine talih namındaki mizaç ile Allaha yüz çevirmiş olduğunu atıf etmişlerdir.  Bu babdaki vakayı şitayı misal makamında arz etmek faydadan hali değildir.  Evvel emirde ( napoleon ) ve ( valongaton ) gibi iki rakip belind payenin meslek ve hayatlarını tetkik etmek ve an hudüsunda hiçbir ehemmiyeti calip görünmüyen bir takım hadiseler veya kazaların bu iki büyük kumandanı nasıl vadeyi muvaffakıyet veya nekbete sevk ettiğini, talihin bunların mukadderatına ne suretle icrayı tesir eylediğini mütalaa edelim:

     1793 senesi son baharında, ki o vakit Napoleon namı henüz perdeyi meçhuliyet altında, Fransa azim bir fetret ve isyan içinde püyan idi.  Paris hükümeti cumhuriyesi konvensiyon  (convention) tanzim etmiş ve bunun ahkamı zalimanesini kanlı ve müthiş bir saltanatın zir himayetinde kahren tatbik eylemeğe tevessül etmişti.  Eyalet cenubiye anın hüküm ve amiriyetine karşı isyan ettiği için bu eyalet esaret ve inkiyade icbar maksadıyla hükümeti mezküre ordularından biri Marsilyayı işğal eylemiş ve müteakiben Tolon üzerine yürümüştü.  O zaman lord Hood  ( lord Hood ) kumandasında bulunan İngiliz  filosu Tolon tariki üzerinde keşti gezar eylediği cihetle şehir mezkür belediye memuru İngilizlerin muavenetine iltimas etmişler ve İngilizler de Tolonu müdafaa için ibraz ve muavenete riza göstermişlerdi.  Tolon ahalisi ( convention )nı red ettikleri için ordunun harekatı intikamcıyanesinden bihakkı tevhiş etmekte ve bilmecburiye ecanibin muavenetine müracaat eylemekte idiler.

     Tolon haricinde olivel ( Ollivules ) namı verilen bir mevkide vukua gelen ilk musademede convansiyon ordusu topçu kumandanı Domartin ( Dommartin ) mecruh düşmüş ve her nasılsa bu zatı istihlafa layık diğer bir kumandan bulunamamıştı.  Kariben Tolon muhasara edileceği için bataryaları hissen idare edebilecek muktedir bir kumandan bulup getirmek üzere, bu müthiş makamda, kuvvayı cumhuriye generallerinden Servoni (Cenvoni) musareaten Marsilyaya izam olunmuştu.  Bu zabit Marsilyanın sokaklarında dolaşırken eseri tesadüf olarak (Napoleon Bonaparte) namında genç bir zabite rast geldi.  Topçu yüzbaşısı olan Napoleon Bonaparte Avinyon (Avignon)dan Nise mühimmat nakline memur idi.  bu gencin etvarı ahvali Servoni’nin o kadar nazarı dikkat ve hayretini celb etti ki hemen bunu kuvvayı muhasara topçu kumandanlığına tayin ettirmek fikri uyandı.  Bu teklif kabul edildi.  Yüzbaşı Bonapartın vesayası o derece akılane, harekat ve icraatı okadar metin idi ki, bir

Sayfa: 133

kaç hafta içinde Tolon zabt edilmiş ve İngilizler gemilerine çekilerek şehri kendi haline terk etmeğe mecbur kalmışlardı

     İşte muhaza bir eseri talih ve tesadüf olarak, namı gayri maruf olan genç Bonaparte, henüz yirmidört yaşında iken, cevheri iktidarını ve göstermek fırsatına mazhar olmuştur.  Tolonun sükutunu müteakip, general Dutil (Dutheil) (*) harbiye nezaretine yazdığı bir tahriratta şöyle demişti:  <<Bonaparte’ın iktidar ve meziyetini tasvir için kelime bulamıyorum.  Bihakkın mütefennin, fevkalade zeki, son derece de cesur bir genç.  İşte şu gezide zabitan kısaca tarifi.  Binaenaleyh, cumhuriyetin muhafazayı şanı ve şerefi için bu zabitin taltifi rey nezaretpena menuttur.

