DONANMA MECMUASI 86 / 135 – 6 Eylül 1917

DONANMA MECMUASI 86 / 135 – 6 Eylül 1917

Pencişenbe:  6 Eylül 1333 – 19  Zi-l-ka’de 1335
İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için seneliği kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.
Türk medeniyeti Abidelerinden:  [Süleymaniye camii şerifinin ulvi bir manzarası.]
Nüshası: 40 para
Merkez tevzii Babıali caddesinde Ay Yıldız
Kitaphanesidir.
Matbaa Ahmed İhsan ve Şürekâsı
Merci: mecmuaya ait her iş için donanma cemiyeti merkez umumiyesinde daireyi mahsusaya müracaat edilmesidir.

Mülahaza

Maksada doğru

Yine denizcilik

Bu bahse yine avdet edeceğiz, hem bu bahiste devam etmeği de münasip buluyoruz.  Geçen gün müdekkik bu memleket için çok hayırlı düşünen bu zat ile mülakatımız esnasında bahis, mecmuanın denizcilik hayatı hakkında neşir ettiği makalelere intikal etti.  Teşvik vadisinde birkaç kelimeden sonra o muhterem zat dedi ki;

Bilirsiniz, bahriye inşaatı yani (Genie Maritime) inşaatın en dakik hesaplarını ihtiva eder.  Pekiyi, pek sabur ve fedakâr bir denizci olan Türkler de şayan-ı hayret bir feyza, bir nema istidadına mazhar olmuştur.  Karadeniz sahilini boydan boya geziniz.  Orada ayağında şalvarı, başında eski abani sarığı veya külahıyla mütevazı, sade hal sanatkârlar görürsünüz.  Ellerinde inşa vasıtası olarak yalnız bir keser vardır.  Pergâr yerine göz tahmini en iyi ve kati ölçüdür.  Kâğıt, kalem bilmezler, hafızaları, tecrübeleri onlara en güzel hesap defteridir.  Sonra iki, üç yüz tonluk yelken gemisi inşa ederler.  Bahr-i Ahmer sahiline gidiniz.  Ora Müslümanlarında, libası uzun bir entariden ibaret olan gemicilerinde aynı sanat feyzini görürsünüz.  Hâsılı memleketimizin her sahili denizcilik için ayrı – fakat hepsi hayretlere şayan – bir istidat gösterir.  Bizim vazifeniz, evvela mahallerine maksur ve fennin bu kadar mebzul harikalar iddia eden vasıtalarından mahrum kalan bu istidadın derecesini ve semeresini yakından sıkı bir tetkik ve müşahedeye tabi tutmaktır.  Ondan sonra bu istidat sahiplerini fen ile teçhiz eylemek sırası gelir.  Fakat bunları birden bire fennin en son noktalarına çıkarmak için uğraşmak o hüdâyî nâbit zekâları derhal akamete mahkûm etmek demektir.

Bunlar kendi muhitleri dâhilinde tedrici bir terakkiye mazhar edilirse memleket, hem fazla, hem parlak sanat sahipleri elde etmiş olur.

Muhterem muhatabımız, bu yoldaki mütalaalarını izah ederken tersanemizin tarihçesi hakkında şöyle, böyle bildiklerimizi tahattur ettik.  Ve bu tahattur neticesinde bir daha tasdik eyledik ki bizde fen ve sanat zekâsından sair istidatlardan sair milletlerde hiçte geri değildir.  Vaktiyle nice mahrumiyetler, mânialar arasında yalnız yelken gemisi inşasında mahir-i sanat sahipleri değil, ilk defa gördükleri makinaları en hurda teferruatına varıncaya kadar ihata eden, bozulduğu zaman İngiliz ustalarını bile hayrette bırakan bir vukuf ve dikkatle tamir eyleyen, sonra ameliyattan nazariyata geçerek kitap yazan nice gayret ve fatânet sahibi gelip geçmiştir.

