DONANMA MECMUASI 88 / 137 – 20 Eylül 1917

DONANMA MECMUASI 88 / 137 – 20 Eylül 1917

Sefa-yi bahr:  [deniz ve insan]
Pencişenbe:  20 Eylül 1333 – 3 Zilhicce 1335
Nüshası: 1 kuruş
Donanma hayattır.
Numara: 88 – 137
Senelik abonesi Osmanlı memleketi için 40 kuruş / ecnebi memleketler için 12 Frank
Merkez tevzii Babıali caddesinde Ay Yıldız
Kitap hanesidir.
Matbaa Ahmed İhsan ve Şürekâsı

     Mülahaza:

MAKSADA DOĞRU

TERAKKİ HATVESİ

Hatırlardadır.  İki hafta evvel bu sütunlarda büyük ve bahri bir inşaat şirketinin teşkil etmek üzere olduğundan ve bu gibi şirketlere memleketin – denizcilik, sanatı namına – gösterdiği şiddetli ve mübrem ihtiyaçtan bir nebze bahis etmiş idik.  Şirketin teşkiline ait kanuni muameleler hitam bulmuş ve esası nizamnamesi irade-i seniye ye iktiran eylemiş olduğundan yine bu mühim bahse avdet ediyoruz.  Denizi sevmek, kenarında durup dalga saymakla ispatı kabil bir muhabbet, değildir.  Denizi seven yahut istikbalinin deniz üzerinde olduğunu anlayarak, onu sevmek lüzumuna kail olan bir millet her türlü tehlikelerine, meşakkatlerine, sonra gösterdiği ve göstereceği ihtiyaçlara göğüs açar.  Mütehevvir bir dalga, hissiyat ilham eden sıçrayan, dolup çıkan beşerin denizleri bile emrine münkad bırakacak derecede kavi azimli, büyük fikirli olduğu düşünülür.

Her zaman söylemekteyiz.  Bizlere vaktiyle denize ait her ihtiyacımızı dâhilde tedarik edecek dereceyi bulmuşuz.  Sonra zamanın hükmüne itba ederek tevkif yerine terakki göstermeği bilemediğimizden denizcilikte de geri kalmışız, büyük acı değil mi?  Fakat insanlığın en büyük mazhariyeti, tekemmülün, itilanın en kuvvetli saiki her açıdan bir intibah dersi almak olduğundan maziyi tahassürler ve teessürler ile andığımız sırada hale bakmak, sonra istikbale hazırlanmak bizim için milli bir farizadır.  Bugün koca payitahtta gayri resmi bir inşaat-ı bahriye müessesesi bulunmaması, binlerce millik sahilleri olan bu memleket için büyük, pek büyük bir nakısa değil midir?  Sulh zamanında İstanbul limanı yüzlerce ecnebi gemisinin mühim bir makarr olur.  Bazısı Karadeniz’e çıkar, bazısı Karadeniz’den gelip Akdeniz’e geçer.  Bazısı buradan döner.  Hâlbuki bu kadar geminin tabii ve mübrem tamirleri, hatta çok defa muhtaç oldukları tathirleri için eşhas uhdesinde kaç dar-ül sanayimiz vardır?

Bu gibi işler hükümetten beklenilmez.  Gayri resmi zatlar veya heyetler çalışır, sermayelerini, sayilerini tevhid eder, hükümet de teşvik ve himaye suretiyle vazifesini yapar.  Bu defa bizi sevindiren nokta, böyle bir teşebbüste, her iki kuvvetin de birleşmesidir.  Çünkü beş on sermaye sahibi birleşmiş, fikir ve nakitlerini, teşebbüs ve sayi kuvvetlerini ortaya dökmüş, hükümet de bunları teşvik ve himaye eylemiştir.  Mamafih inşaat bahriye anonim şirketi ismini alan yeni şirketin her halini yakından takip eylemek, denizciliği seven ve sevdirmeğe çalışan bir mecmua için asli bir vazife olduğundan bu mühim teşebbüsün safhalarını tetkik ettik.  İftihar ile anladık ki, hükümet seniyece mesele layık olduğu ehemmiyetle karşılanarak teşvikat ve teshilat münasebe icra kılınmıştır ki, denizciliğe matuf olan bu büyük isabet ve hamiyeti takdirler ile karşılarız.  Harbiye nezaret celilesi de teşebbüsün kıymet ve ehemmiyetini takdir eylediğinden şirketin muhtaç olduğu malzemenin, edevatın tedariki namına teshilat mahsusa göstermiş ve teşvikat münasebe icra etmiştir ki, bittabi memnuniyetler ile yâd olunur.

