DONANMA MECMUASI 87 / 136 – 13 Eylül 1917

DONANMA MECMUASI 87 / 136 – 13 Eylül 1917

Pencişenbe:  13 Eylül 1333 – 26  Zi-l-ka’de 1335
İştirak şartları:  İstanbul ve taşra için seneliği kırk kuruş, ecnebi memleketlere on iki franktır.
Nüshası: 40 para
Merkez tevzii Babıali caddesinde Ay Yıldız
Kitaphanesidir.
Matbaa Ahmed İhsan ve Şürekâsı
Merci: mecmuaya ait her iş için donanma cemiyeti merkez umumiyesinde daireyi mahsusaya müracaat edilmesidir.

Türk medeniyeti abidelerinden:  [şehid said büyük Sokullu’nun cami-i şerifi avlusu]

Mülahaza

Maksada doğru

     Memleketi tanımak

Bu bahis, gâh ü bi-gâh gazete, risale sütunlarına geçer.  Hatta bazı defa ısrar ile takip olunur.  Bazı defa, parlamadan söner, gider.  Memleketi tanımak lüzumunu ise hiç kimse inkâr edemez.  Bu bediha karşısında bir az fazla gayret, istirahatten mutad hayattan biraz fazla fedakârlık noktasına gelince, tereddüte – en büyük saik – bu olur.  Kutbun şimaline, cenubuna hayatı bahasına vasıl olan beşerin, faraza Sakarya nehrini içine anlamak için müsamaha göstermesi, bizce anlaşılması mümkün olmayan meselelerden değil, burada izahı istenilmeyen ruhi maddelerdendir.  Biz coğrafyamızı Frenkçeden tercüme etmek, harita için ecnebilere muhtaç olmak gibi yaraları bu sütunlarda bir daha teşrihe hacet var mıdır?

Memleketin dâhilini ne kadar bilmezsek, sahili de o kadar meçhulümüzdür.  Hâlbuki istikbalimiz, denizler üzerinde oldukça bu cehl, bize pek pahalıya mal olur, olacaktır da.  Limanlar deniz yollarının ana hatları demek iken uzun seneler, la-kayıt ve atıl kaldık.  Şimdi çalışmak için mani kalmadığı zamanları boş geçirmeyelim.  Sırası gelince:  karatemizden Basra körfezine kadar uzanıp giden sahillerimizden bahis açmağı biliriz.  Bilmediğimiz nokta ise o sahillerin halidir.  Kaç iskele, kaç liman vardır, nerelere liman yapılmak lazımdır.  Nerelere mahreç olmak istidadında değildir ve nerelere ihyaya, imara kabiliyetlidir, hangi liman hangi mahallin ihracatına merkez olursa faidelidir.  Hangi iskele dâhildeki hangi membaa vasıtadır.  Oralardan ne gibi mahsulat gelir, ihracat için hangi mevaddın bir iskelede toplanması daha fa idelidir.  Bahr-i merkezlerimizin hangisinde, hangi nevi mahsul vardır, nakil ücreti az mıdır, çok mudur yahut az olup çoğalmakta mıdır, ahalisinin denizcilikte ne gibi kabiliyetleri vardır yahut denizciliğin hangi şubesinde melekesi bulunuyor, seyir ve sefer hatırlarında ne gibi tariki takip etmek lazım gelir?

İşte bir takım sualler ki, ne kadar çoğaltılsa alınacak cevaplar da o kadar mechuliyete karışıp gider.  Hâlbuki biz bunları bilmeğe ne kadar muhtacız.  İktisadi işler, siyasi işlerin kılavuzudur.  Yahut bu nazariyeyi alt üst edelim:  diplomatları, tacirler takip eyler.  Tacirin defteri yanında, siyasinin muhtırası durur.  Hicri bir köşede, denizlerin meçhul kenarlarında deposunu yapan bir tacir, uzak ufuklardan memleketinin harp sefinesini bekler.  Cihan harbinin asli ve maddi saiklerine bakalım;  Cihan ticaretini Almanya rekabet ve istilasından kurtarmak.  Genç Almanya’yı ihtiyar İngiliz elinde bırakmak, hâlbuki biri müteşebbis, fedakâr, hesapçı, diğerleri hile içinde bunalmış, şebab ve istikamet melekesini asırlar içinde kayıp etmiş.  Herkes bilir.  Bugün İngiliz zulmü altında inleyen koca Hindistan.  İngiltere’nin çıplak, dağlık iki adasına milyonlar yetiştiren bu şark hazinesi vaktiyle birkaç tacirin birkaç adamına münkad oldu.  İngiliz istila ordusunun pişdarları, İngiltere adasının tüccar kâtipleri idi.  Bu pek aşikâr hakikatler göz önünde iken bizce hariçten evvel dâhili tanımak farizasını kim inkâr edebilir?  Bu farizanın ifasını ise birkaç zanna, birkaç hine bırakmak demek, böyle büyük bir işi akamete mahkûm etmektir.   Memleketi tanımakta resmi şahsiyetin ne vazifesi var ise gayri resmi heyetlerin de o kadar büyük vazifesi vardır.  Yine bir misale ihtiyaç var ise işte Almanya:

Almanya taciri, Almanya sermayedarı dünyanın her iş adamından ziyade ameli melekelere sahiptir.  Bir kere fiil, sabır, fedakârdır.  Dünyanın müntehasına gitmekten bile çekinmez.  Fakat gittiği yerde de boş durmaz.  Para kazanacağı mahali en hurd noktalarına varıncaya kadar tetkik eder.  Lisan, ahalisinin tabiatları, mahalli mizacı, ihtiyacı, hatta edebiyatı, sanayiatı, gözünden kaçmaz.  Memleketin ihtiyacını, istidadını, istikbalini, en feri cihetlerine varıncaya kadar malumu olur.  Yani ayak bastığı yeri iyi tanır ve sonra işe başlar.  Orada bir seyir-ü sefer kumpanyası ale-l-ıtlak işe girişmez.  İhdas edeceği hatları, istikbalin her ihtimalini, halk her ihtiyacını, karin atideki derecesini, pek dakik hesaplara bina ederek tesis eder.

Bizdeki sermaye sahipleri de aynı silahlar ile mücehhez olmazlarsa atinin feyzinden bir şey ümit etmeğe hakları yoktur.  Yoksa bir iki gemi alarak, onları gözü görebildiği mahale işletmek, bugün fazla fakat muvakkat kar nerede ise oraya göz dikmek bahri ticarette akamete mahkûm olmak demektir.  İstikbal için hazırlanıyorsak buralarını unutmayalım.

Donanma

İcmal-i hadisat    

Bir hasbıhal

Hasbıhal için mevzu mu yok? Siyasiyattan, edebiyattan, içtimaiyattan, ahlakiyattan, söylenilecek o kadar söz –eğer şimdiler olduğu gibi halk lisanı üzere yazı yazmağa cevaz olduktan sonra – tıpkı Ziya Paşa merhum gibi denilecek o kadar lâf ü güzâf var ki, ne icmale, ne tavil-ül dil bir gûşmâle sığışabilir.  Olsa olsa ya destan yahut nişanlıya mektup tarzında bir hezeyan gerektir.  Birincisine maddi ve manevi kudret, ikincisine, hayâ perverane cüret mani olduğu cihetle, geriye sahib-i hatırat Said Paşadan, Celal Nuri Beye intikal ve bittabi ansiklopediden <<iltikat der malumat>> edilmek hasebiyle tevsii mal eyleyen gazeteci lisanı kalıyor ki boş kalan sütunları imla için bu sehl mümteni ilticadan başka çare kalmıyor.  Yalnız zihnimde bir iki akideyi tereddüt var.  Siyaset;  akim, velüledar bir vadi, edebiyat.  Ezeli ma’şukayı ruhum.  Fakat benden ayrılmak istiyorlar.  <<sen onun takdir-i kıymetinden pek uzaksın.  Sakın ilan-ı muhabbet yolunda bir şey söyleme ha…>>

     Ben yine seviyorum.  İhtiyatsızlık olduğunu bilmekle beraber izhar-ı muhabbetten bir türlü vaz geçemiyorum.  Bu ibtila, ne tatlı.  Her hatırasında elimle müterafık bir halet-i garibe var.  Bu da şarkın, bir itiyat kadimidir.  Belki lisan hakiki şiire Fuzuli ile girmiştir.  Hâk-sâr-ı muhabbet, o perestâr hakikati sevindirmiş.  Ona da, belki:

          Her bendeki azad şud, şadi şud

          Men şad bir anım ki terabında şadım

     Şeklinde edebiyat Farisi’den intikal etse bile samimiyetini ruh istinas bir şeydalıkla ikmal eylemiş.  Bende öyleyim.  Böyle bir habb ezeli namına ihtiyar sefer bile edilse yine <gerçi düşvar nema yed tev asani fa> diyecek kadar meftun edebiyatım.  Onun için bir hasbihal-i edebi ile bir iki saat geçirdim.  Bu satırlar, onun mahsulüdür; 

     Kendi düşünüyorum:  ecdadım, Rumeli’nin fethi akabinde Konya’dan Serfiçe’ye hicret etmişler. – Rumeli’de anasır asliyenin teksiri için hazreti Fatih tarafından tatbikine başlanılan bu nakil siyasetinin takdir havanı olmamak kabil midir? – Hala bu muhacirlere oralarda <<Konyar>>  derler.  Validemin pederi <Tosya> Türklerinden.  Validemin validesi Amasyalı.  Ben Süleyman Paşanın kirâm refikasına ram olan bilâddan, tekfur dağında doğmuşum.  Bu muhasebat-ı ırkiye neticesinde tamam Türklüğümle iftihar etmekteyim.   Beni Türk gibi düşünmekten, Türk düşüncelerini takib etmekten men edecek bir sebep âlemi olmadığını cihetle düşüncelerimi Türklükle – birçoklarından fazla – alakadar görüyorum.  Fakat şimdiler ileriye sürülen nazariyat, benim fikri ve milli ihtiyaçlarımı tatmin edemiyor, ne için?  Ruhumda binlerce seneye varan şerefli bir maziden bir şeyler var olduğunu biliyorum.  Maziye varılmak için lüzum ad ediyorum.  Fakat bu günkü varlığı, tamam Türklüğe layık surette idame ettirmek için lisan ve edebiyat sahasındaki tecarib-i kalemiye beni itmâ’ etmekten uzak bulunuyor.  Altınordu, destan mefhareti ruhumu sarsıyor.  Fakat Dede Korkut efsanelerinden bana nakil edilenler aynı mahiyete haiz görünmüyor.

     Türkün safvet ahlak ve tab’ına ait nice bin misal arasında Ertuğrul Gazi’yi de görüyorum.  Bir gece misafir kaldığım köy hocasının onda manzuri olan kuran-ı kerime tazimen sabaha kadar elleri sinesinde ayakta duran büyük Türk evladı bu diyara geldiğinden sonra aşiretini başka muhitlerde, başka zeminlerde yetiştirmek lüzumunu elbette anlamıştır.  Anlamamış olsaydı Süleyman Şahın irtihalinden sonra bir kısım aşiret gibi geldiği yerlere döner, Selçuki davasını, Cengiz ordusunun oradaki bakayasına karşı kılıcıyla müdafaa eylemezdi.  Uç beyi olmak bu asil Türk aşiretini yeni bir âleme ithal etmeğe kâfi geldi.  [Osmanlı Türklerinin asalet-i irsîye ve tarihiyesi hakkında evvela tetkikatta bulunan Kemal Bey merhum olmuştu.  Bu hususta bazı eski müverrihler hakikat-i tarihiyeyi izhar etmekten ziyade tarihini takdim ettiği zata karşı müdâhanede ispat-ı iktidar için yazdıkları efsanelerden ziyade istiknahat tarihiye gösteriyor ki Süleyman Şah ile tevâbi Anadolu’nun içinde öteye beriye dolaşan bir oymak değildi.  Bazılarınca her ne dense layık olduğu mevkie çıkarılmayan Hayrah Efendi tarihi de bu hususta şayan-ı dikkat malumatı havidir.]  mantığımıza bakalım.  Biz, yeniçerilik iptida teşkilini, başlı başına bir teceddüt şeklinde görüyoruz.  Müverrih Homer’i son derece azap eden <<Devşirme>>  usulü çok iyi düşünülen bir felsefeyi idare değil midir?  Bu bünyeyi ictimaiyede bir tahavvül idi.  Osman gazinin riyaset umura geçmesi, Türk töresine muvaffak surette dolanan <<kurultay>> ın neticeyi mukarreratı olduğuna dair bazı tarihlerde görülen kayıt bile, elyevm münakaşa edilmektedir. 

     Öyle anlıyorum ki biz Türk ruhu asili içinde kendimize has bir tarz-ı idare tesis etmek mecburiyetinde idik.  Yahut hükm –i zaman ve tesir-i muhit, mukavemet-i muhitiye ile böyle yaptık.  Osman Gazinin bir Pazar mahallinde bir tacirden alınan resme karşı gösterdiği tavr-ı celadet ve adalet, tamam yeni idareye layık bir hareket idi.  Tarihimizi yukarıdan aşağıya buraya derç edecek değilim.  Yalnız tarz-ı idarenin ve tebdilat-ı içtimaiyenin lisana olan tesirini muhakeme ve tetkik etmek fikriyle birkaç satır yazdık.  Bu asil, Türk aşireti fen idarede kimseye benzemediği gibi garp Türklerine has bir lisan sahibi de olmuştur.  Acaba bu lisan, ne dereceye kadar kavaid-i fenniyeye muvafıktır, lisanın bu şekli ile ne gibi hatalara düşülmüştür?  Lisan havas ile tarz-ı beyan avam arasındaki bu tehalif, bizi ne derece ızrar etmiştir, bu hal tabiimi idi.  Suni ise ne gibi esbab ve sevaikle husule gelmiştir?  Arap ve Farsın edebiyatımıza olan tesir-i tarihi bir zaruriyet midir?  Savaik sairesi kabil-i ihmal midir?  Ve Arap ve Fars kuvaidini kendimize has bir hale ne için efrag etmeğe çalıştık?  Ve bunda ne derecelere kadar muvaffak olduk?  Hata ise sebepleri nedir?  Lisanın bünye-i teşkili ne gibi müessirata tabiaten şekil hakikisini alır?

     Sualler tevali ediyor, hasbihal uzuyor.  İnşallah gelecek hafta yine konuşuruz. 

               Hüseyin Kazım.
Hafta başında

Mühim bir fark için

Türkçe hangi sınıf dillerdendir?

     Lisana dair mütekait ferik Enver Paşa edebiyat-ı umumiye mecmuasının geçen ki son ve bu defaki ilk iki nüshasında birer mühim makale neşir ettiler:  Türklerin birinde ırkı, diğerinde lisanı aslını araştırarak umumileşmiş veya henüz tecrübe sahasına çıkarılmış hükümleri sarstılar.  Celal Nuri Bey, o sıralarda Türklerin ırk-ı asferden çıkıp ırk-ı ebyaza iltihak ettiklerini iddia ediyordu.  Enver Paşa evvelkisinde tamamen bunun aksini iltizam ettiler.

     Avrupalılar Türkleri kendi cinslerine asla dâhil etmeyip Çinlilerin mensup oldukları cins-i asferden azma Moğol ve Tatar melez ırkına intisab ettirirler.  Hâlbuki bu zehab ilm-i ecnas-ı beşer ve tarih nokta-i nazarından azim bir hata olup bu hatayı biran evvel tashih etmek Osmanlılar için bir fariza iken maalesef muharrirlerimizin Avrupa teellüfatına kapılarak onların fikirlerine hizmet etmekte oldukları görülmektedir. 

     Mukaddemesinden sonra eski Türklerin cins ebyaza mensup olmakla beraber cins mezkûrdan mahdut akvam-ı muhtelifenin en kadimi belki asıl ibtidaiyesidir.  Davasını tarih, coğrafya ve lisan ile ispata giriştiler ve galiba davayı kazandılar.   Bundan başka, Celal Nuri Beyin yine o sıralarda Türkçenin Macarca, Japonca gibi erkânından bulunduğu sınıftan ayrılarak Arabi ve İbrani’nin teşkil ettiği aileye dâhil olduğunu iddia etmekte idi.  Enver Paşa ikinci makalesinde de işte bu iddiayı esasından yıkıyorlar, Türkçenin Farisi ve bütün Avrupa lisanlarıyla birlikte bir aile vücuda getireceği bir tasnif tarzı ihtiyar ederek yalnız Arabi ve İbrani’yi bu ailenin yabancısı bir mevkie müstahak buluyorlar. 