     Generalin bu tavsiyesi tesirsiz kalmadı.  Bu tavsiye Napoleonun, ki Tolon sukut ettikten sonra generalliğe terfi edilmişti, bilahare Niste ve 1794 senesinde mucibi fahri şeref bir hizmette istihdamını temin etti.  Bu esnada Napoleonun şöhreti dü bala olduğu gibi, 1796 da italya ordusu kumandanlığı uhdesine tevdi edildi.  Napoleon dört seneden beri mizaç bir surette sürüklenen bir harbi montenot (Montenotte) muzafferiyetle neticelendirmişti.  Bu muvaffakiyet hem kendisi ve hem vatanı için pek parlak bir vakıa teşkil etmiş ve Napoleon işte bundan sonra büyük bir asker olarak tanınmağa başlamıştı.  Ondört sene sonra da, ki Napoleon artık Fransızların imparatoru ve avrupanın diktatörü idi, Avusturyalı prensesin desti izdivacını talep etti.  Fakat izdivaç için asalet meselesi meydana çıkmışti.  Ani Hubsburg hanedanı erkanından biriyle izdivaca layık bir seviyeyi asalette göstermek için etrafındaki mukarrebin Napoleon ecdadı arasında eski bir gotik (Gothic) per nesi göstermek istiyorlardı.  Fakat Napoleon, bizzat bu tasniata mani olarak, kısa bir ifade ile:  <<beratı asaletim zafer namesinden ibarettir>>.  Demiştir. 

     Napoleonun talihi pek ziyade itikadı olduğu malum ve maruftur.  Zan ederim ki onun bu itikatta bulunmakta haklı olduğu teslim edilir.  Velingoton (Wellington) dan bahis etmeden evvel salif Tolon muhasarasından talih hakkında iki güzel misal daha istihraç edebiliriz.  Şehir sukutunu müteakip İngilizlerin mecburen kendi gemilerine çekildiklerini söylemiştim.  Fakat İngilizler çekilmeden evvel gayet azimkarane harp etmişlerdi.  Gayet hakim ve müstahkem mevki olduğu için <<küçük cebralta>> namı verilmiş olan bir tepe kuvvayı cumhuriye tarafından zabt edildiği için meyusen gemilerine girmişlerdi.  Lakin İngiliz gemileri suhuletle denize açılamadılar.  Aynı zamanda <<küçük cebralta>> gemilerin yattığı

(*) 1821 nisanında Napoleon seneti tanzim ettiği vasiyetnamesinde, Tolonda iken generali bulunan bu zatın büyük yakını topçu yüzbaşısı mösyö davetiyle (100000) frank terk eylemiştir.

  Sayfa: 134

yere hakim olduğu için, bu fırsat metr kubbeden bil istifade hemen bir havan bataryası tesisine ibtidar etti, ki bu bataryanın ateşi İngiliz filosunu behemehal ihrak edebilirdi.  Ameliyat kemali hırs ve tehalikle ilerliyordu.  Fakat her zaman olduğu gibi, bu defa da hükmi talih Napoleonun eline hiçbir İngiliz gemisinin düşmemesi merkezinde tecelli etmişti.  Havan bataryası ikmal edilmeden mukaddem hava değişti ve gemiler selametle denize açıldılar.  İşte görülüyor ki, sade bir rüzgar değişmesiyle neticeyi harp mühim bir tahavvüle düçar olmuştur.  Tolon hakkında zikir edeceğim ikinci mesele şudur:  muhaserin akibeti muzaffer oldularsa da bidayeten kendi maksatlarını tamamen istihsal edemediler.  İçeridekiler pek cesurane mukavemet ediyor ve ali el kesr dışarı çıkarak muhasırin ile karşı karşıya müthiş mücadelelere bulunuyorlardı.  İşte bu musademelerin birinde bir İngiliz topçusu Bonaparte’ı kalçasından yaralamıştır ki Napoleon badema elhayatı bu cerihanın nişanesini taşımıştır.  Hatta 1821 de senet helilde Napoleona futuh meyt ameliyatı yapıldığı zaman bu Tolon yarasının asarı ayan surette müşahede edilmişti.  Fakat arz etmek istediğim cihet bu değildir.  Düşman mermiyatının sık düştüğü ve telefatın nispeten kesretli bulunduğu bir mevkide Napoleon yerde oturan bir çavuşa bazı evamir yazdırıyordu.  Tam bu esnada aralarına bir mermi düştü ve her ikisini de kum ve toprağa boğdu.  Fakat her ikisine de hiçbir zarar gelmediği gibi, çavuş kağıt üzerindeki tozları silkeledikten sonra <<ne ala! Burada sünger kağıdına hacet kalıyor!>> demiştir.  Napoleon çavuşun bu itidal ve metanetine hayret etmiş ve kendisine bir iyilik edeceğini vaat eylemişti.  Çavuş omzundaki pamuk kordonu tutarak şu cevabı vermişti:  <<hakikaten bir iyilik etmek yed iktidarınızdadır, evet, isterseniz şu kordonu sırmaya tahvil ettirebilirsiniz!>>  Napoleon bu sözü hatırında bulundurmuştu.  Muhasaranın hitamından sonra çavuş süratle katı meratip eyliyordu.  İşte son senelerde (Duke d’alerantes) meşhur (Marechal Junot) bu çavuştur.  Şüphesiz talih harbin bu hususta pek büyük tesiri olmuştur.