İşte yeni şirket bu suretle teşekkül etmiş ve başında memleketin tüccar ve sanat âleminde de mühim mevkileri olan ve her biri başlı başına birer fabrika sahibi bulunan on zat, şirketin asli sermayesi olan 100000 liranın 50000 lirasını i’ta etmişlerdir.  Beheri onar lira kıymetinde on bin tahvil ihracı da nizamname iktizasındandır.  Şirketin manzurumuz olan nizamnamesi ve senevi temettü maktuadan maada hissedarına ita edeceği para mübrem bir ihtiyacın karşısında zaten vazifelerini ifaya koşan halka ayrıca bir sebeb-i teşvik olacaktır.  Şimdi <milli inşaat bahriye anonim şirketi> nin hal ve istikbaldeki hizmetlerine nakl-i kelam edelim ki zaten asıl mevzuumuz da budur:

Şirket hem hali, hem istikbali düşünmekle işin ehli olduğunu ispat etmiştir.  Hali düşünmüştür.  Zira umumi harbin ihdas ettiği müşkülat arasında nakliyat için büyük ve demir gemi inşasından ziyade ufak ve ahşap gemi elde edilmesini daha ziyade ameli bulmuştur.  Ve bunları tahrik için motoru tercih eylemiştir.  Bu gün bilhassa Amerikalıları işgal etmekte olan ahşap gemi ve motor meselesi burada, kendi yurdumuzda kendi sanatkârlarımız elinde pek güzel halledilecek, Müslüman evlat sanatı 100 – 200 tonluk – ve matlup derecede süratli gemiler yapabilecektir.  İstikbal içinde güzel, ümit bahş projeler mevcuttur.  Bir taraftan ihtiyaçla mütenasip sefineler inşasından maada, limanımızı dolduracak havuz ve kızak her zaman için müracaat gâh olacaktır.

Yukarıda söylediğimiz veçhe ile denizi sevmek, dalga saymakla ispat edilemez.  Ortada fiil olmayınca muhabbet kavli, lâf-ı güzâf nev’inden olur.  Cihan, hatta pek az sahili olan memleketler bile istikbalin denizler üzerinde olduğunu anlıyor.  Bizim de satvet ve saadetimizin atisi denizdedir.  Deniz ise fen, sanat, himmet ve gayret ister.  Hele hal ve istikbalin ihtiyaçlarını dürbünane tayin etmek, bütün ihtimalleri hesap eylemek işin ruhudur.  Biz bu yeni teşebbüsle hem sanatı, hem denizciliği iyi bir terakkiye namzet görüyoruz.

Onun için müteşebbislerini tebrik ederek ileride yine bu bahse avdet eylemek üzere susuyoruz.

          Donanma.

     İcmal hadisat:

EDEBİYATTA AHLAK

     Hasbihale devam etmek fikrinde idim. Ve bu maksatla üstat-ı azam Namık Kemal Bey merhumun bir mektubunu enzar-ı intibaha arz etmek istiyordum.  Nagehan elime bir kitap verdiler.  Ayrı ta’lik yazısı göze batıyor.  Unvanı ise mütalaasına saik oluyor.  Abdülhak Hamid – Süleyman Nazif. . .   Bu kadar kıl ü kal arasında salakları artıp eksilmeyen bir mektep edebin iki üstat mümtazı.  Biri asır dide bir telakiyi, zamanın emir ve işaret ettiği terakkiye kalp etmiş. . .  Lisan şaire hayat vermiş, bu iki hüviyet müstesnanın tetkiki öyle bir kardeş var ki, buna nefsinde cüret bulan her kim ise bir aferin. . .  Ben bunları düşünerek kitabı ele aldım ve baştanbaşa okudum. 

     <<Hindenburg>> gibi bütün bir cihanla müsaveleye kudretini kâfi gören bu kudret dahiyaneyi topların berk-i satıa arasında ispat eyleyen bir büyük kumandan cihan harbi için sinir muharebesi demiş, hangi tarafın kuvvet asabı yerinde ise onun zafer nihaiye ye kavuşacağını iki sene evvel ihtar eylemiş idi.  Kavgayı edepte bir nevi müsareayı asap. .    Fakat insan öyle hezeyanlara tesadüf ediyor ki sinirlenmemek kabil değil.  Kitabı bir daha okumak mecburiyetini duydum.  Çünkü daha Türkçeyi doğru yazamayan sahi her kim ise – müstahak olduğunu – istemiş.  Manasından sarf-ı nazar lafzı hatalarını şöyle bir işaret edeyim dedim.  Kitabın her sahifesi çizgiler ile doldu.  Şaşırdım, o sırada Kemal Beyin mektubunu düşündüm.  Ne acı bir hakikattir ki edebiyatta ahlak bahsi için 1292 de yazılan bu mektup 1335 de de hüküm ve tesirini kayıp etmiyor.   Edebiyatta fıkdan ahlakın mülevves bir numunesi karşımda dururken edip merhumun mektubunu ahlakının dikkatle okuması lazım geldiğine kail oluyorum.  Ve buna hepimiz topumuz için acınıyorum.  Şimdi mektubun saik tahririni biraz anlatmak lazım geliyor.  Sair hizmet hüsnü vetan perverhanesi meyanında vatana bir de muhitü’l-maârif yadigâr bırakmak istediğine neşriyat ve mülahazatı şahadet eden Ebuzziya Tevfik merhum Ahmed Mithad Efendi gibi bu yolda tecarib kılmaya da bulunmaktan men-i nefis edemezdi.  O tarihlerde neşriyat siyasiyesi tazyiki hükümete hedef olduğundan, “ma hayat ulum” ünvanlı bir risale tertibini niyet eder.  Vatan perverliğinin mükâfatını Magosa zindanında gören büyük Kemale bir mektup yazarak mütalaasını sorar. . .   İşte aldığı cevap:

     Birader,

     Mektubunu aldım.  Ben seni ufak ufak tekdir ve ta’ziz etmedim.  Adeta bildiğimi söyledim.  “ma hayat ulum” meselesini pik azametli buluyorum.  Çünkü ulum kelimesi koskoca bir şeydir.  Ta’rifat denizse de yine tasallufattan kurtulamaz.  Vidinli Tevfik Bey, Cevdet Paşa gibi biri çıksa da nakli ve akli yazdığımız makalenden birine itiraz etse çıkacak eserin ismine mutabık ve layık olmak üzere cevap vermeğe kim muktedir olacak?  Biz olsa olsa edibadan veya tabir sahihiyle hürde-furuşuz.  Eyi cehlin gösterecek kadar cahil değilsek de ulemalık sanacak kadar da âlem değiliz.   Hakikaten maksadın böyle bir kitap vücuda getirmek ise adını yalnız mahayat koy.   Sokrat’ın hâkim unvanını muhabbet hikmeti tabirine tahvil eylediğinden olsun ibret alalım.  Mahayat unvanlı bir eserde ulumun mahiyanesiden de bahis olunur.  İnsan hatasında eshab-ı insafın müsamahasına da muzahir olur fakat mahayat ulum unvanlı bir kitap meydana çıkarılınca onun hakkını ifa etmek hiç olmazsa bizi ulum şarkıye ve garbiyede on sene okutmağa tevkif eder.   Bence ya mevzuat veya Sayıdin ta’rifatı yolunda bir şey yapmalı.  Hatta baksak a!  O koca Sayid eserine yalnız ta’rifat demiş.  Ta’rifat ulum dememiş.  Hâsılı birader!  Biz Sokrat gibi bir hüküm rusu gibi bir edip olabiliriz.  Fakat ibn Sina gibi Sayid gibi, ibn-i Kemal gibi bir âlim geçinmeğe kalkışırsak haddimizi bilmemiş metotlar gibi şarlatanlara bu yolda şerik olmuş oluruz. 

     Ben yine iddiamda musırrım.  Maarif-i efkâr ve mülahaza kabilinde değildir.  Benim mektubum mahayat ulumun münasebetsizliğine dair olduğundan ifademdeki maarif lafzını ulum manasında kullandığımı anlamaklığın lazım gelirdi. Çünkü lisanımızda maarif o mana ile de müstameldir.  Haydi, tabirde hata etmiş olayım.  Manada musibim sanırım.  Ulumun mahiyetini temyize efkâr umumiyenin salahiyeti bu kadar. . .

     . . . . . . Muhâtıbat ve iknaiyat edebiyat kuvvetiyle ulum akliye ve nakliyenin mahiyatını efkâr umumiye ye tasdik ettirmeğe kalkışmak da. . .   [mektubun bazı parçaları nakil edilmemiştir].

     Lakırdıyı kendi yalnız kendi üzerine alınıp da münasebetsiz söz söyle!  Mahiyat ulum yazmakta senin (değil hepimizin, topumuzun cehli mâniadır.) 

     İşte edebiyatta ahlak yahut yeni tabirata takliden <edebiyat ahlakı> için büyük bir numune!  Bir Kemalin ka’b irfanını düşünmeli.  Bir de halimize bakmalı.  Bizdeki cüret-i tahrir kimsede yoktur.  Edebiyat ve lisaniyatta radikalliği göze aldıracak kadar mütecasir dururuz.  Yahut mahut kitap sahibi gibi durup dururken meydana çıkar, kim etti sana yukarı teklif diye edilen feryada kulak vermeden: 

     [Abdülhak Hamid ile Süleyman Nazif şimdiye kadar tetkik olunamadı.  Bu vazifeyi birkaç kişi görebilirdi.  Onlar ise müşarünileyhe fert muhabbetle merbutturlar, maluldürler.  İşte bu büyük işin başına ben geçtim. ]

     Diğer bu iddia karşısında diyecek söz ise kalmaz.  Fakat biz edebiyatta ahlak ne olduğunu bilsek veya bilmek istesek böyle şeyleri yazmak değil düşünmekten bile hayâ ederiz.   Sanat müşkül ise muahâze asan değildir İhtarını unutanlar yahut hiç bilmeyenler, hiç olmazsa bir eser tetkiki meydana çıkardıkları zaman en basit kavaid lisaniyeden haberdar olmağı düşünseler, bu türlü asarın namına izafeti sonra da kuraiti bedbahtlığına maruz kalan bu millet, yine sevinirdi.  Hele kaide hatalarından sarf-ı nazar, öyle yazılar vardır ki, acemi elinden çıktığını üzerinden akar, insan her satırında öyle zamansız numunelerini görür ki, o zaman ihtiyarsız (ayıptır, günahtır) demeğe mecbur olur. 