     Her iki bahsin ehemmiyetini takdir etmelidir ve Enver Paşa gibi ciddi bir Türkçü’nün vücudundan bizleri haberdar eden bu yazılar yalnız bu itibar ile bile kıymettardır.  Lakin bence bahsin bunlar haricinde kalan bir noktası daha vardır ki dikkati çâlibdir ve o da Enver Paşa’nın tahsisen son makalesi Celal Nuri Beyin fikirlerine ve hükümlerine külliyen zıt ve belki onları tashihe matuf iken mecmuanın;

     <<Bu meseleyi Celal Nuri Bey Türkçemiz unvanlı eser ahirinde mevzu bahis etmişti.  Bu makale mumaileyhin nokta-i nazarını teyid eder.>>

     İbaresiyle bir izah ilave etmesinde ve adeta için için bir takdim ve tefevvuk daiyesi gösterilmesindedir.  Binaenaleyh hakikatte Celal Nuri Bey tahkik sahibi bir muhakeme teyid etmiş midir?  Bunu araştırmak, bu mühim fark üzerinde bir an tevkif etmek bize bu vazife olabilir.

     Celal Nuri Bey Osmanlı Türkçesinin hangi âile-i lisâniyyeye mensûb olduğu bahsinde vaktiyle demişti ki: [ * ]

     Son tasnif Max Möller’indir ve nev-‘amâ resmiyyet kesb etmiştir.  Möller’in tâksimi kelimâtın tebeddül ve tenevvü itibariyle tahavvülatına taalluk eder.  İşte bu noktadan kâffe-i elsine üçe ayrılır:  elsine-i yek-hicaiyye, [ * *] elsine-i lusûkiyye, elsine-i İnsina’iyye.

     Türk ailesi elsine-i lusûkiyye enva’ındandir. 

     Elsine-i İnsinaiyeye gelince bunların kısm-ı evveli Sâmi lisanlarıdır.  Arapça ve ilh. Hind Avrupayı ailesinden İran Kavli, Zend Pârsî. 

     Max Möller ve telmîzlerinin tasnifleri kelime üzerine olduğundan burada mühim bir hatayı meydana çıkarmak lazımdır.  Garp veya Osmanlı Türkçesi Arapça ile izdivaç ettiğinden ve belki kelimenin yüzde seksenini, bu kelimenin bilcümle tasrifat ve terkibatını andan olmakla elsine-i lüsûkiyyeden çıkıp elsine-i insinaiye zümresine dâhil oluyor.  Lisan-ı tahrirde esasen Türkçe olan elfazın pek çoğu bırakılmıştır.  Bu gün mücerredât ve maneviyata ait Turan lehçelerinden bir kelime alıp da Osmanlı Türkçesine ithal etmek istersek soğuk düşer.  O kelime ecnebi kalır.  Hâlbuki Arapçadan aldığımız en nadir ve gayri meyus bir lafzı kullanabiliriz ve az vakitte bu kelime Osmanlı tabiiyetini ihraz eder. 

     Hülasa pek mühim ve mütenevvi tesallubat ırkıye ile Osmanlı Türkleri ırk-ı esferden çıkıp ırk-ı esfere iltihak ettikleri gibi aynıyla tesallubat lisaniye ile Türkçe – Osmanlıca elsine-i lusukiyyeden bil huruç elsine-i insinaiyeye dâhil olmuştur. 

     Görülüyor ki Celal Bey evvela Max Möller’in tastikini <<Nev-amâ resmiyet kesb etmiştir.>> diye kuvvetle tercih etmekte ve tasnif keyfiyeti ne olursa olsun, bil netice Türkçeyi Arapça ile bir sınıfa, bir safa ithal eylemektedir.  Enver Paşa ise bir heceli dillerden sonraki lisanları elsine-i hecaiye, elsine-i harfiye diye ikiye ayırarak Arabî ve İbrani elsine-i harfiyenin ve Türkçe ile beraber bütün Avrupa dillerini de elsine-i hecaiyenin misali olarak göstermekte ve keza tasnif ciheti ne olursa olsun, bil netice Türkçeyi Arapçadan ayrı bir sınıfa mal etmektedir.  Demek ki Enver Paşanın makalesi Celal Nuri Beyin mütalaasını teyid etmek şöyle dursun, onu zahir halde tahrib etmek temayülünü izhar eden bir şekil ve mahiyettedir.  Celal Nuri Bey şayi olan tasnifi kabul ve ancak bu tasnifte Türkçeye gösterilen mevkii Arapçaya ilhak ile tashih ediyor, Avrupa tasnifidir.  Fakat Türkçeye gösterilen mevkii bütün Avrupa dillerini de ilhak ile tasnifi tashih ve yalnız Arabi ve İbrani’yi Türkçeden bu sübutun uzak ve bu sübutun mücerred telakki ediyor.  Aradaki farkın azameti aşikârdır.  Celal Nuri Beyin Enver Paşanın birleştikleri tek bir nokta bile yoktur.  Meğerki Türkçemiz ünvanlı eserin bizim görmediğimiz nüshalarında bununla meşgul bir başka sahife bulunsun.  İbrahim Efendiyi ki Arapça ile Türkçe arasındaki ihtilatın şiddetine bakarak (yazmak) mastarı yerinde iktabmak denebileceğini tasvip edecek kadar ileriye varmıştı.  Gerçi Max Möller’in tasnifi kelime üzerine müessirdir.  Ve tahriri Türkçenin bu günkü denilse de dünkü veya evvelki günkü haline göre Arapçadan hayli kelime alması kendini Arap sınıfına ilhak edecek zannını verebilir.  Fakat bu zannın ilmi bir lisan tasnifi nazarından kıymeti yoktur.  Çünkü evvela tahriri dille tekellümü dil bir birinden ayrı sayılamaz.  Saniyen ilmi tasnifler her şeyden ziyade lisanın fiillerini – ki lokomotifleridir – hareket noktası ittihaz etmiştir.  Ve mesela Türkçede cehl kelimesi – o da Arap’a mugayir bir telaffuzla – söylenilir.  Lakin la-cehl, el-ma’cehl gibi tasarrufata karşı omuz silkilir. Salisen bu kabil kelimeler Arapçaya ancak bir menşe irtibatıyla ittisal peyda edebilirler.  Yoksa bizce rabt semai bir isim, merbut semai bir sıfattan ibarettir.  Hecelerinin tahvillerini ve tasarruflarını idare etmek bize ait değildir.  Ne vakit bir lisanda müstamel kelimelerin köklerindeki tababete göre bir tasnif başlar ve Celal Beyin yüzde seksen nispeti sahih ve kâfi ad olunursa o vakit Arapça ile Türkçeyi yarıştırmak mümkün olacaktır. 

     Enver Paşanın mevcut tasnife itirazı ise hakikaten varittir.  Fakat yerine konan tasnif evvelkinden farklı zuhur etmemiş, yalnız Avrupai dillerle Samiler arasında lisaniyat eserlerinin lisanen tasdiki ve teslim ettiği[*] külli farklar iki sınıf teşkili için kâfi ve Hind Avrupai ailesinin aslı ve evsafı daha yakın ve müteşabih görülerek bu aile Türkçenin dâhil bulunduğu sınıfa ilhak edilmiştir. 

     Konan tasnif evvelkinden farklı zuhur etmemiştir, diyorum.  Filvaki netice yalnız Acemce, Fransızca ve emsali dillerin, cezirlerinden gösterdiği tahvilat umumi tasarruflara ait olmadığı için, munsarıf veya insinai sınıfa misal verilmemekten ibaret kalırsa da ben bu naklin de ehemmiyeti büyük bir şükran ile istikbal edilmeye layık görür;  Fakat lisanları tasnif etmekte iltisakın mikyas olamayacağı fikrinde tereddüt gösteririm.  Bu fikrin kabulü halinde bir heceli dillerle tarifine sadık insine-i hecaiyeyi – ta’yir kendilerinindir – biri birinden ayırmak manasız ve mütenakız kalır:  Zira bir heceli dillerde de bir takım heceler, bizdeki la hokkaların ifa ettiği hizmet maksadıyla diğer asli hecelere velev muvakkat olsun, iltihak etmektedir.  Müteakiben irad olunmayan hecelerin bir fikre timsal olması bittabi mütesavver değildir.  Bundan başka sâmitlerin müstakılen vücuduna imkân olmadıkça ve her harf zaidenin ziyadede ilhak edilen hecelerden ibaret gibi olması zaruri bulundukça insine-i harfiyeden çıkacak mana mütehavvil-l-usul lisanlar terkibinin muedasından ferr fesiz olur.  Ve o halde böyle bir tasnifte yine bir esas hecelerin manadaki tebehleri, başkalıkları ifade için bir başka heceye mevcudiyetini terk ve teslim yani insal ve imtizaç edip etmediği ve bu intisal ve imtizaç vuku bulur veya bizzat bir mana eda ederken heceler de bir tahavvül husule gelip gelmediğidir. 