     Napoleon macerayı hayatıyla münasebettar olmak üzere, talihin tebessüm lütufkarına diğer buyuk bir misal de dük of velingoton(Duke of Wellington) hakkında söylenebilir.  Wellingtonun 1794-95 senesinde Felemenkte müşkül bir muharebeyi hitama erdirdikten sonra kumandasında bulunan otuzüçüncü tabur ile Hind garbide Fransızlara karşı tahsıs edilen kuvvete iltihak etmesi emir olundu.  1795 sonbaharında bu kıtayı askeriye emir el kırıstiyan (Christian) kumandasındaki birkaç sefineyi harbiye refakatinde Hind garbiye müteveccihen hareket etmiş ise de altı hafta kadar müthiş fırtınalarla

Sayfa: 135

Uğraştıktan sonra akıbet mecburen Portsmoutha bocalamış ve mutasavver olan bu seferden nihayet sarfı nazar edilmişti.  Birkaç ay sonra bu tabur Hindistana gitmek için emir almış ve 1797 şubatında Calcutta ya muvasalat etmişti.  İşte bu fırtına dolayısıyle veçheyi azimeti garptan şarka tahvil etmiş bulunan ve miralay (Wellesley) namıyla maruf olan Wellington kendini Hindistanda bulmuştu.  Wellington meslek ve hayatı maruf muzafferanesi bu devirden başlamıştır ki, maraşallık ihraz ettiği sit ve şeref ola Maharanta (Maharantta) kafilelerine karşı galebe etmesi ve sonraları Napoleonun en meşhur ve be nam generallerini düçarı hezimet eylemesi ve nihayet büyük imparator Napoleon kendisini vaterluda (Waterloo) da perişan etmesiyle mertebeyi kusvaya vasıl oldu.  Bundan müsteban olur ki, amiral cristiyanın Hindi garbi sahillerine vasıl olmak için vaki olan mesayisine halel teşkil eden bir fırtına, Hindistanın, Avrupanın ve bütün cihanın atisine pek büyük tesir icra etmiştir. 

     Talih veya mukadderat miralay Velesliyi – ki Velingotonun asıl ismidir – Hindistana sevk ettiği zaman bu zat hiç memnun olmamış ve maruf bir takım bahanelerle kendini oradan kurtarmak istemişti;  icraatında bazen müşkülata tesadüf edince pek ziyade canı sıkılır ve oradan hemen kurtulmağı arzu ediyordu.  Sadetle pek büyük münasebeti olan şu hadiseyi izah etmek isterim derhatır olunmalıdır ki Napoleon 1798 mayısında Mısıra bir heyeti seferiye ile gitti;  gayeyi maksadı bu kıtayı feth eylemek ve bu vesileyle Hindistanda İngiliz idaresini tezelzele düçar etmek idi.  Bidayette her şey yolunda gitti.  Beraberinde güzel bir filo 40000 raddesinde asker ve (Junot), (Berhier), (Desaix), (İcleber), (Lannes), (Marmont), (Murat) gibi namları tarihin sayfayı istikbalinde şöhretgir olmuş bir hayli generaller bulunuyordu.  Napoleon pek büyük mazeret iras edebilecek olan Nelson (Nelson) filosu ise, pek fena havaların hükümferma olmasından naşi, onun güzerğahına vasıl olamamıştı.  Napoleon haziranın on ikisinde Maltayı zabt etmiş ve temmuzun ikisinde kemali muvaffakiyetle istenderiyeye ayak basmıştı.  Bir hayli musademelerde Memlukları mağlup ettikten sonra akıbet Kahireye girmişti.  Fakat işte o zaman fena havadis vürud etmeğe başladı.  Nelson, nihayet ül emr, Ebu Kırda Fransız donanmasını sıkıştırmış ve ağustosun birinde bu filoyu fena halde tahrip eylemişti.  Bu hususta talih Napoleonu pek müşkül mevkide bıraktı.  Nelsonun bu müthiş darbesi Napoleonun Hindistan hakkındaki tasavvuratını  herç ve merç ettikten başka, onun ordusuyla birlikte Avrupaya avdet edebilmesini de meşkuk bir şekle sokmuştu.  Napoleon birkaç ay daha perişan bir fikirle Kahirede kaldı.  Fakat Türklerin kendi aleyhine Suriyede bir ordu ihzar ve techiz