     Sahib-i eser evvela kavaid-i lisaniyeyi öğrenmeli, ondan sonra yazı yazmakta bir de tertib mantıki olduğunu, bir fikrin bir sahifede üç beş defa tekrarı, bir hükmün bu suretle edası, hele tenkitte pek ayıp olduğunu, öğrenmeli daha sonra Abdülhak Hamid ve Süleyman Nazif’i tetkik ve tahlil edecek mertebe-i irfanı zihnen düşünmeli.  Bakın neler söylüyorum.  Böyle olsaydı, hiç olmazsa yazdığını, bir Türkçe bilene okutur da tashih ettirirdi.  Ne diyelim.  Üç kuruş verip alan kari’iye günah.  Bastıran taba yazık.

     Sevgili kari’ilerim!  Haklısınız.  Bir kitap böyle tenkid olunmaz, diyeceksiniz.  Benden – haddimce – bir ilmi tenkit isteyeceksiniz.  Fakat bir de o kitaba bakınız.  İlimden değil imladan, kaideden mahrum olduğunu görünüz.  Sonra sıkılmadan bir defa lütfen okuyunuz.  İçindeki en basıt lisan kavaidinden gafleti görünüz.  Mantıksızlığı, ıttıratsızlığı anlayınız.  O zaman bana kullandığım lisandan dolayı hak vereceksiniz.

     İşte <<icmal-i hadisat>> sütununa geçen bir hadise. . .   Fakat cüret sabır-şiken. . .  .

          Hüseyin Kazım.

     Hafta başında:

Maddi kuvvetler, manevi kuvvetler

Maddi kuvvetler demekle beşeriyeti dahi muhit olan tabii veya suni, sanayi kuvvetleri, mevcudiyetleri kast ediyorum.  Manevi kuvvetlerden maksadım da beşerin zihni ve hissi hüviyetini ifade eden varlıktır.   Birincisinde kendi bedenimiz, kendi tesisatımız ve kendi bedenimizi, kendi tesisatımızı, fabrikalarımızı, silahlarımızı, zırhlılarımızı halk ve eda eden gizli, aşikâr bütün kuvvetlere şümul aranmalı.  İkincisinden yalnız o tesisatı terkip ve ilad eden, onların şühûd âlemine gelmesi için suni ve tavassut gösteren dimağ, zihni, kuvvet izan ve irfan kuvveti anlaşılmalıdır.  Beşeriyet birincisinde, insaniyet ikincisinde dâhildir.  Acaba fazıl ve şeref bunların hangisinindir ve hangisi bu günün ve yarının say’ına, arzusuna amir ve hâkim olmalıdır?  Bu gün tevdiine ihtiyaç duyduğum fikir bu oluyor.

Bu ihtiyacı ilham eden sebepler az değildir.  Evvelen görüyorum ki sağlam akıl sağlam vücutta bulunur telakkisi bizde henüz doğru bir ameliyenin esasını teşkil etmiyor.  Saniyen memlekette ihdasına lüzum vardır denilen müesseselerde yalnız şeklin vücuduna ehemmiyet vererek, bu şeklin yavaş yavaş canlanacağına, keza vazifenin uzvu tevlid ettiği kanununa yanlış bir istidlal ile inanıyor ve aldanıyoruz.

Sağlam akıl sağlam vücutta bulunur, telakkisinin hakkaniyetini teftiş edebilmek için biraz etrafımıza göz gezdirmek kifayet edecektir sanırım.  Buralardan alacağımız misallerimiz anlatacaktır ki sağlam aklın istinad eyleyeceği vücuttaki sağlamlık herkesin bildiği şekil ve şemailde bulunmuyor.  Tabiplerin sahte şahadetnamesini vermekten bi-hakkın imtina edeceği birçok gençler, fikri faikıyetlerini her zaman muhafaza etmişlerdir.  Ceraskal kanunlarını tedvin eden zaten bazusu, bilmem, on beş okkalık bir gülleyi kaldırabilir miydi?  Bundan başka, sağlam bir vücudun mutlaka sağlam bir akla makarr olmadığı da birçok misallerle ispat olunamaz mı?  O halde fikri terbiye için söylenilen bu esas bizzat bizim şah mızı teyid edecek bir mahiyet almış olacak ve artık adım başında, sağlam bir akla malikiyetleri için çocuklarımızı pehlivan yapmak zarureti olmadığı anlaşılacaktır.