     Her ne kadar Sainlerin, Samislerin tenvii, la hakkalır ve dahileler, ahenin kaidesi tasnif için birer esas olabilirse de manalı kelimeler hecelerle başladığına göre hecelerin tahavvülü ve ittisali tercih olunsa hata edilmemiş olur. 

     Bu itibar ile lisanları ben şöyle tasnif ediyorum;

     Lisanlar, sırasıyla, ibareler, cümleler, terkipler basit ve mürekkeb kelimeler;  Ve nihayet hecelerden, Sâmit ve Sâit harflerden mürekkebdir ve ibareler, ale-d-derecat, her harflerin birleşip gitmesinden toplandığı gibi bir mananın aynı cinsten iradı tahvilleri ya sâitlerin değiştirilmesi yahut – böyle olsun olmasın – bir başka hecenin ilhak ve ilsak edilmesiyle eda olunur.  İlhak ve ilsak ise ya köklere daimi bir tabiiyet halindedir ya değildir.  İşte lisanları sınıflara ayıran burada gösterdikleri farklardır ki konuşulan lisanlar A – Hecelerinin bir mana için ve bizzat tahavvülü noktasından taksim olunur:

     1 – tahavvül eder:  Arapça gibi

     2 – tahavvül etmez:  Türkçe gibi

     B – bunlar da hecelerin yine bir maksat için diğer bir köke iltisakı noktasından taksim görürler:

          1 – Tahavvül eder ve [bitişir, kaynaşır: “Arapça gibi”][bitişmez:  Arapça gibi]

     2 – Tahavvül etmez ve [bitişir, bitişkendir:  Türkçe gibi] (bitişmez, yalnızdır: Çince gibi)

     Bu tasnifin bence noksanı henüz muvaffak bir ıstılah ile tesmiye edilmemesidir.  Onun takririni ve Türkçenin yok zan edilen harf tarikiyle Farisi fiillerde de mutlaka iki cezr olmadığını bu bahsin münakaşasından sonraya bırakıyorum.

     Nişantaşı 10 Eylül 1333

               Hakkı Tarık

     [*] – La linguistique, A. Hovelacque, P. 210

Zafere doğru:  [kahraman askerlerimiz ve Anadolu’da demir yol inşaatı – faaliyet medeniye]

 

Hüma’nın hitabesi

Bahriye bölüğü

Recai Beye

     Geniş saf sinemiz, cihanı kaplayan nihayetsiz Bahr-i Muhitler gibi derin ve pür heyecandır.  Altın güneşlerin har şaşaası ile parıldayan, lacivert gecelerde semanın haris-i münevveresini çizen Bahr-i Muhitlerin nasiyesini saba ser azad nasıl öperse, bizim de gönlümüzün nurlu denizlerini şefik aile hisleri, tatlı yurt sevdaları, pek vatan muhabbetleri öyle öper. 

     Denizler gibi her, deryalar gibi kuvvetliyiz!  Akdeniz’in, Karadeniz’in beyaz köpüklerinde ışıldayan güneş şaşaalarından pak nasiyemizde akisler vardır. 

     Babalarımız, babalarımızın babaları yedi deryaya hükm etmek uğruna can verdikleri zaman, bize miras olarak, o yedi deryayı, hep onları, yalnız onları bıraktılar.  Letafetlerini de, sükûnetlerini de, muhabbetlerini de, fırtınalarını da!

     Mavi bir sema, mütebessim bir gülüş altında, aile kucağı demek olan vatan toprağı üzerinde kar gibi beyaz elbiseleriyle resmigeçit yapan bir bölük bahriyeli sükûn ve letafetiyle yaz denizine benzer.  Renk ve duruşuyla asude sularda yüzen bir martı sürüsünü andırıyor.

     Bir yaz denizinde sükûnet ve letafetiyle beraber nasıl vakur ve korkunç bir kudret, nasıl bir celal ve müteâl bir istidat coşanı mündemiç ise, o zarif ve beyaz bahriyeli bölüğünde de öyle bir kudret, öyle bir celal ve haşmet münderiçtir:  uğuldamağa hemen hazır fırtınalar, tayfunlar gibi!

     Her şey şan ve şuh gider ve herkes hande ederken, bir anda, gülen ufukların karardığını, parlayan güneşlerin sarardığını, hafif ve munis esen rüzgârın kuvvetlendiğini görürsünüz.  Denizin kaşlarını çatmağa başladığını, elini hiddetle buruşturduğu bu zamanlarda ondan korkunuz.  Çünkü;  Fırtınalar padişahı kara bulutlardan yayılmış yüksek tahtından sizi seyir etmektedir. 

     İşte biz bahriyeliler de böyle:

     Hele vatan ufuklarının derya nurunda bir siyah lekecik belirsin.  Hele alâim-i sema mealde aziz ve alî Türk milleti için en ufak bir tebdil havaî his edilsin, hele sefine-i devlette o muhib ve kahhar:

     Silah başına!

     Bir çalsın:  o beyaz elbiseli bahriye bölüğünün fırtına doğuran bir kara bulut gibi toplayıp açıldığını, coşup kaynaştığını ve nihayet cihanları yıkacak bir kasırga halinde vatanın binlerce mil uzak hudutlarına kadar dağılıp istila ettiğini görürsünüz. 

     Kar gibi beyaz elbisesi, şadan çehresi,  müstesna nasiyesi, handan vatanın mızıkasıyla munis ve sakıt, nazar-gâh-ı millette yürüyen şu bahriye bölüğüne baktığınız zaman hatırınıza gelsin ki;  lacivert ve serin;  pür huzur ve derin, sevimli denizlerin â’makında vasi bahr-i Muhit sularının söndüremediği volkanlar ateş saçmaktadır. 

          2 Eylül 1333

               Ali Rıza Seyfi

SULTANAHMET CAMİİ

2

     Meydanın vakayı tarihiyesi, birinci makaleye ufak bir zemin tetkik olmasıydı.  Sultan Ahmed Meydanı, tarihimizin birçok sahifelerini işgal eden velule-i şûriş arasında müstesna bir mahiyeti haizdir.  At meydanı gibi, meydanın ism-i kadimi at meydanı olduğundan iki meydan arasındaki bu müşabehet-i lafziye birçok garp müverrihlerini de hataya düşürmüşdür.  Fakat bu müşabehet iki meydanın da mecmu erbab-ı şeka olması itibariyle garaib ittifakıyeden ad edilse yeri vardır.  Sultan Ahmed meydanını tarihe ehemmiyetle kayıt ettiren ikinci, belki en mühim vaka ise “vak’a-ı vak-vakiyye” den pek çok sonra olmakla beraber içtimaı, siyasi tesiratı itibariyle aralarında mukayese kabiliyeti olamayacak derecede ehemmiyetle görülen ve Avrupa manzume-i düveliyyesine duhulümüzün ilk hatvesini teşkil eden, hatta teşkilat-ı devleti esasından tebdil edecek hükm ve kuvvette icrayı tesir eyleyen <yeniçerilerin ilgası keyfiyeti> yani tarihindeki namıyla <vakayı Hayriye> dir.

     Belâ cehl ve nadani ve nimre-i sui ahlak olarak bizde yeniçerilik bir anane halini almış idi.  Ocağın ne zaman ıslahına teşebbüs edilmiş ise, ocak zorbalarının kaldırdıkları kazan yanında ahaliden, eâdîden binlerce kişi görülürdü.  Saltanat-ı seniyye, yeniçeriliği medar-ı istinad ittihaz ederek, hususiyle daha ibtida teşkilinde bu türlü bir taifenin suret-i ihdasıyla hükümet idarede ve bahsi nesilde büyük bir deha eseri göstererek fetih belâd eylemiş iken devletin bünyeyi asliyesine araz olan dâ inhitat ve kapı kulu taifesini de bir heyet-i bâgîye şekline ifraz etmiş, ne zaman ufak bir hatve-i ıslahat atılmak istenilse zorbalar kılıç kuvvetiyle ortaya atılmıştır.  Halk ise müfrit bir muhafazakâr, daha doğrusu hakayık-ı Asya’dan ve dünyadan bihaber oldukları için onlara piri olmaktan başka bir şey yapmamıştır.  Garp terakki adımlarını atmağa başladığı zaman şark uyuşmuş, uyandığı zaman da teceddüd namına yeniçeri ocağının tensikinden başka bir şey düşünememiş idi.