Sayfa: 136

Etmekte olduklarını haber alınca 1799 şubatında Suriye üzerine yürüyerek birkaç musademede Türkleri mağlup etmiş ve mart evvelinde Akaya hareketle burayı muhasara altına almıştı.  Fakat burada talih ona yüz çevirmiştir.  O zaman Suriye sahilinde cevlan eden bir İngiliz filosu kumandanı (Sir Sydney Smith), Fransızların sahile takrib ettikleri zamanlarda bunlar üzerine ateş etmiş ve düşman tarafından yalnız misket mermiyatı atıldığını görmekle hayret eylemişti.  Amiral bunun esbabını taharri etdiği zaman Fransızların muhasara bataryasını Kahireden birlikte getirmediklerine ve bunun bahren İskenderiyeden gönderilmesine ihtimal ve derhal güzerğahı tarassuta başlamıştı.  Fi el hakika Amiral bu zannında büyük bir isabet göstermiş ve bu bataryaları nakil eden sefaini kemali süratle keşif ve zabt eylemişti.  İka için muktezi erzak vesaire bahren İngilizler tarafından temin edildiği gibi, muhasara bataryasından da mahrum kaldığı için Napoleon şehr mezküre karşı hiçbir şey yapamadı.  Tam iki ay burada kaldıktan sonra Napoleon teşebbüsünden sarfı nazarla haziranda Kahireye avdet eylemiş idi.  işte bu ricat onun için müthiş bir alameti nekabet  olmuştu.  Napoleon artık Mısırda işi kalmadığını görünce refakatinde yalnız general (Berhier),(Lannes) ve (Murat) ve birkaç general daha olduğu halde ağustosun yirmi ikinci günü iki fer fütün ile Mısırdan hareket etmiş ve esnayı seyahatinde İngiliz donanmasından kendisini zor kurtara bilmiş ve ancak altı hafta sonra Frejüse (Frejus)e vasıl olabilmişdi.  Bu zivan hikayenin Wellington ile ne münasebeti vardır diye hatıra bir sual varid olursa bunu izah edeyim.  Napoleonun müfarekatı üzerine Mısırdaki Fransız kuvveyi umumiyesine general kleber (kleber) kumandan olarak bırakılmıştı.  Müşarıliye akil ve müdebbir bir zat olduğu cihetle onun zir idaresinde her şeyi iyi ceryan edebilirdi.  Maalesef bu zat ertesi sene (1800) haziranında mutaasıp bir arap tarafından katl olunmuştu.  Bunun üzerine kumandanlığa Menu (Menou) namında bir zabit tayin olundu.  Fakat bu zabit gayet haris olduğu gibi, harekat ve etvarı da pek garip olduğu için İngiltere hükümeti Fransızları Mısırdan ihraç için tedabiri ciddiye ithazına mecburiyet his etmiş çoktan mutasavver olduğu vechile, bu maksadın temini için hükümet Osmaniye ile akidi ittifak eylemişti.  Bu tedabir cemilesinden olarak İngiltereden sör ralf aberkombi (Sir Ralph Abercomby) kumandasında bir kuvveyi askeriyenin Mısıra sevk olunması ve Hindistandan da sör davit beyrot (Sir David Bairot) kumandasında bir kuvveyi muavenenin de yine buraya azami tekrar eylemişti.  Wellington, yahut namı ahirle miralay Velesliy o zaman bu Hint müfrezesine bizzat kumanda etmek ümidinde bulunuyordu. 

     Esasen seylonda (Cexlon) vakıa Terinkomali (Trincomalee)de cem edilmiş olan bu kuvvet kendi kumandasında olarak Java adalarına

Sayfa: 137

derdest sevk iken, ingiltereden gelen son talimata tevfiken deniz tarikiyle bu mubaya ve oradan Mısıra sevk olunmuştu.  Bu kuvvetin cemi ve tertibinde bizzat müşkülat ve mezahimi azimeye düçar olduğu cihetle Wellington, heyeti mezküreyi seferiyenin kumandanlığına tayin olunmak ümit kuvvesinde idi.  fakat bu mubayaa muvasalatında baş kumandanlığa (Sir David Bairot)un tayin olunduğunu ve kendisinin ikinci kumandan nasb edildiğini işitmekle pek ziyade münfail oldu.  Biraderi marki of velesli (Marquis of Wellesley) o zaman Hindistan valiyi umumisi olduğu için bu halden ona şikayet etti.  Mamafih Sir David Bairot onun muvaffak olmak hasabiyle, bu şikayet pek de mahak değildir.  Her ne ise Velington baş kumandana muavin olarak onunla birlikte şuphesiz Mısır seferine gidecekti.  Fakat tam bu sırada hastalandığı cihetle sefere iştirak edemedi.

     Ne nam verilirse verilsin, talih veya kader mahiyetinde bir kuvvetin bu vesile ile dahi Velingtonun istikbaline bir tesiri azim icra etmiş olduğu görülmüştür.  Velingtonun salif el araz Mısır seferine iştirak edememesi kendi hatasından münebbes değildi;  onun Şirkada kalarak <<mahiyetindeki kuvveyi kalile ile binlerce Asseyli (Assey)ye hucum ve onları perişan etmesi>> ve en nihayet ordularının sirkarine geçerek Fransızları tarümar ve namı bülendini şecaat ve azim ve irfan harikulade şöhretşar eylemesi mukadderatın hüküm la yetegayyeri iktizasından idi.