Bu nüshamızda Ali Rıza Seyfi Beyin Karadeniz’e ait bir bahri hikâyesi vardır.  Orada müteasıb bir İngiliz’in lisanından nakil edildiği üzere Türk, her milletten ziyade denizcidir.  Yalnız bu hurûşân ve mütehevvir unsurla uğraşmakta da mahir olmadığını bizde buraya – münasebet getirerek – ilave edelim ve diyelim ki;  Türk, denizciliğin diğer kısımlarında da mahirdir ve bu maharetini de eserleri ile ispat eylemiştir.  Noksanı istidat ve zekâsında değil, teşkilatın, vesaitin noksanında fenni rehberlerin fıkdanındadır.  Bu noksan izale olunursa bu istidat, harikalar gösterir.

Fikrimize kalırsa, bu noksanın ikmali için resmi teşebbüslerin yanında gayri resmi himmetler bir o kadar tesirini gösterir.  İtikadımızca sermaye sahiplerinin sa’yi ve nakdinin telahukuyla bu yol, pek feyizli ve atisi parlak bir telakki şeh-rahı olur.  Bugün şehrimizde gayri resmi bahri inşaatta Haliç’in iki tarafına inhisar etmiş gibidir.  Boğaz içinde ufak tefek tezgâhlar görülür.  Bunların inşaiyeciliğinin terakkisi namına sarf edeceği gayret, azami dereceyi bulsa da yine faidesi mahduttur.  Çünkü işde mahduttur.  Bugün kalafat mahallinde o türlü zekâ sahipleri vardır ki, eski bir teknenin çürümüş tahtaları arasına sıkıştırıp kalmıştır.  Onları hem bu zekâları mahveden yerlerden, hem de mahdut mahallerdeki mahdut ticaretlerin sanat ve marifet sahipleri üzerine çöken tazyikinden kurtarmak için büyük sermayeli, fakat güzel niyetli, iyi emelli şirketlere de ihtiyaç vardır.  Bunların ta’didi, sanat sahiplerine geniş bir nefes aldırır.

Diğer taraftan maişetin tevsii mütekâmil ve terakki için düşünmek, çalışmak kuvvetini verir.  Bizim son günlerde memnuniyetle aldığımız bir mühimmiyedir.  İstihsal ettiğimiz malumata göre az görülmeyecek kadar büyük bir sermaye ile mühim bir <inşaat-ı bahriye> teşkil etmiş ve kanunen lazım gelen muameleler ikmal edilerek iradei seniyyesinin saduriyesine intizar edilmekte bulunmuştur.  Müesseseler arasında memlekete büyük bir muhabbet besleyen, teşebbüs ettikleri işde ne kadar büyük mânialar olursa olsun asla tereddüt eylemeyen ve sanat için güzel ve vakfane fikirler sahibi bulunan bazı mütemeyyiz ve mütehayyiz simalarda bulunmaktadır.  Teşebbüs sahiplerinin memleketin istidadına, ihtiyacına yakından vakıf olmaları, denizcilik hakkında kavi bir muhabbet beslemeleri bize ati için büyük ümitler vermektedir.

     Bu teşebbüs hakkında alacağımız haberleri – sırası geldikçe – yazacağız.  Çünkü bahri sanat ve marifetler sahipleri için en mühim ve hayati meselelerden maduddur.  Yeni şirket, bize istidadı gayreti nispetinde feyz alamayan nice marifet erbabının atisi için de güzel bir işarettir.  Onun için <<maksada doğru>> atılan bu mühim hatveyi şimdiden memnuniyetle hatta teşekkürle karşılarız.

Donanma.

  

   İcmal-i hadisat

İlm-i Muhammedî

Bu tabiri, milli ajansın vasıta-i berkiye ile cihana iblağ ettiği bir makalede gördük.  Derhal, İslam’ın edvar-ı şevketi, bütün elvah azametiyle çeşm-i tevkir önünde bilirdi bu manzara-i ihtişam perver <<Noviye Vremya>> gazetesine makale yazan moskofda müttehir bırakmış olacaktır ki, lisanından ihtiyarsız cümleler dökülüvermiştir.  Ajansın telgraf namesi şu idi:

3 Ağustos – Kazan’da in’ikad eden Rusya’da sakin İslamlar kongresinde mevad-ı atiye ye karar verilmiştir.  Evvela – hususi İslam alayları teşkili için hükümet muvakkate ile müzakerata girişilecek ve bu müzakerat müsait bir cereyan takip ettiği takdirde bu alayların teşkiline başlanacaktır.