     Sultan Mahmud’un en büyük hatası, Alemdar’ın ifnası ise en hayırlı işi de yeniçerilerin imhasıdır.  Vaki Ahmed Cevdet Paşanın işareti veçhe ile zamana da buna büyük bir istidat hâsıl olmuş idi.  Sultan Mahmud da ifnayı Alemdara ağmâz aynı etmekle düştüğü hatayı anlamış, halk da o zaman Kandıralı Mustafa isminde bir zorbanın iş’al ettiği kanun-i fasat esnasında teeddübe koşan saray halkıyla bostani neferatına evlerden sıcak su, kaynar yağ dökecek kadar usata taraftar olanlar da zaman geçtikçe gafletlerinin cezasını hem çekmişler, hem millete çektirmişlerdir. 

     Bu esbabın yani başta tesiri zamanı veya bünyeyi içtimaiyenin maruz kaldığı tahvili zikr etmekte lazımdır.  İşte bu müessirat karşısında Vakayı Hayriye hadis olmuş, sultan Ahmed meydanına bir şöhret-i ebediyye temin eylemiştir.  Çünkü orası merkez-i hareket ittihaz edilerek dört taraftan saldıran ahali ve asakir müntazama yeniçerileri imha etmiştir.  Vakanın tarih-i hadusi (1241) senesidir.  Yeniçeriler, garbın bu şedid ve baş döndürücü cereyan terakkisine karşı elde kılıç durmağı marifet bilmiş ve devlet ise bu tarz müdafaa ile her gün memleketin zıyaını görerek kımıldanmak lüzumunu his eylemiş idi.  Milletin ukalası da na-bemahal taassubun artık para etmediğini, zarar verdiğini görüyorlardı.  Tarihin istidat-ı zaman dediği müessir tekmil de ihsas-ı kuvvet ediyordu.  Sultan Mustafa salis sınıf asakirin ıslahına çalıştıran bu saik, Hamid evvel zamanında Halil Hamid Paşayı önüne katıp sürüklemiş, Selim Salis gibi büyük bir padişah kendini feda etmiş, Mustafa’yı rabbiyle irticaa, galebe kazanmış idi.  Alemdar, hodkâmane bir siyasete kurban olmasaydı Vakayı Hayriye o zaman hadis olacaktı.  1241 senesi zil’ka’de sinin dokuzuncu pencişembe gecesi gurup şemsten sonra parlayan naireyi fennineye kendi muvafakat ve taahhütleriyle tahrir edilen ”Eşkinci layihası” sebeb-i zuhuru olmuştur.  Sanâdîd eşkıya, Habib odabaşı gerd Yusuf gibi taklib umurda yatağanlarına dayanan cehilenin kumandasıyla hareket ediyorlardı.  Eşkinci tahririni asıyane sebeb-i zuhuruyu ad etmiş idik.  Hakikatte ise ağa Hüseyin Paşanın şu sözleri asıl fitne için beliğ bir tariftir. 

     Eşkinci tahriri ve sunuf asakirin tanzimi için erkân-ı devlet nihanı müşavere ve müzakerede bulunduğu sırada Ağa Hüseyin Paşaya reyini sürmüşler demiş ki:

     [Yeniçerilerin hali malum.  Büyüklerini her ne hal ise ilzam ve küçüklerini ram etmek mümkün ise de bu iki sınıfın ortasında bulunan ve esami akçesinden istifadeye me’lûf olup müstevli ve aşçı usta ve haseki otrağı denilen müftehuran hakkı kabul etmeyip esâfîli isyana teşvik ve tahrik etmeleri muhtemeldi.  Bunlar ise eşhas ma’dudeden ibaret oldukları halde sözleri yalnız İstanbul’da cari olur.  Bu makule müfsitler defaten idam olunmaktan başka çare yoktur.]

     Görülüyor ya!  Edvar-ı inhitatta, her şeyin fevkinde manzur ve muteber olan menafi–i şahsiye;  Memleketin hayat ve mematı mevzuu bahis olduğu bir demde de yine her şeyin fevkine çıkıyor.  Ve bunun için bir habib odabaşının, bir cambaz gerd Yusuf’un yahut kethüda yeri Mustafa’nın sözü kâfi geliyor.  Hâlbuki beri tarafta devlet, bir Mora isyanını teskine bile muktedir olamıyordu ki nice bin Müslüman, yüzlerce nisvan ve sübyan eşkıyanın kılıcı altında can vermiş, hala dillerde destan olduğu üzere hunharlıkta sübâi rahmet okutan (kalabaka) haydutları o zamanın aczi içinde büyüyüp yetişmiş idi.    

     İşte bu kadar feci ve müşkülat arasında yeniçeriler, yine başkaldırdılar.  Fakat bu sefer başları şehvetle ezildi.  Hepimizi derin derin düşündürecek mesaildendir ki, bir zamanlar yeniçeri ocağındaki şairlerin adedi yüze varmış idi.  İçlerinden namı tezager şairaya renk veren nice şairler geldi geçti.  Zaman değiştikçe içlerinde ancak bir “koca sekban başı “ yetişebilmiştir.  Memleketini istila eden cahil o mertebeyi bulmuştu ki, ketebe-i aklâm bile doğru yazmaktan mahrum idiler.  Zamanın nadanî hayret fermude hakkında bir fikr-i mahsus hâsıl etmek için şu fikre nazar olunsun:

     ( . . .  Kitabe-i aklâm bab defteri cami şerifinde Arabi ve Farisi okutmak üzere iki hoca nasb olundu.  Vaki mabad sarf ve nahv okumayan veledi el imtihan istihkakı tebeyyün etmeyenlerin defter şakirdane idhal olunması nizam ittihaz kılındı.  Tarih-i Cevdet: cild: 12  sahife: 139)

     İş bu mertebeye gelmiş iken elinde yatağan önünde kazan bir alay şerik, her tarafının esası olan kuvvet nazarıyesi karşısında zorbalığa kalkışması cümleye hayret vermiş idi.  Ve sultan Mahmut, Alemdar faciasının yanı başında bu hususta gösterdiği celadet azim ile kendisine tarihte iyi bir nam ifraz etmiştir.  Bu hususta erkân-ı devleti de istisna etmemek gerektir.  Sadr vakit Mehmet Selim Paşanın mukavemet ve mukarrerat vakaya kemal-i mutavaat gibi havasından maada şayan-ı zikr bir meziyeti yoktur.  Yeniçerilerin en büyük taraftarı ve zamanın, devletin pâ-ber-câ bir afeti olan Halit Efendi çoktan dar cezaiye intikal etmiş, garbın tevcih ettiği hedef terakkiyi iyice anlayan birkaç zat meydana çıkmış idi.  Erkan-ı devlet içinde Ağa Hüseyin Paşa, İzzet Mehmet Paşa gibi nüfus nazırı, istidat fıtrıyyesi, mevhubat tabiiyesi şayan-ı zikr ve takdir-i devlet iş başında idi.  Ve cümlesi de yeniçeri aleyhtarlığı ile binaenaleyh hak perestlikle iştihar etmişlerdi.  Sultan Mahmud’un mürebbiyesi ise şehit Sayid Sultan Selim Salis hazretleri idi.  Mana, fikreten amcası derecesine irtika edememekle beraber şedid azmi lisan takdir tarihine geçmiştir.  Hususiyle yeniçeri zorbaları elinden alnı yaralanarak kurtarılması bu taife hakkında şiddetli bir bağz ve adavet beslemesine en büyük saik olmuştur. 

     Hayatını, istihkar mevt ederek kurtaran hamiyyet-mendane bazı tarafın ilkaatı üzerine tuhaf bir nazarla bakan Sultan Mahmud bu hatasının siyatını bir az zaman sonra anlamıştı.  Fakat zamanın fesede-i mukarrebini birçok hayra mal oldukları gibi tasvirat şahaneden birçoğu da kuvveden fiile geçememişti.  Vakayı Hayriye de bu kabildendir.  Senelerce evvel olacak bir kar azim, senelerce sonra meydan vücuda geldi.  Ve at meydanı bir daha şöhret aldı. 

     [itizar:  Mecmuanın tarih kısmı için ifraz edilen mehil dolup taşmış, fakat makale yine bitememiştir.  Bu ülfet sayi kalemiyeye gazetecilik demekten başka doğru bir tabir yoktur.  Bu gün de arz-ı itizar ederim.]