     O zamanlar Hindden Mısıra kadar yelken sefainiyle seyir etmek, bu gün muntazam posta vapurları ile gidip gelmek gibi basıt değildi.  (Sir David Bairot)un kumandasındaki kuvvet 1801 nisanının beşinci günü Bombaydan hareket ettiği halde o sene temmuzunda Suveyşin iki yüz elli mil cenubunda vaki kosiyere (Kossier)e vasıl olabilmiş ve esnayı seferde iki nakliye sefinesi zayi etmişti.  Nil sahilinde vaki Tebre (Thebes) vasıl olabilmek için Kusyerden itibaren takriben yüzkırk millik bir mesafe daha kat edilecekti.  Binaenaleyh bu kuvvetin vakit ve zamanıyla İngiltereden sevk olunan (Sir Ralph Abercomby) kumandasındaki esas orduya iltihak edebilmesi pek müşküldü.  Nitekim kahraman (Cromby) nin vefatını mucip olan İskenderiye muharebesi 1801 martının yirmi birinci günü icra edilmiş ve henüz Hind kuvveyi muavenesil sahneyi harbe yetişmeden mukaddem harb mezkür kemali muzafferiyetle neticelenmişti.  Aynı vechile, bir ay sonra Kahire dahi İngilizlere teslim olmuştu.  Fakat İskenderiye elan teanüd ediyordu ki bir çok harekat muvaffakiyetkaraneden sonra Fransızların Mısırdaki son rabıtaları da fek olunmuş be bu şerefe Hind kuvveyi muavenesi iştirak edememişti.  İşte iki meşhur kumandanın edvarı evveliyeyi hayatiyelerine ait birkaç vaki hikaye ettim ki bunlar şu iki zatın istikballerine pek büyük tesirat icra etmiştir. 

Mabadı var.

Sayfa: 138

<< deniz katillerinin >> aleti katli

Seyyar torpidolar

     Donanma mecmuasının birinci nüshasındaki <<muhripler veyahut deniz katilleri>> makalesinde donanmayı Osmani muaveneti milliye cemiyeti muhteremesinin bezl eylediği himmet cihanpesendane ve her sınıf ahaliyi mahzumenin gösterdiği asarı hamiyet sayesinde; biraz zaman sonra donanmayı Osmani arasında görerek bir his iftiharı ile yüreklerimizi kabartacak olan sefainin o saf ve taif Harbiyeleri hakkında mukteza ve umumi bir fikir verilmiş olmakla lisanımızda pek naşinide olmakla beraber tabiri tami ile işbu deniz katillerinin vasıtayı katilleri yani islahi esasiyesi olan torpidoları hakkında da mecmulen asay malumat kariyince zaidden ad edilmez zannındayım.

     Deniz katillerinin vasıtayı katilleri torpidolardır.  Torpido lisanı ecnebiden mehuz ve muarızlarını hasbilzarure ifraz ettiği bir madde ile mağlup eden bir nevi balığa mahsus bir eslihadır.  İnsanlarda, bu balığı numune ithaz ederek lüzum gördükleri anda tahtelbahr patlatmak ve düşmanlarına zarar vermek üzere bir vasıtayı harbiye icad etmişler ve iş bu silaha da torpido ünvanını vermişledir.  Torpidonun tarihi icadı ve mucidi hakkında bir çok muhtelif rivayeti menkul ise de bu rivayetlerden en kuvvetlisi gösteriyor ki tarihi icadı 1894 ve mucidi de (Robert Fulton) isminde bir Fransızdır. *(Amerikalıdır.)  Tarih mezkürede Fransızlar ile İngilizler beyninde vukua gelen muharebede İngiliz donanmasının Fransa sahillerine yaklaşmasına mani etmek üzere ismi mezkur zat tarafından yapılmış ve hasbel icap istimal edilmek üzere tahtalbahre tabiye edilmiş isede istiameline lüzum görünmemiştir.  Filhakika iş bu tarpidonun;  mecmulen tarifi sadedinde bulunduğumuz seyyar torpidolar ile ne şekil ve nede vazifeyi bir müşabeheti olmayıp ancak isim ve vasıta tahribleri birbirine müşabe, aynı zamanda şimdiki torpidoların icad ve ihtiraana bir esas, bu vesile  teşkil etmiştir.