Saniyen – memalik-i şarkiye yani Mısır, Hindistan, İran, Türkiye murahhasları tarafından

Saniyen – memalik-i şarkiye yani Mısır, Hindistan, İran, Türkiye murahhasları tarafından istik havlim konferansına tevcih olunan mutaleb ve beyanata kesb-i ıttıla eden kongre hükümet muvakkate ye şu tebligatta bulunacaktır.   İslam konferansı Rusya’nın siyaset hariciyesinde her milletin kendi mukadderatına bizzat hâkim ve sahip olması düsturunu kemal-i gayretle takibe devam eylemesi ve bu düsturun Asya ve Afrika kıtalarına dahi teşmil edilmesi lüzumuna kanaat hâsıl eylemiştir.  Hür Rusya bu meselede bir suret-i müessire de hareket etmelidir.

<< Noviye Vremya>> gazetesi İslam konferansının bu mukarreratı hakkında diyor ki;  Mesele şâyân-ı istihza bir şey değildir.  Bu suret kararın icrası Almanya için bahis istifade olabilecektir.  Kazanda in’ikad eden İslam kongresinin keşide eylediği yeşil ilm Muhammedi tabii bir Türkiye ve Almanya aleyhinde olamaz.

Görülüyor ya, karar-ı İslam’dan moskof muharriri de endişe his ediyor.  Bu endişe, hiçbir zaman müfrat bir tahsis semeresi değildir.  Belki, muvahhidinin şimdiye kadar müteferrik duran, münferit suretler ile izhar edilen temayülatına bir mühimin umumen tercüman olmasından mütevellit bir tefekkürdür ki, onları düşündürdüğü gibi hal ve istikbal için bütün erbab-ı imanı da – idrak vazife namına – tefekküre saik olsa yeri vardır. Zaten ortada sebep tefekkür olacak asar ve mütalaat da eksik değildir.  Papanın sulh notası üzerine İsviçre’de mukim bir Mısırlı genç tarafından ref edilen avaze-i itirazat yine vasıta-i berkiye ile cihana yapılmış ve Almanya’nın teşkilat idariyesinde esaslı ve pek mühim tebdilata yol açabilen bir komisyon teşkili ile sulh teklifinin orada mahrumane müzakeresi ve bu vesile ile müttefik memleketler matbuatı tarafından ileriye sürülen mütalaat, menafii umumiyeyi İslamiye’nin tefekkür avakıbı zamanının hululünü ihtar eylemekte bulunmuştur.

İslam’ın bin üç yüz seneyi geçen tarihi mazbuttur.  Ekseri vakayı-nameden ibaret olsa da o vakadan istihraç edilebilen ve kati bir hakikat derecesine varan elemli bir hüküm vardır ki, o da ammenin rüesa ve müttefiklerin zümresinden sui ahlaka giriftar birkaç kişinin zebun nalan kârı olarak maddeten ve manen perişan olmalarıdır.  Tarihte bu acıklı hükme ait binlerce misal bulunur.  İki asır evvel moskofun Kırım’a istilası sebebini – matbuatın zafiyeti neticesi olduğu kadar – o zaman serir imarette bulunan şahingerayın moskof parasına dildade olacak kadar sukut-i ahlak sahibi olmasında araştırmak daha doğru değil midir?

Ondan sonra Cezayir, Fas, Buhara, Mısır, Tunus, Acemistan sıra ile ecanibe – birkaç müteneffizin ahlaksızlığı, milliyetsizliği sebebiyle – kapılarını açmış, nâs, onlar tarafından sürüklenerek her hakkından, hatta en ufak hakk-ı insaniyesinden mahrum bir sürü haline – yine onlar eliyle – getirilmiştir.  Bunu bilenler, şimdi intibah-ı İslam karşısında müteessir ve endişe nâk bir vaz ile dururlarsa neden ta’cib etmelidir?  Evet, yeşil ilim Muhammedî, kudret-i maneviyesini irae edecek zaman gelmiştir.  Bu kudret, azim umumi ile teyit edecektir.  Bu gün cihanın her tarafında eczai perişan şeklinde duran unsur-i İslam, kongrenin ilam ettiği surette izhar-ı arzu edecek olurlarsa her vakit için dinlenilir ve dinlenilmek için büyük bir mecburiyet his edilir.