          Hüseyin Kazım.

Yeni takvim-i mali

     dirûz 23 Nisan 1333

ÖTEDEN BERİ kullandığınız Sene-İ Maliyenin Yılbaşı Bütün Dünyanın bu aybaşları da Ortodokslardan gayri bütün âlemin takvimleriyle farklı olduğu cihetle biz Osmanlılar her hangi bir vakayı tarihiye için seneyi hicriyeyi kameriyye, sene-i maliye, sene-i miladiye-i garbiyye gibi üç tarih öğrenmeğe mecbur idik.  Fakat tarz-ı ahirde yılbaşını ve günleri takvim garbi ve senesi takvim mali olmak üzere yeni seneyi maliyeyi kabul etmekle evvela vakayı tarihiye şühûr ve eyyamı için iki tarih bellemek suretiyle bir dereceye kadar külfetten kurtulduk.  Saniyen muamelat-ı dünyeviye de dünyanın ekseriyet teşkil eden kısmıyla tesis münasebat etmiş olduk.

Bundan başka seneyi maliyenin kebise hesapları için seneyi miladiye ye müracaat mecburiyeti var idi.  Yani 1916 senesi dört ile kabil-i taksim olup kebise itibar kılındığından naşi oma müsadif olan 1331 senesi Şubatı kebise olmasıydı.  Fakat yılbaşının ileri alınmasıyla bundan sonra seneyi maliye kebiseleri doğruca hesap olunabilecektir.  Mesela 1336 seneyi miladiyesi müsadif bulunduğu 1920 senesi gibi kebise olacaktır.

Yeni tarihimizin şu fevaidi ile beraber bir müddet eski hatıratımız bizi aldatacağından onların ne olduğu ve ne veçhile kabil-i tadil bulunduğu aşağıda arz edilecektir.

Müncemiyen İslamiye takvime nevruzdan başladıkları için biz de oradan başlayacağız.

Bundan sonra:  nevruz sultaniyi Martın sekizinde değil yirmi birinde idrak edeceğiz.

Mart dokuzu ve üç dokuzlar gibi fırtınayı ima eden tabirleri kullanamayacağız.

Celalli kimseler için kullanılan Mart dokuzu teşbihi artık tarihi bir tabir olacak.  Sevr baki, fakat Nisanın sekizinde değil yirmi birinde başlayacak.  Cülus hümayun hazret-i padişahi şenliği Nisanın yirmi yedisinde icra edilecek.

Hızır İlyas’a gelince esasen Nisanın yirmi üçüne tesadüf eden bu gün miladın 303 ncü senesinde Roma imparatoru Diocletian’e ilan-ı cihad eden Muhiddin asviyeden Sivaslı JorJ’a ithaf edilmiştir.  Gerçi basit seniye-i Muhammediyeden evvel gelen bu mümin muhterem hakkında biz ehl-i İslam dahi eshab-ı kehf misali hissi hürmet besler isek de kendisi için bir yevm-i mahsus tertibine dinen ve ırken bir mecburiyetimiz yoktur.   Ancak ilkbaharın en latif günlerine tesadüfünden naşi bidayetten İstanbul ve bade memalik-i Osmaniye halkınca iştirak edilmiş olan bu Rum yortu gününü Hızır İlyas ve Nevruz Hızır gibi isimlerle tevsim ederek güya hissiyat-ı Hristiyan ye iştirak etmemiş idik.  Hâlbuki Rumlar tarafından Hazret-i

İlyas Aleyhisselam Temmuzun yirminci günü, rûz-i İlyas namıyla tahsis kılınmış olduğundan Hazret-i İlyas tabiri beyhude ihdas edilmiştir.  Hele ortalık 23 Rumi Nisandan daha çok evvel yeşillendiğinden Rûz-i Hazar dahi doğru değildir.  Şayet Rûz-ı Hazar 23 Nisan olması itibariyle yeni usul 23 Nisana nakil edecek olur isek bu günkü ıyd-ı Rebiiyi hissiyat-ı Hrıstiyaneye ye tabiaten icra ettiğimizi itiraf etmiş olacağız.   Şu halde ilkbaharda bir ıyd-ı rebii yapmağa ve bu vesile ile kırlarda gezmeğe bir mecburiyet-i sıhhat his ediyor isek bu ıydi mevsime muvafık bir surette tertip ve tevsim etmek münasiptir.  1

Binaenaleyh eski 23 Nisan ile yeni 23 Nisan arasında hemen hemen vasati bir halde bulunan yeni Mayısın birinci gününü çayır bayramı ittihaz etmek pek münasiptir.  Bu ıyd-ı Rebii de bir taraftan rebii eğlenceler tertip olunur.  Diğer taraftan hayvanlar çayıra çıkarılmak vesilesiyle teşhir ve tezyin edilir.

Artık gerek yıllıkçılar arasındaki Hızır İlyas hesapları ve gerek hükümet askeriyenin Hızır İlyas’a matuf ahz-ı asker muamelatı Mayısın birinci gününden sonra rüyet ve tatbik olunur.

Rumların Mayısın birinci günü kıra çıkmalarını on üç gün tacil edip etmeyecekleri bilinemez ise de biz süt ile saîdi çayır bayramı olan yeni Mayısımızın birinci günü yeriz.

En uzun gün Haziranın dokuzuncu günü değil yirmi ikinci günüdür.  Iyd-ı milli Osmani şehr-i ayını 23 Temmuzda icra edilecektir.  Bu sebepten bu zamana kadar 10 Temmuz diye konmuş olan bazı isimler değiştirilecektir.  Eğer yeni kabul edilen takvimin 1792 senesinden 1920 senesine kadar devam eden bir günlük hatası beynelmilel mukarreratla tashih edilir ise ıyd-i milli Osmani 24 Temmuzda vuku bulmuş olacaktır ki o halde cemahir müttefike Amerika’nın 1776 daki istiklalinin seneyi devriyesi 4 Temmuz ve Fransızların 1789 senesinde büyük ihtilallerinin Bastil’i zapt suretiyle yevm-i muvaffakıyetleri 14 Temmuz iken Osmanlıların da ilan-ı meşrutiyetleri gününün 24 Temmuz olması güzel birer tesadüf olacaktır.

Deniz hayatı: [bir Alman tahtelbahrinden deniz tayyaresine posta tevdii.]

Asıl takvim şuasının hatayı on üç, on dört gün geri kalmış olmasından naşi öteden beri Ağustosun on beşi yaz on beşi güz denir idi.  Fakat bundan sonra Ağustos tamamen yaz ve Eylül güzdür.  Hatta eyyâm-ı bâhur Ağustosun birinden başlar.

Tesavî-i leyl ü nehar yani i’tidal-i harifi Eylülün onunda değil yirmi üçünde vuku bulur.

Fecir ve şafağın hudusuna sebebiyet veren inkisar-ı ziya meselesinden dolayı tesâvi-i leyl ü nehardan sonra hakiki gün kısalması Teşrin evvelin birinci gününden başlar.

Eski Rumlar senenin eyyamını biri Aya Yorgi’den diğeri Hristiyan fedakâr muhitlerinden olan Ayadimetri’nin yevm-i mahsusundan başlamak üzere iki kısma ayrılmışlardır.  Hakikaten Anadolu hayat ziraiyesine büyük bir alakası olan bu taksim tarafımızdan aynen kabul edilip Aya Yorgi’ye Rûz-i Hazar denildiği esnada Ayadimitriye de Kasım denilmiştir ki bütün çiftlik sahipleri kendi tayileri için Kasım’ı mebdei ittihaz etmişlerdir.  Fakat iyi tetkikat icra edilecek olursa anlaşılır ki evvela Kasım geri kalmıştır.  Çünkü kış ziraatı daha evvel başlamaktadır.  Saniyen eyyam-ı Hazar 186 ve eyyam-ı Kasım 179 veya 180 gün olduğu cihetle iki büyük kasım arasında fark ziyadedir.  Salisen bu ikinci taksim ciddi bir esasa müstenid değildir.  Binaenaleyh Rûz-i Hazar Çayır bayramı olacak olan Mayısın birinci gününden başlamadığı takdirde Rûz-i Kasımda ondan tam altı ay yahut 181 gün sonra bulunan Teşrin saninin birinci gününe getirilmelidir.  Şu halde eyyam-ı hazırdan ikisi eyyam-ı Kasıma verilerek senenin ikiye taksiminde bir dereceye kadar tadil huduse getirilmiş olur.