     Fulton tarafından tertip ve bilahare bir çok zevat tarafından tadil ve tashih edilerek istimal edilen torpidolar deruni; muvad nariye ile memlu ve istenilen zamanda mertebeyi vasıtasıyla vazı ve tabiye edildiği mahalde istimal ettirilebilir bir sandıktan ibaret olup ehemmiyeti – hatta elyevm dahi – kabili nikar olmamakla beraber tecavüzi bir iktidarı haiz olamaması kendisine;  şikarını ta yuvasının üstünde bekler gayri müteharrik bir silahtan ziyade ehemmiyet verilmemesini mucip olmuş ve bu hal ta 1864 tarihine kadar böylece devam etmiş

Sayfa: 139

iken ondan sonra ibrazı kalite ibtidar ederek bilakis düşmanını arar bulur ve en zayıf noktasından vurarak tesiri müthişini icra eyler.  Kati tesirli bir afeti harb kesilmiştir.  Ve iş bu silah elyevm yalnız göreceği hizmetle haizi dikkat ve ehemmiyet olmayıp esasen mecmuyu fen olmakla beraber sanat noktayı nazarından dahi istidadı beşerin sahayı namahdudunu arayı ileri bir kemalata haizdir.  En rakik bir kumaş destiğahındaki nezaket bu alet harbin yanında bayağı ve pek kaba kalır. 

     1864 tarihine kadar tedafü kalan torpidoları;  tecavüzi bir aleti harb olmak üzere erbabı harbe tekaddümü ilk düşünen Avusturya bahriyesine mensup ve fakat ismi mateessüf malum olmayan bir zabittir. 

     Ancak şu düşündüğü ve muharebatı bahriyede pek mühim tahviller husule getireceği şüphesiz olan ihtiraanı ikmal etmeden vefat etmiş ve pek noksan bir halde bulunan planlarını refikasından Kaptan Giovanni Luppis isminde bir zata tevdi eylemiştir.  Mu ma ileyh kendisine tevdi edilen iş bu ihtira esasını kuvveden fiile getirecek derecede sahibi malümat olmamakla beraber kuşeyi nisyana atacak kadar da bir makine imalathanesi sahibi bulunan ve en asıl bir gemi çarkçısı olup malümatı fenniye ve ihata külliyesini tanıttırmış olan Whitehead isminde bir İngilize müracaat ve mezkür natamam planları kendisine teslim etti.

     Mühendis mu ma ileyhe tamam dört sene bu planların tadil ve teshihi ve binaenaleyh ikmali ile iştigal ederek 5 metre tulünde ve 355,5milimetre kutrunda ve balık şeklinde kuvveyi sevkiyesi havayı mazak ve derununda bir merkezi makine ile mücehhez baş tarafına yirmi kilo sıkletinde tazyik edilmiş pamuk barutunu ihtiva eder bir muhafaza ve bu muhafaza derunundaki maddeyi infilakiyeyi herhangi bir noktaya musademesinde tertibat mahsusası ile iştigal edecek kudrette ve pek mahirane olarak tertip edilen alet ile istenilen amakda seyir edebilir bir silah meydana getirir ve düveli muhtelife bahriye zabitanından müteşekkil bir heyet muvacehesinde tecrübelerini icra ederek pek çok noksanı ile beraberine müthiş bir silah bahri olduğunu teslim ettirir;  ve hatta bütün bahriyyünü hayret ve dehşetlere düşürür.  Binaenaleyh Berlinde bir fabrika sahibi olan L. Schwartzkopf namında cidden muktedir ve faal bir rakibin bütün iddiasına rağmen seyyar torpido muhteraliki şarki kendisine ait kılır. 

     İş bu torpidoların sürati az ve kat ettikleri mesafe de ancak üç yüz metre idi fakat o zamandaki sefain harbiyenin hamil oldukları topların adet ve sürat endahtına nazaran muvaffakiyet ihtimali galip bulunuyor idi.  bilahare inşa edilen sefain harbiyenin mücehhez oldukları topların adedi ve sürat ile saht endahtları fevkalade terakki etmesiyle torpidolar

Sayfa: 140

 dahi terakkide devam ve an be an islah edilerek katreleri 450 ve hatta 520 milimetreye;  miktarı mesafeleri 3000, 4000 metreye çıkardıkları gibi süratleri de 30 mile isad edilmiş ve sefainin malik bulundukları tahliye edvatının mükemmeliyeti dahi düşünülerek sahayı tahriplerinin tezyidi için torpidoların hamil olacakları barut ve zenleri dahi 100, 150 kiloya kadar ziyadeleştirilmiştir.  Torpida muharebeleri yahud deniz katilleri makalesinde pek güzel izah edildiği vechile zamanı harbde intihaz fırsat edecek olan destoriyerlerin düşman sefain harbiyesi üzerine 3000 metreden endaht ve sevk edecekleri iş bu torpidoların hedef matluba tesadümiyle hamil oldukları 100 kilo sıkletindeki pamuk barutu iştialinin ne müthiş bir afet ve silahinda ne yaman bir vasıta olacağı adına mülahaza ile nemayim ve bu alemde mevcudiyet milliyelerini her türlü halden masun tutmağa ahd ve misak eyleyen bütün Osmanlıların bu gibi ehem vesaiti harbiye tedariki için ne dereceye kadar fedakarlık etmeleri iktiza edeceği tamamiyle zahir olur.