Harb-i umuminin bize en büyük faidelerinden biri de “ittihad-ı İslam” gayesinin su şekli almasıdır.  Bu gaye, hiçbir zaman için menfi bir netice değildir.  Hiçbir zaman menfi bir şekli ihtiva edemez.  O, maşrıkda ayağına diken batan bir Müslüman azasını, mağripteki Müslüman his etmesini amir bulunan bir büyük dinin infaz evamirinden başka bir şey değildir.  Açık ve müstamel tabiri ile bir “empir yalızım” olamaz.  Fakat üss-l esası uhuvvet olduğu için, şahsiyetçi olarak kardeşinin hukuk maksubesini istirdada çalışır.

Gecen gün yevmi gazetelerden birinin işareti veçhe ile sulh teklifatı müzakeratının şu devresi harb-i umuminin en mühim devrelerinden biridir.  Vakıa itilafçılar, papa sulh namesini ehemmiyetten ıskat etmek fikriyle – ve zahiri bir kayıtsızlıkla – mevki müzakere ye vaz edilmeyeceğini ilan edip duruyorlarsa da bizce kaziye, bir akistir.  Olmasa da batıl, mukayyes aliye olamaz.  Şimdiye kadar tesanüd nam ile harp meydanlarında ihraz-ı nik nam etmiş olan manzume-i metine-i ittifak şerait sulhiye hakkında uzun uzadıya görüşmek suretiyle de hak-perest ve hak beyn olduklarını – bir daha – cihana anlatmış olurlar.  Şu suretle, esas ittifak daha ziyade tersin edilmek kaidesi de vardır.  Çünkü matlup ve makasıd mütekabile vazıh kati ile tayin etmezse, müzakerat müstakbele kapısı açılmış olur ki elbette şayan-ı arzu değildir.

Geçen telgraf namelerden anlaşıldığına göre Almanya’daki şerait-i sulhiye müzakere komisyonu, Viyana, Sofya ve İstanbul ile müdavele-i efkâr etmek üzere bir haftalık tatil devresi geçiriyor.  Bizce bu müdavele-i efkâr kararı, bir lüzum mütehakkiki demek olduğundan nazar-ı memnuniyetle karşılanır.  Her devletin gaye-i harp olarak bir takım nukat nazarı olur, vardır da.  Bazıları itilaf hükümetleri gibi istilacıyane, hırısane, nukat nazarı olur, vardır da.  Bazıları itilaf hükümetleri gibi istilacıyane, hırısane, emeller peşinde koşup dururlar.  Bazıları ise – ittifak murabba gibi – ancak emniyet-i istikbal, selamet-i atiye, inkişaf-ı ati namına silah müdafaaya sarılmışlardır.  Bu meşrui gayelerin muhtelif nukatı vardır ki, müttefikler arasında müdavele-i efkâr zeminini teşkil eden de bunlardır.  Menafii o suretle tekabül ve tevazün etmelidir ki ufak bir akideyi tereddüt bile kalmamalıdır.  Faraza devlet aliyenin mühim ve hayatı matlubları, düşmanların hiç de işine gelmeyebilir.  Zaten bu cihet, tabii ve muntazır bir keyfiyettir.  Fakat matlub hayatiye ve esasiye dostlar arasında müzakere edildiği zaman meselenin her safhası bütün vazıh ve saffetiyle ortaya konulur ve teslim hakkı edileceğine emniyet kâmile gösterilir.

Bugün, cihanda yegâne muazzam ve müstakil hükümet-i İslamiye, saltanat seniyeyi Osmaniyedir.  Yekdiğerine binlerce kilo metre mesafede bulunan harp cephelerinde rizan ettiği hûn şecaatle kuvveyi hayatiyesini, istiklale olan istihkakını bi-hakkın ispat eylemiş olan bu devlet, mürekkebatı itibariyle düvel-i İslamiyenin irşad ve ekberi olmak sıfatı bihakkın muhafaza etmektedir.  Bu haysiyetiyle de bir takım ve zaifi vardır ki onları da hissen ifa edeceğine zerrece tereddüt etmek bile caiz değildir.  Kendi mülkü dâhilinde serbestçe inkişaf edebilmek, atiye emin bir nazarla bakabilmek için beslediği muhakk emellerin şerait husulü ise, ittifak murabbanın zamin tesanidi olduğu kadar mütekafil istikbali olacak, ihtimalat atiyeye sed hail olacak mahiyettedir.  Bunlar, itilafçıların amal istilalarını da en büyük manidir ki bu noktalarda, dostlar için de nazar-ı dikkatten devir tutulmaması iktiza eden en mühim maddelerdir.