Meclis-i Meb’ûsânı Osmani Teşrin birinci günü açılmakta devam ederek on üç gün tecil kılınır.  Meclis eskiden kasımın yedinci günü açılırken bundan sonra yeni kasımın birinci günü açılacaktır.

Kanun evvel ayı bir kış ayı olduğu halde öteden beri kış soğukları Teşrin sanide başlıyor idi.  Takvimin tashihiyle hakiki kış kanun evvelin birinci gününden başlar.  En uzun gece kanun evvelin dokuzuncu gecesi değil yirmi ikinci gecesidir ki erbainde ertesi gün başlar.   En uzun gece kanun evvelin dokuzuncu gecesi değil yirmi ikinci gecesidir ki erbain de ertesi gün başlar.

Öteden beri erbainin iptidası için kasımın kırk altısı denir idi bundan sonra kasımın elli üçü diyeceğiz.

Sene başı kanun saninin birinci günü başlayacaktır.  Binaenaleyh balo hanenin ve rüsumanın mart iptidasında yaptıkları merasimin bu günde icrası tabiidir.

Zemheriyi kasımın altmış biri diye hesaplıyor idik.  Badema altmış sekizi diye hesaplayacağız.  Rumların Ayandon dedikleri Saint Antuuvan’ın yevm-i mahsusuna tesadüfünden naşi, Ayandon fırtınası denilen fırtınaya müneccimlerimiz bundan sonra erbain sonu fırtınası diyebilirler.  Yeni şubatın girmesiyle erbain biter, hamsin başlar ki öteden beri zayıf-l bedenler arasında cari olan hatme-i erbain tebrikatı bir aybaşına tesadüf etmiş olur.

Öteden beri hamsin kasımın seksen altısında idi.  Bundan sonra doksan üçünde girer.  Birinci cemre kasımın yüz beşinci günü düşer idi.  Bundan sonra cemreler Kasımın 112 – 119 – 126 ncı günleri yahut ikisi Şubatın 20 – 27 nci günleri ve üçüncüsü martın altısında ve senenin kebise de başında düşecektir.

Öteden beri sene başı olarak tanımış olan mart artık bu şerefi kayıp ediyor.  Fakat yeni martımızın başı ağaç ve bilhassa hurma ağacı garsının en müsait bir günü olduğundan memalik-i Osmaniye için bu günü ağaç bayramı yaparak eski yılbaşımızın şerefini muhafaza ve ala etmiş oluruz.

Yeni takvimde bir dalaciz ikiye ayrılmıyor.  Martın onundan on altısına yahut yeni Kasımın 13 inden 136 sına kadar devam ediyor.

Fecr ve şafak keyfiyetinden naşi hakiki gün uzaması nevruzdan evvel ve martın on altısında başlar.

Yeni takvim bir takvim ziraiyedir.

Martın başında ağaç dikilir, haftasında kalem aşısı başlar.  Mayısın başında ipek böceği zuhur eder.  Bağ budanır, lale kemale erer, harmanlar tomurcuklanır.

Haziranın başında bağ oğulma ve filiz kırma zamanı hulul eder.  Gül mevsimidir.  Koyun kırkılır, on beşinde pirinç ekilir.

Temmuzun başında yaprak aşısına başlanır.  Ayın nihayetinde bu işe hitam verilir.  Ağustosun iptidasında memalik-i harede harman idrak olunur.  Eylülün iptidasında memalik-i mutadla da meyveler kemale erer.

Yeni kasımdan yahut Teşrin sani iptidasından itibaren ağaç dikmeğe, ağaç kesmeğe, bakla ziraatına başlanır.

Yeni takvimde her aybaşı memalik Osmaniye için ya umumi veya had mevzii birer bayram olmak hassasına haizdir.

Kanun saninin biri yılbaşıdır.  Öteden beri martın birinde rüsumat emanetinde ve balıkhanede icrası mutat olan merasim bundan sonra kanun Sani iptidasına nakil edilir.

Şubatın biri hamsinin yevm-i duhulüdür.  Öteden beri ve bahusus kadim hamsinin iptidasında zuafa ve sâl-dîdkan yekdiğerine ziyafetler vermek bir birini tebrik etmek itiyadında bulunduklarından erbainin şiddet gösterdiği iklimlerde bu gün de bayramdır.

Martın birinci günü ağaç garsının en müsait bir zamanı olduğundan memalik Osmaniye de ağaç yetiştirmek ve ormanları muhafaza etmek hissinin ikame ve teyidi için bu gün bütün memalik Osmaniye’de ağaç bayramı ittihaz kılınır.

Kışın şiddetli fırtınalarından korunmak için limanlarda barınan yelkenli sefain evvel sefer derya olan Nisanın birinci günü seyir ve sefere başlayacağından gemiciliğe bir renk vermek isteyen Osmanlılar bu günü denizcilik bayramı yaparlar.

Mayıs birinci günü iktar mutadla da çayır mevsimi olduğundan çayır bayramı namıyla bir iyd rebii olur.

Haziran birinci günü çiçek bayramı ittihaz kılınır ki bunun ehemmiyetini şimdilik Burdur ve Isparta gibi gülcülük yapan memleketler ahalisi takdir ederler.

Temmuzun birinci günü memalik Osmaniye’nin ekseri mahallerinde mevsim hasadın iptidası olduğundan orak bayramı ittihaz olunur.

Ağustosun birinci günü ziraat en mühim meşgalesinden olan harmanın renkli zamanı olduğundan harman bayramı ittihaz kılınır.

Eylülün birinci günü memalik Osmaniye için Nefi azimi olan harman, üzüm, fındık, incir, elma, armut gibi meyveler külliyetle idrak kılındığından bu gün yemiş bayramı ittihaz kılınır.

Teşrin evvelin birinci günü büyük hayvan yarışları, avcılıklar, nişancılıklar için yarış bayramı ittihaz edilir.

Teşrin saninin birinci günü kasımın iptidası kabul edileceğinden kasımın çiftçilik âleminde ki ehemmiyeti nazar itibara alarak bu gün çiftçi bayramı iyd ve itibar olunur.

Kanun evvelin birinci günü balıkların tam tavlanma zamanı olduğu ve memalik Osmaniye’de balıkçılık şayan ehemmiyet bir sanat bulunduğu cihetle bu gün balık bayramı iyd ve itibar olunur.

Elhasıl bu gibi itiyadat-ı ictimaiye tesisi ile memlekette zevk ve neşât ile terakki ve teali hissi uyandırılır.

Sene başı mart olduğu zaman ayların otuz ve otuz bur olduklarını hesaplamak için sol elimizin ikinci ve dördüncü parmaklarını büküp kalkık parmaklar otuz bir ve yatık parmaklar otuz olmak üzere başparmaktan hesap eder idik.  Bundan sonra sol elimizi yumup dört parmağın çıkıntıları otuz bir ve girintileri otuz olmak üzere ikinci parmak çıkıntısından itibaren kanun-i Sani diye ayları sayacağız.

Cenab-ı hak yeni takvimi Osmanlılar için mesut ve müteyemmin eyleye, âmin.

Mahmud

Deniz sesleri

DANTON HATT-I HARP SEFİNESİNİN GARKI

     Tahtelbahir süvarisi kıdemli Yüzbaşı Murat tarafından:

Tahtelbahrimiz, 19 Mart 1917 tarihinde zevâl zamanı, Sardunyanın cenup garbi burnu açıklarında bulunuyordu.  Karayel istikametine doğru seyir ediyorduk.  Ben tekrar mütalaaya koyulmuştum.  Bu sefer Meksika’nın mukadderatına müteallik iktisadi bir makale ile mütalaa ve tetebbu merakımı teskin ediyordum.  Daha ilk fıkrayı yeni bitirmiştim ki muhabere borusundan:  iskele baş omuzluğumuzdan bir vapur göründü! Cümlesi aks ediyordu.