Torpido komisyonu azasından

             Kol ağası

               Ağah

sayfa: 141

MİNAS CERAS

–         DÜNYANIN EN KUVVETLİ ZIRHLISI ––          

Armstrong fabrikası tarafından Brazilya hükümeti namına inşa edilmiş olan (minas ceras) namındaki müdhiş dreadnought, bundan bir iki ay mukaddem ikmal edilmiştir. Bu zırhlının başka bir devlet namına inşa edildiği, yahut satılık olduğu rivayetleri devran etmekte idi.  fakat sefineyi mezkürenin Brazilyaya memurin bahriyesi tarafından teslim edilmiş olması bu rivayetin cümlesini nakza kafidir.    

     (minas ceras) zırhlısı bugün dünyada mevcut cesim dreadnought’ların en müthiş ve en kuvvetlisi olduğu için, bütün bahriyenin inzar dikkatini celb etmeğe layıktır.  Her ne kadar bu zırhlıdan daha büyükleri derdest inşa isede şu anda mucid sefin harbiye içinde bunun kadar cesim, müthiş, kuvvetli bir dreadnought yoktur.

     Derc etmekte olduğumuz resimler bu muhip kalai seyyarenin şekli haricisi hakkında bir fikir verebilir.  Zirhlının tülü kamili (543), arzı (83), umku (42) kadem, mah mahruci (19.000)ton, sürati (21)mildir.  Sefinenin makinası (vikers, sons & maxim) companiyesi tarafından imal edilmiştir.  Bunlar üç inbisatlı (resupercating) tarzındadırlar. Son tecrübelerde mezkür zırhlı  (27.312)işari beygir kuvveti ile (21.4)mil sürat temin etmiştir.  Bu zirhlının en mühim ciheti, geminin zırhı da pek kuvvetlidir.  Bu raddede zırhın tahanni (9)pus olduğu gibi, umki (22.3) kademdir. Bu umkun (5) kademi su hattının altındadır.  Topları hamil olan barabetlar dahi yine (9) pus zırhla müstardır.  Zırhın baş ve kıça doğru imtidad eden kısmi (4:6)pus raddesindedir.  Gemide ayrıca iki muhafazalı güverte vardır.  Bunlardan birinin tahanni (1.25)ve su hattında bulunan diğerinin tahanni (2) pustur.  Geminin eslihasına gelince esas batarya kırkbeş çapında on iki aded (12) pusluktan ibarettir.  Bu topların topların sekizi ikişer ikişer olmak üzere, dört taret dahilinde bulunuyor.  Bu taretler pruva hattı üzerinde ve ikisi başta ve ikisi kıçtadır.  Diğer iki taret dahi sancak, iskele bordolarındadır.  Bu bordo taretlerinin 180 derece bir kavis endahta malik olabilmesi, yani istenildiği zaman tam başa veya tam kıça tevciye edilebilmesi için sefinenin yukarıki aksamı kesilmiştir.  Başta olduğu gibi kıçtaki taretler de yekdiğerinin (12) kadem kadar fevkine tabiye olunmuştur ki bu sayede toplar yekdiğerinin endahtına hail olmazlar. 

     Bu zırhlının bordo ateşi gayet müthiştir.  Çünkü bordolara beş taret, yahut on kıta

Sayfa: 142

(minas ceras) dreadnought’un müthiş topları

Bu resim baştan kıça doğru alınmıştır.  Sekiz kıta (12)pusluk ile dört kıta (4.7)pusluk top tam başa tevcih olunmuştur.

Bu dreadnought, on iki kıta (12)pusluk topu hamil ilk zırhlıdır ki bugün dünyada mevcut sefin harbiye içinde bu zırhlı

Kadar kuvvetli hiçbir gemi mevcut değildir.

Sayfa: 143

(12)pusluk top bir anda tevcih olunabilir.  Bunun dehşeti derc olunan top tecrübesi resimden görülmektedir. 

     Bundan başka baş ve kıçtaki fevkani taretler esnayı harbde daha iyi endaht icra edebilirler.  Bu topların beheri (850) librelik bir mermi endaht ettikleri cihetle on top birden (8500) librelik mermi konsantre edebilir.  Bu müthiş bordo ateşi icra olunurken alınmış olan bir fotograf derc olunmaktadır.  Böyle cesim on topun birden bordoya endaht olunması ilk defa vuku bulduğu cihetle bu resim pek ziyade şayanı dikkattir.  Bordoda taretlerin de tam başa ve kıça tevciye olunabilmesi hasabiyle ileri veya geri sekiz top birden endaht olunabilir.