Bedeni bir kuvvet iktisap etmek maddi bir kuvvet iktisap etmek demektir ve bu kuvvet, bu kazanç dimağın maddiyeti için de belki bir kuvvet, bir kazançtır.  Lakin nasıl ata binmek bazu için doğrudan doğruya bir kuvvet değilse, bunların her hangi birini yapmak ta dimağın asıl intizar ettiği terbiyenin yerini tutmaz ve hatta ona küllü bir tesir icra etmez.

Aklı, zihni bir terbiye ancak kendi usullerinin ianesiyle dimağ üzerinde yapılacak temrinlerin mahsulüdür ve dimağın terbiyesi sarih bir hususiyete haizdir.  Bir tefekkür uzvi olan dimağ vazifesinde inkişaf bulabilmek için yalnız kolların, bacakların terbiyesiyle kanaat edip kalamaz.  Onun terbiyesi asıl hissi izanın göstereceği tekâmüle ve dimağın bu hissi aza ve iradatını tahlil ve terkib etmekte gösterdiği kudret ve asabiyete bağlıdır.

Bu sözlerle bedeni terbiyenin lüzumsuzluğunu iddia etmiş olamıyorum.  Hiç şah yok ki dimağın kendisi mevcut ve daim olabilmek için bütün uzviyetler gibi beslenip kuvvetlenmeğe muhtaçtır.  Fakat beslenip kuvvetlenmesi de hiçbir vakit bizce hassas ve müdrik olması demek değildir ve sathi bir muhakeme gösterebilir ki dimağın beslenip kuvvetlenmesini isteyen ve emir eden onun maddiyetinden de ehemmiyeti bir his, bir maneviyattır.

Hatırat:  [Sadr Hamiyyetkâr Mehmet Talat Paşa hazretleri Berlin’de iken Alınan bir resim.
Maiyetlerinde yaverleri Binbaşı Ömer Abdülkadir Beyle mihmandarlarından Baron Av bulunuyor.]

 

İçinde bulunduğumuz şu hummalı günlerin galibiyeti, emin olmalıyız ki,  beşeri bir noktadan gelmez:  zafer, insanı bir noktadan çıkacak hattın beşeri noktadan gelenin birleştiği yerdedir.  Kör, sağır, nezleli, hakikaten dilsiz, meflûç bir adamın sağlam bir aklı olmasına elbette ihtimal verilemez.   Fakat sağlam bir akla nailiyet için üç metreden atlamanın tesirini kabul edenler de bulunmamalıdır.  Bu şekildeki idmanların veya bedeni terbiyenin hayatta kazanmak için henüz vücutlarında ve cevap olmakta bittabi ayrı bir meseledir.

İçinde çalışacak fikir ve idare kafası olmadan fenni veya idari tesisatta, bence, yukarı ki tevazün altında yürüyüp gitmedikçe boş kalmaya mahkûmdur.  Kullanılamayan binalar ve aletler, tatbikine kadar el ve izan olmayan programlar yalnız başına adam yetiştirmek mucizesini malik olamazlar.  Pek doğru;  vazife uzuv yetiştirir.  Fakat o vazife duyulduktan, vazifeye idrak ve ikan hâsıl olunduktan sonra. . .

Her hangi bir noktadan bakılırsa bakılsın, fazıl ve şeref, manevi kuvvetlerdedir ve ne kadar uzakta olsa bir gün bu kuvvetin tabiatta anlayıp idare ve istifade etmeyeceği bir kanun kalmamak insanlara mukadder gibidir.  O istikbale çabuk ve hiç yeis görmeden varabilmek için manen, fikren yükselmeğe ve yükseklikteki işleri de aynı i’’tila için mesnet yapmaya mecburuz.  Bunu pek eskiden de anlamış olsalar gerektir.  Biz kâmil bir beşer değil, kâmil bir insan olmakla mükellefiz.  Silahlı, silahsız herhangi bir muharebeyi kazanan işte bu insandır.

          Nişantaşı,  17 Eylül 1333
               Hakkı Tarık

    

Hatırat: [Cemal Paşa hazretleri ve Erkân-ı Harbiye’si]

 

Donanma

Harb-i hazırın menşei

[mecmua, bu nüshadan itibaren ayandan vak’-nüvîs Abdülrahman Şeref Bey Efendi hazretlerinin silsile-i makalatıyla tezyin sahaif etmeğe başlıyor.  Üstadın sureti mahsusada mecmua için tahririne bezl hamiyet eyledikleri bu mütalat, <harb-i hazırın menşei> gibi bugün top gürültüleri arasında da bütün cihanı şiddetle işgal eden ve herkesi huzur-i tarihe açık alınla çıkmak için aylarca uğraştıran ve bu kadar neşriyata sebep olan bir mesele-i mühimme-i beşeriyeyi teşrih etmektedir.  Mağlup Rus ordusunun sabık kumandanı Brusilov’un itirafatıyla büsbütün kesb-i ehemmiyet eden harb-i hazırın saikini, tarih sahifelerinde arayarak zamanımıza kadar isal eyleyecek olan bu makalat, asr-ı hazır vukuat-ı azimesinin muhtasar bir tarihi kıymetini de irae etmektedir.  Abdülrahman Şeref Bey Efendinin kıymet-i ilmiye ve vukuf tarihileri hakkında söylenilecek sözler, malumu i’lâm kabilindendir.  Vak’a-nüvîsimizin kendisine has bir lisan ilmane ile tafsil ve tetkik ettiği vukuat cesime-i âlem, sergüzeşt insaniyenin en mühim safhalarıdır.  Bu silsile-i makalatı kari’îlerimize ehemmiyetle tavsiye ederiz.]