Yukarıya fırladım.  İzdiham arasından güçlükle merkez muharebe mevkiine ve kuleye geldim.  Bütün rahatcı vardiya, karşıma çıkıyordu:  efrad, yukarda temiz hava almış, biraz evvel vardiya zabiti tarafından güverte altına gönderilmişti.  Serdümen,( o, bir kerte iskelededir)  diyordu.  Çifte dürbün ile bunu nazar-ı muayeneden geçirdim, – O açık havada olduğu gibi – muntazaman direkleri ve bacalarıyla yavaş yavaş ufkun fevkine çıkmamış, bilakis bütün hudut hariciyesi – teknesi, bacaları ve yüksek telsiz çubuklu direkler ile birden bire sisler, dumanlar içinde zuhur olumuştu.  Hemen hemen baştan doğru görmemize ve bacalarının yekdiğerini gizlemesine rağmen ben, onun harp gemisi olduğuna hukm ettim.  Biz iskeleye alabanda ederek der-akab daldık.  Gemi ancak, on kilometre mesafede bulunuyordu.  Mamafih bunun yolunu öyle kolay kolay kesemeyecektik.  Rüyet borusundan periskop ilk bakışta onun de sancağa döndüğü ve bize muvazi olarak seyir ettiği görülüyordu.

Şimdi bize bordasını çevirmiş olduğu için karşımızda büyük bir Fransız harp gemisi görüyorduk.  Rüyet borusu başında bulunan zabit, neşeli hitap ile bunu rapor ediyordu.  Bot dâhilinde merak ve heyecan arttı.  O da bizi gördü mü acaba?  Ben zan etmiyordum.  Fransız gemisi, alelade zikzak rotalarla seyir ediyordu.

Düşman, devrinden sonraki rotasında daha ziyade ilerliyeydi bizden kaçınmış olacaktı.  Fakat biraz sonra tekrar eski rotasına döneceği me’mul idi.  Me’mulümuz çıktı.  Bize doğru döndüğü zaman serdümen kar  ü ker, 1 saat 55 dakika diye rapor ediliyordu.  Bundan biraz evvel diğer bir gemi görünmüştü.  Vardiya zabiti:  bizim Word sınıfı bir gemiye benzer diyordu.   Ben de mukabileten:  ihtimal her halde o gemi, evvelkinin önünde zik zak seyir ettiğine nazaran muhafız muhrip olmak lazımdır, diyordum.

Gemi, şimdi süratle takrib ediyordu.  Tahtelbahir nazaran istikameti artık değişmiyordu.  Her ikimiz de yolumuza devem edersek müsademe muhakkak idi.  Bu tabiatıyla benim fikrime tevafuk etmezdi.  Fakat şimdi – süratimizi biraz tenkis ediyordum.  Düşmanı torpido kovanlarımızın tam istikametine almış olacaktım.  Bundan maada böyle bir tenkis sürat, son derece matlup idi.  Çünkü süratimiz ne kadar az olursa rüyet borusunun satıh bahride hâsıl edeceği iz köpüğü de o kadar cüzi olurdu.

Rüyet borusunu gayet ihtiyatlı kullana kullana seyir ediyordum.  HMS Danton 1100 kişilik mürettebatı içinde birçok gözcü efrad ayırmış olsa bile bizi görmesine adeta imkân yoktu.  Karayel istikametinden mühimce ölü denizler kayıyor ve rüzgâr çıkıyordu.  Koyu mavi sular üzerinde beyaz köpük tepecikleri hâsıl oluyordu.  Tam bizim istediğimiz bir hadise!  Her halde bizi kimse görmedi.  Muhrip, bila endişe, 600 metre kadar önümüzden geçiyor.  Müteakiben büyük gemi, pruvamız istikametine kayıyordu.  Bu gün her şey adeta endaht talimlerinde olduğumuz hissini veriyordu.  Her iki kovan, hazır ol!  Birinci – ateş!  İkinci ateş!

 

Deniz hayatı:  [ tahtelbahire karşı Amerikalıları icat gerdesi olan motorlar.]

     Şimdi çarçabuk rüyet borusu içeri alındığı için düşman, hiçbir şey görmez!  Mehaza torpidoların – hava habbeciklerinden mütevellid – izi görüldüğü sonradan bildirilmiştir.  Bilahare geminin alabora olarak omurgasını meydana çıktığı zaman dümenin alabanda vaziyetinde olduğunu gördüm.  HMS Danton son kertede dönmeğe mi teşebbüs etmişti?  Mümkün.  Fakat artık kurtulmak imkânı yok.  Dönmek veya tahtelbahri çiğnemek zamanı geçmişti.

Her iki infilak pek yakınımızda ale-l takrib 5 saniyelik bir fasıla ile vaki oluyordu.  Şimdi düşman gemisi, iskele tarafında su kesimi altında yekdiğerinden 20 metre kadar açık adeta birer ambar kapısı gibi iki büyük rahne alıyordu.

Bu ölüm rahnesi idi.  Endahttan sonra botumuz, kısa bir zaman için sarsıldı.  Tahtelbahrin aksam fevkaniyesiyle beraber rüyet borusu da sudan dışarı çıkıyordu.  Geminin – endahtı müteakip – 30 derece kadar iskeleye yattığını görüyordum.  Şüphesiz bu haliyle uzun müddet deniz üstünde kalamazdı.  Mamafih şimdi muhrip, bizim üstümüze doğru geliyor ve bizde derinlere doğru dalıyorduk.  Bunun üzerine dört defa su bombalarının tarakasını işittik.  Bunlar, deniz altında ve mayın umuklarda iştial eder ecsam infilakiyeden ibarettir.

Bir Fransız raporuna nazaran muhrip, rüyet borumuzu 6 hambere ile parçalamıştı.  Burada hambere ile su bombaları yekdiğerine karıştırılmak muhtemeldir.  Biz rotamızı tebdil ettik.  Takriben 2 mil kadar açıldık ve müteakiben rüyet borusu umukuna indik.  Düşman gemisi, daha şiddetli bir meyil ile hala su yüzünde kalmış bulunuyordu.  Artık şimdi onu, rahat rahat seyir edebilirdik.  İcabında bir torpido daha atmak üzere tekrar gemiye yaklaştım.  Bu arada, mürettebatın rüyet borusundan etrafı seyir etmesine müsaade ettim.  Her halde hepsi manzarayı seyir edemedi.  Gemi, der-akab nazardan kayıp olmuştu.  Ben endaht mesafesine girmeden o, iskele tarafına devrildi.  Kıç taraf birkaç dakika kadar su yüzünde kaldı.  Müteakiben 2 saat 50 dakika da Danton, baş aşağı umk bahre dalıyordu.

HMS Dalton, Toulon’dan kalkmış, Corfu’ya gidiyordu.  Gemide son dakikalara müteallik raporlar yekdiğerine tevafuk etmemektedir.  Bakiye mürettebatın Cagliary’ye çıkan ilk kısmından bazılarına göre hadise-i garkın pek ani bir surette vukua gelmesi üzerine mürettebatı tahlis emrinde en adi tertibat bile ittihaz edilememişti.  Bilahare jurnal de genievre’in beyanatına nazaran mürettebat, soğukkanlılıkla filikaları mayna etmişlerdi.  Bu tezat, kolayca kabil-i izah olup buna mümasil ahvalde daima zahirdir.

Resmi beyanattan sarf-ı nazar vakaya iştirak edenler ale-l ekser heyet-i umumiyeyi göremez ve binaenaleyh yalnız şahit oldukları sahneleri tasvir ederler.  İhtimal ki yalnız miralay De Laj, malumat-ı sahihe ima edebilirdi.  Fakat o da;  296 mefrukdan biridir.

Benim kanaatime göre:  geminin bir tarafa ziyadesiyle yatması, ibtidayı emirde bütün filikaların denize indirilmesini imkânsız kıldı.  Süvarinin, bütün efradın denize atlamasını emir etmesi bu sebepledir.  Hâlbuki HMS Dalton da beray-ı tahlis salları da hazırlanmış bulunduğu da görülüyor.

Tahlis edilen 806 kişiden de 400 kadarı HMS Masu muhribine alınmıştı.  Mütebakisi ise kısmen nihayetine kadar hatt-ı harp gemisinin omurgasında sarılı kalmış, bilahare sallara doğru yüzmeğe başlamıştı.  Sallarla ceman 300 ü mütecaviz efrad tahlis edilmiştir.  Vakadan 5 saat sonra bir balıkçı gemisi gelip bunları buradan almıştır.

Zabitanla beraber kahve içtim.  Müteakiben gayri ihtiyari gazeteye sarıldım.  Meksika’nın mukadderatını okuyup bitirmek istiyordum.  İlk fıkrayı geçemedim.  Kelimeler ve cümleler mühim ve meşkûk birer şekilde gözlerim önünde oynuyordu.  Efkârım, uzaklara taalluk etmeğe, çoktan beri mensi kalmış zamanlara rücu eylemekte idi.  Gençliğime ait bir hülyam, bu gün tahakkuk ediyordu.

Ahmed.

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.