     Bu toplar zırhlının esas bataryasına aittir.  Bundan başka ikinci bir batarya zırhı vardır.  Bu batarya, (3) librelik mermi endaht eden seri atışlı toplarla. (4.7)santimetrelik toplardan mürekkeptir.  (4.7) pusluk güverte fevkindeki kısım  dahilinde ve dördü başta, dördü kıçtadır.  Bunların üzerindeki güvertede ve keza asıl güverte üzerinde de (4.7) santimetreliklerden bir çoğu bulunmaktadır ki bunların adedi ceman (22) ye baliğ oluyor.  Ayrıca bir çok da seri atışlı toplarda bulunmaktadır.  Bir harpte bu zırhlı bordoya bir anda bahri (850) librelik mermi endaht eden (1) bir kıta cesim top ile, bahri (45) librelik mermi endaht eden (11) adet (4.7) santimetrelik ve bahri (3) librelik mermi endaht eden (6) adet seri ateşli top endaht edebilir.  Bütün bu toplar islah edilmiş tarzda, seri ateşli olduğu için bunun dehşeti nazarda tecessüm ettirilebilir. 

     Toplar, taretler elektrik ve hidrolik kuvvetiyle tahrik ve tedvir olunur.  Mamafi bunların hini hacette el ile tahrik olunabilmesi için de tertibat mahsusa bulunmaktadır.  Toplar endaht olunur olunmaz bir hava ceryenı vasıtasıyla müceff dahili ve tathir olunduğu gibi içinde kalması bilhassa kıvılcımları söndürmek için su ceryanı da istimal olunur. 

     Mürettebatın istirahat meselesi de bu zırhlıda pek iyi temin olunmüştur.  Bahusus zabitana mahsus mahaller pek rahattır.  Bu zırhlının Brazilya gibi sıcak bir memlekette icrayı seyir ve sefer edeceği nazarı dikkate alınarak vantilatörlerinin mükemmeliyeti de temin olunmuştur.  Kaptan köprüsünün bordolara doğru mümtedd olan kısmı harb zamanında içeriye alınabilir.

     Top tecrübelerinin hasetsen calib dikkat ve istifade olması hasabiyle, bu tecrübelerde düvel ecnebiye memurları dahi bulunmuştur.  Bu esnada pek çok meseleler hal olunmuştur.  Faraza fevkani tartarak endaht olunduğu esnada altındaki taretteki top efradının ne halde

Sayfa: 144

Şimdiye kadar bir zırhlıdan icra edilen en müthiş bordo ateşi

Minas Ceras’ın top tecrübelerinde on kıta (12) pusluk top tam bordoya tevcih olunmuş ve bir anda hepsi endaht edilmiştir.  On merminin

On merminin kuvveyi zendesi, zırhlıyı heyeti mecmuasıyla (16) kadem yukarıya kaldırabilecek derecede müthiştir.

Kalacağı hakkında pek çok münakaşat ceryan etmişti.  Hatta ilk tecrübede tahtani taret dahilinde hiçbir kimse bulunmamıştı.  Fakat bu taretin bütün aksamı, üstündeki topun müthiş sadematına karşı mükemmel surette mukavemet göstermiş olduğu anlaşılmıştı.  Aynı vechile, altdaki taretlerde bulunan topların endahtı esnasında femden huruç eden alevin buradaki topların hakkıyla nişan alınabilmesine mani olacağını makamı itirazda dermiyan edenler olmuş isede tatbikat ve faaliyette bu mahzurun olmadığı anlaşılmıştır.

Ahmet Vahid.

Sayfa: 146

 (Minas Ceras) dreadnought’u hali seyirde

Tülu 542, arzı 82 kadem, mayi mahreci(hafif) 19000 ton sürati 21,4 mil

Sayfa: 147

Meşhur Osmanlı amiralleri

<<1>>

Onbirinci asrın Barbaros Hayretini

Gazi Hüsnü paşa

Sayfa: 148-149-150-151-152-153

Ali Haydar Emir

 

Osmanlı Amiralleri

İstanbul 10 şubat 1325

Sayfa: 154-155

T.T.

 

Tetkikatı tarihiye

Barbaros Hayrettin

Matris el bahar

Sene 953

Sayfa: 156-157-158-159

Donanmayı Osmani muaveneti milliye cemiyeti

Merkez umumi heyeti idare hazırası

Sayfa: 160-161-162-163-164-165-166-167-168-169-170-171-172-173-174-175-176-177-178-179-180-181-182-183-184-185-186-187-188-189-190-191

<<ikinci mecmuanın sonu>>

 

5 Comments

  1. Sema Yıldız

    | Reply

    147-191 sayfa aralığı transkripsiyonu neden yok

    • ender

      | Reply

      lütfen hangi sayılı mecmuanın sayfalarından bahis ettiğinizi bildirirseniz yardımcı olmağa çalışacağım.

      • Sema Yıldız

        | Reply

        Donanma Mecmuası 1.sene 2.sayı hocam

        • ender

          | Reply

          147. sayfada bir harp gemisi resmi var.
          191. sayfada toplanan iane açıklamaları ve reklamlar vardır.

  2. ESMA

    | Reply

    Donanma Mecmuası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.