Elibbâda azlem fehvasınca harb-i hazırın mesuliyetini üzerine almak istemiyor, Almanlar İngilizlere İngilizler Almanlara ve helmcera isnad edip duruyor.  Âlemi herc-ü merc eden ve tarihte badi-i hakikisi elbette nîk nam ile yad olunmayacak olan bu badirenin esbabını yakınlarda aramak ve şuna buna atıf etmekten ziyade menşeilerine doğru giderek uzaklarda taharri etmek daha muvaffak olur.  Bu babda kari’îyin kerama bir fikir icmali vermeğe gayret edeceğim.

Harb-i hazırın menşei Frankfurt muahedesi ve bais vukuu Balkan yarım adasında hadis gelen tahvilat ahirede malum olduğu üzere 1870 tarihinde Fransa ile Prusya arasında tekevvün eden harp ertesi sene Frankfurt muahedesiyle hitam bulmuştu.  Sefer mezkûrda muhariplerin takip ettikleri gaye başka başka idi.  Prusya namına hareket eden başvekili meşhur Bismarck Almanya ittihad siyasi ve ırkıyesini hâsıl etmek azminde olup bunun için evvela Alman hükümetini Prusya’nın riyaseti altında birleştirmek saniyen hâsıl olacak bu kitleye Alman unsuruyla meskûn olup yabancı hükümetler yeddinde bulunan kıtaatı ilhak eylemek lazım idi.  Harp mülabisesiyle Bismarck ittihadın birinci hatvesini attı ve Prusya kralının riyaseti altında Alman hükümdarlarını tevhid ile imparatorluğu teşkil etti.  İkinci hatveye Alsas –Loren “Alsace-Lorraine” kıtasının Fransa’dan zapt ve istirdadıyla başladı.  Fakat na-tamam kaldı.  Zira birçok Alman arazisi Avusturya imparatorunun dost idaresinde baki idi.  Ve bunları koparmak kolay olmadığından “kesemediğin eli öp de başına koy” meselince Avusturya devletiyle gayet sıkı bir ittifak akd edep ikinci hatvenin itmamını istikbale ve ihlafa bıraktı.

Fransa imparatoru üçüncü Napoleonun takip ettiği gaye büsbütün başka idi.  Tesis ettiği hükümet-i müstebideyi ilcaat zamaneye itibaen refte refte irtika ile nihayet <hürriyetperver imparatorluğa> tahvil eylemiş ise de efkâr-ı umumiye hoşnut ve mutmain olmadığından müşarünileyh muzafferiyat cedide ile taç saltanatına revnak vermek ve bir tanecik oğluna parlak miras terk ve temin etmek emelinde idi.  Ve kendisinden ziyade zevcesi bu politikaya dildade idi.  Zira üçüncü Napolyon’un sıhhati muhtell olup uzun müddet yaşayacağı meşkûk idi.  Muharebede Prusyalılar galip olup Fransa’dan Alsace-Lorraine’i aldılar.  Şahid zafer Fransız ordularına garaz didar etseydi üçüncü Napolyon’a Ren hattını tutmak ve memleketi hudut tabiiyesine ulaştırmak daiyesini ileri süreceği ve binaen aliye Alman toprağından işine yarayan yerleri Almadan kavgaya nihayet vermeyeceği bi iştibah idi.  Tarafeyn muharibinin planlarında ilhak arazi fikri olduğu kabil-i inkâr değildir.

İşbu makalemizde 1870 seferinin suret-i zuhurunu ve hali hazırla mukayeseye medar olmak üzere o zaman düvel-i muazzamanın vaziyetini ve Prusya başvekili Bismarck diplomatlık sanatında gösterdiği mahir il akıl hezleri ve Fransa kabinesinin hatalarını gözden geçireceğiz ve bade neticeyi tahlil ve tetebbu eyleyeceğiz.  1

FRANSA VE PRUSYA HARBİNİN SURETİ ZUHURU

     Üçüncü Napolyon mesail hariciyeye müdahale politikasını ilzam etmişti.  Dostlara karşı 1854 de devlet-i Osmaniye ye muavenet ile Sivastopol seferinde rükn azim olmuş ve sulh konferansını Paris’te toplanmıştı.