Hüseyin Kâzım.

          Hafta başında

Yeni istidatlar

2

     Mesudelerin bakiyesi üzerinde hep o mümtaziyeti arıyorum ki görüşte, his edişte, söyleyişte Türk ruhunun samimi intibalarından örülmüş olsun.  Vaki sanat anlatmaz.  Fakat anlatılır ve anlatılmak için, sanatın lisanı alt olarak kullanan bu kısmında, milliyetin bütün lisanı ihtiyaçlarına mutavaat göstermek icab eder.  Birçok gençler ve hatta bunların yaşlıları Türkçenin dar ve kifayetsiz bir dil olduğunu iddia etmişlerdir.  Bir dil ilim ve fennin kelimeleri, ıstılahları bulmakta belki bir an için yoksul kalabilir yahut kaldığı anlaşılabilir.  Lakin hislerin ifadesi için muhitini tanıtacak kadar gelmeye malik bir dil aciz değildir.  Hislerimizi ifade etmekte biz bir acz duyuyorsak bu aczi lisana hamil ve isnat edecek yerde ya hisleri tahlile kadir olmamak yahut halk içinde yaşayan dili bilmemekten ibaret bir kusur gibi kendimiz tahammül etmeliyiz.  Şair odur ki hisleri tahlil edebilir;  sanatkâr ona derler ki hisleri lisana benzer bu vasıtanın çizimleriyle terkib ve inşa ederek ifadeye kader olur ve Türkçe dahi dâhil olduğu halde bir lisanı teşkil eden yalnız kelimeleri değil, onlarla beraber terkibleri, tabirleridir ve hususiyle o lisanın ki her dilden daha zengin, daha ince ve derin terkib kaideleri vardır. Gençler nafiz birer şahsiyet olmaya azim etmiş olunca mevcud kelimeler ve mevcud kaidelerle kendilerinin pek derin ve zabt olunmaz gördükleri hissiyatı ifade edecek aleti hükümlerine her zaman tabi ve münkat bulacaklardır.

     Geçen hafta <<muvaffakıyetinin, seri başkalarına benzemekten kaçınmaktır;  Fakat bu ihtiraza hiçbir vakit garip olmak, herkesin zıddına gitmek manasını vermemelidir.>> dediğim zaman düşündüklerimde işte bu lisan keyfiyeti de vardı.  Nasıl fikirlerimizdeki şahsiyet âlemin kanunlarına menafi olmaya haksa hislerimiz ve hisleri ifadelerimizdeki şahsiyette umumi zevki isyana delil, inkıyada sevk edecektir.  Bir millet arasında yaşayacak eserler o milletin veya zümrelerinden birinin ruhunda ve tarihinde bil kuvve ve müştereken yaşayan zevki bulup millete lisanıyla veya lisanlarıyla terennüm ve tebliğ edenlerdir.  Onun için

          Sakinin elinde camı dolmadan

          Meclisin dökülmüş şarabı, yazık!    

Beytindeki cam;

     Meclisin bozulmuş şevk ve havası,

     Ortada kırılan peymaneler var!

Beytindeki “peymane” mahud “kadeh” lerle aynı manaya geldiği halde hislerde ikaz ettiği hayal biri birinden o kadar çok farklı ve bunların kendi âlemlerinde ibrazı o kadar lazımdır ki her hüsranın boyun büktüğü yerde ruhun duymamasına ihtimal verilemez.  Umuma yabancı gelecek kelimeler kullanarak garabet göstermekten ihtiraz etmek tahrirde sabit bir kaide olduğu gibi yeni kelimeler icad ile terk edilmiş kelimeleri ihya ve terviçde böyle sabit bir kaidenin neticesidir;  bununla beraber yine tabii bir kanun neticesidir ki mesela bizim <sefiye> cik bu halinde kaldıkça

          Azade olaydılar seferden,

          Bir ordu çıkardı bir neferden!