Saniyen Avusturya elinde bulunan şimali İtalya’da Lombardiya – Venesia kıtaatlarını kurtararak ecnebi unsuru İtalya hududu haricine tenkil ve teb’id ve bil netice İtalya ittihadı istihsal ve tesis etmek maksadıyla Avusturyalıya karşı silaha sarılan Piyemonte maa Sardunya kralına muzaheret edip Fransa orduları İtalya şimalide Avusturya leşkerleriyle cenk etmiş idi.  1859 vaka bu iki hareket Avrupa siyaset umumiyesi noktai nazarından haiz i ehemmiyet idi.  Sivastopol seferinde İngilizlerle müttefik bulunduğu gibi İtalya seferine müdahalede takib ettiği gaye komşusu olan İtalyan milletine bil fiil hayır hahlık göstererek minnet ve şükranını kazanmak idi.  Bu müdahale böyle nafi yardımlara münhasır kalsa efkârı umumiyece mazur belki makbul görülür idi.

Fakat üçüncü Napolyon ataklığı artırarak 1861 de Meksika işlerine de karışmağa kıyam eyledi.  Amerika gibi bir kıta baîde de, Fransa’ya pik az alakadar eden bir memlekette tahdis eyleyen vukuat dâhiliye yi kendi işi gibi tutmak esbab-ı makuleye müstenid olmadığı gibi sevk ettiği asker ve donanma yüzünden hazineyi devlet masarif azimeye giriftar olmuş ve teşebbüsatının boşa çıkması hükümetine şîn getirmişti.  Dünyanın bir noktasında bir hadise olsa Fransa oraya parmağını sokacaktır.  Fikir ve zehabı diplomasi ilminde tamim etmiş idi.  Bu vaz mütecavizane ve cidalciyane devlet ve milletlerce selb emniyet edip birinci Napolyon’un etvar-ı huzur şikenanesini derhatır ettiriyor idi.  Fransa üçüncü Napolyon devrinde ahval âlem herkes cevelan olmak korumağı takınıp mesela bir sabah imparatorun mütebessim ve neşeli bulunması kondolların yükselmesine ve aksi takdirde tenziline bais olunurdu.  Kaziyece daiye-i tekbir ve tefevvuk rical hükümete ve imparatorluk taraftarlarına da müstevli olmuş idi.  Napolyon sülalesinin ananesinden olan fütuhat arzularından dahi Fransa azade sayılamıyordu.  Nitekim aşağıda zikir olunacaktır.  Birinci Napolyon yüzünden pek çok kahr ve sitemlere uğrayan Almanya kuşkuda bulunuyor idi.  Zahirde şedid-ül satvet görünen üçüncü Napolyon Bismarck’ın tarifi veçhile hakikat halde farkına varılamamış bir büyük iktidarsızlık idi.  Pek uzaklara, Meksika içlerine atılan bu adım yanı başında yekdiğerini mütevelliyen cereyan etmiş ve tesirat atiyesi Avrupa muvazenesini bozarak bilahare Fransa’ya dahi zararı dokunacağı müstedil bulunmuş olan iki mühim vakada lüzumu kadar ehemmiyetle davranmayıp elleri bağlı gibi seyirci kalmış idi.  Vukuatın mezkuriyetinin biri 1864 de Schleswig-Holstein kavgası, diğeri 1866 da Prusya – Avusturya muharebesi olup evvela Danimarka’nın saniyen Avusturya’nın hezimetleriyle Prusya serbülend olarak meydana çıkmış idi.  Zayıf ve mesleği mütereddit zevatta olduğu gibi üçüncü Napolyon söylenmek vacib olduğu zaman sesini kısıyor ve sükût lazım olduğu vakit şamataya kıyam eyliyor idi.

Bu tacidar serseri min-el kadim milliyet mefkûresini perverde eyler, yani müttehid el cins milletleri muhtelif memalikte de sakin olsalar birleştirip hükümet-i milliyeleri idaresi altına konulmak politikasını terviç eder idi.  Bu politika icabınca Slavlar, Cermenler, Latinler ilh.  Biltevhid hükümet vahideyi milliyelerini tabi kılınması lazım geliyor idi.  Üçüncü Napolyon bu politikanın sulh ve müsâlemet âmmeye esas olacağını farz ve tahayyül etmekde ise de bir cinsten, fakat muhtelif hükümetler tebaasından olan milletlerin dimağına böyle bir sevda bulaşınca nice kavga ve keşâkeşi sebeb olacak hayalhanesinde mutasavver olan sulh müstemire pek kanlı pürhaşlar mukaddeme olacağını ve bu sulh mefruz milletlere gayet pahalıya oturacağını hakkıyla takdir edemiyor idi.