Beytini bile müebbeten garip ve manasız bulacaktır.  Demek istiyorum ki Türk milliyeti lisanının reşid devresi nerededir ve bunda

          Ettiğim ah ve figana rûz ve şeb

          Karakaşlım, kara gözlümdür sebep!

Beytinin elfazı dâhil midir? Bunu şimdilik gençlere gösterecek ne bir eserimiz vardır, ne de bunu tayin edecek bir münekkid ve bir tenkid sahası işe başlamıştır.  Bunun için yeni istidatların, kelime icad ve tervicinden evvel, garabetten kaçınması ve garabetten kaçınmak için de kendi muhiti ile son neşriyat arasındaki müşterek noktaları esas tutması tavsiyelerimin ikincisi olacaktır.

     İşte bu mütalaalarımla telif edemediğim için <gaza zaferi> unvanıyla gönderilen bir parçayı iyi ve güzel bulmuyorum. 

     Ruh hassasiyetimin gerdûne-i saffetine mürtekiz şanlı bayrağım hayal milliyetimin iman letafetinde dalgalanarak geziyor. . . temevvücat dil-firîbi tabl süm’a hazin bir ulviyetin münhanilerini çiziyor. 

Gibi cümleler hem eda itibariyle bizden değildir.  Hem fikir ve tasavvur itibariyle tabiiyetten uzak, güzellikten aridir.  

Zafere doğru:  [muhtelif cephelerde muzafferane harp eden kahraman askerlerimiz ve nakliyat]

     Edirne’den gelen veda manzumesi şüphesiz, bir gayret eseridir.  On bir heceli, doğru taktî’ edilmiş birçok mısralar ve hepsi de biri biriyle münasebettar;  Fakat ne kelimelerin bu tarz ve intisakında ruha uygun bir ahenk duyuluyor, ne manasında bir tazelik his ediliyor;

     Tabiat bu gece ne kadar acı!

     Mevzun, fakat ne kadar ağır ve acı bir vezin!  Bence veznin ana kaidesi şudur;  Yüksek sesle düzgün okunacak ve sesin edası istenen manaya uyacak!

     Hanım elleri, Halid Ahmed;  Belki müstear bir isim;  Fakat muhakkak müstear bir ifade.  Hatta bunu kendisi bile söylüyor.

     <<mukaddes sırrımı ifşadan ürkerek sahte elfaz mübâhâtın tantana-i ifadesiyle dudaklarımı bükerken. . . >>

     İlk ilham, nüzhet mağmumu;  Nazmın kitab kaidelerine riayette en çok muvaffak olmuş bir yazıdır.  Lakin bu da ilhamını kafiyelerden alan bir genç. . .   Bununla beraber

          Gençliğin asabi semalarında,

          Çırpınırdım <ilham nerededir?> diye;

     Ruhumun karanlık rüyalarında dönerdi gözyaşım bir neşideye!

Kıtasındaki kafiyeyi Cenab pek beğenmese de ben bu kusuru bir terakki vaadi ad edebilirim.

     Kemaleddin Kami imzasıyla Bursa’dan gelen şu manzumeyi ise, kendi serlevhası gibi, fikir tek ruhuna ithafa layık bulmakta karilerimde bana iştirak edeceklerdir.

     Heyhat, ey necib ulu, kim, hangi bir kalem

     Son sayha ad ederdi rebabın cevabını?

     Bizden kadirşinasmı kucaklaştığın adam

     Terk ettik aşiyan ki, attık rebabını?

     Olduk fakat bugün yine kıymetli defterin

     En gölgesiz dudaklara olmakta secde gâh

     Bi-şüphe kır çiçekleri altında makberin

     Arzın bütün melaline şefkatli bir penah!

     Sandık beşer hesabına en çok kederlenen;

     Sandık bu son otuz senenin en mübecceli;

     Garp iştiyak fikre açık bir ufuk. , Ve sen

     Şarkın bu ufku gösteren en muhterem anı!

          Nişantaşı, 3 Eylül 1333

               Hakkı Tarık                                                                   

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.