Prusya’ya gelince:  sâlif ül değer 1864 – 1866 muharebelerinde ihrazı galebe eyleyerek ilavat cedide ile eczayı memaliğine vüsat ve rabıta vermiş ve Avusturya’yı Germa’ya halka-ı siyasiyesinden ihraç ve Alman hegemonyasını kendisi der-dest etmiş idi.  Müteaddit hükümet içinde yuvarlana gelmiş fakat yarım asırdan beri kalplerinde ittihad hevesatı uyanmış olan Alman milletini Prusya rical siyasiyesi okşamağa başlamış idi.  Prusya siyaseti başvekili Bismarck kabza-i tasarruf ve iktidarında idi.  Müşarünileyhe Almanya ittihadı meselesinin Prusya lehinde hal olunmasını ilk gününden beri iş güç etmiş ve bu uğurda hiçbir fedakârlığı esirgememiştir.  Manevi zamirine nail olmağa vesile arıyor idi.  Çünkü hiçbir sebeb olmaksızın Almanya ittihadı meselesini ortaya atmak abes olacağı kadar husulü meşkûk ve dâhilen ve haricen dahi mukavemet ve itirazat olacak idi.

Bismarck 1865 Teşrin-i evvelinde Bayric banyolarında üçüncü Napolyon ile mülakat edip Fransa imparatoru milliyet politikasına dair birçok izahat vererek karşısındaki gerek baron dediği kandırmağa çalışmış ve bir yeni la ve nim kati cevaptan ictinab ile beraber önüne dökülerek sathi vaadler ile imparatorun tasviratını okşamış ve bütün muzmer derununa ağah olmuş idi.  İşte bu mülakat esasında idi ki Napolyon Almanya ittihadını bila muhalif kabul etmek için Latin ittihadını ileri sürüp Belçika’nın ve Lüksemburg’un Fransa’ya ilhakına Prusya hükümetinin de ses çıkarmamasını teklif etmiş, hatta bu vadide bir mukavelename tesvid edilerek fakat imza olunmamış ve hiçbir karar kati verilmeden imparator ile başvekil birbirinden ayrılmış idi.  Beyric mülakatı lede-l-iktiza üçüncü Napolyon’u kündeden atmak için Bismarck’ın eline bir silah vermiş idi.

1870 muharebesinin sebebi ne idi?  Münhal olan ispanya tahtı krallığına reis hükümet Juan Prim, hanedanının Katolik şubesinden Prens Leopold’un namzetliğini tensib eyledi.  1869 yabancı bir memlekette ve bahusus tarihi mazbut bir millette bir ecnebi için hükümdar ve payidar olmak müşkül ve belki müstehil olduğu emsal adidesiyle sabit idi.  Son misali Fransuva Jozef’in biraderi arşidük Maksimilian idi ki 1867 de hükümet cedidesinde maktulen vefat etmişti.

Binaenaleyh namzetlik taklifi iptidai emirde ne prens Leopold’u, ne pederi prens Antuvanı ve ne de reis aile sıfatıyla Prusya kralı birinci Wilhelmi cezb etmedi.  Hatta meselenin bidayetinde Bismarck dahi prens Leopold’ün İspanya krallığı namzetliği sevgi kâmver bir şey olmadığını ve orada nice sukut-i hayaller ve tehlikeler prense müterakkıb olduğunu Fransa seferine söylemiş idi.  Lakin meselenin Fransa da hâsıl ettiği telaş ve sui tesiri görünce fırsattan ne büyük istifade olunacağını derpiş edip kendisini meydandan çekti.  Ve ispanya ile cereyan eden müzakeratı bir müddet mektum tuttu.  1870 Mayıs ve Haziranında Madrid ile Sigmaringen (prens Leopold ailesinin sakin olduğu şatonun ismidir) arasında devam eden müzakerat hafiyeyi el altından körükledi.  Haziranın yirmi sekizinde namzetlik keyfiyeti Madrid’de birden bire ışığa kılındı.  Prensin krallığı tastik etmek üzere kortejler alel acele içtima davet olunuyor idi.  Bu haber Fransa da top patlamış gibi aksi seda hâsıl etti.  Prusya hanedanına mensup bir zatın ispanya serir hükümetine cülusu on altıncı asırdaki meşhur Şarlken’in saltanat mühibesini iade edeceği cihetle Fransa için gayetle muzır olacağı ve ehemmeleri meydana çıktı.  Matbuat muhic makalelerle efkâr-ı umumiyeyi galeyana getirdi.  Prusya ve ispanya hükümetlerinin bir hanedanda birleşmesi Fransa’yı iki tazyik arasında bırakacağı cihetle kabil-i tahammül olmadığı feryadı her taraftan yükseldi.  Vahameti muhakkak olan bu işe Fransa devleti ses çıkarmayacak mı?  Aciz ve meskeneti o mertebe ileri vardıracak mı?  Diye muvafıklar ile muhalifler ayrı saikalarla yek-zebân olarak kaynaya hücuma başladılar.  Kavgama kesb-i şiddet edip namzetlik meselesinden dolayı icap ederse muharebeye kadar gidilmek lazımdır.  Sözleri hararetle deverana başladı.  Böyle şiddetli hücumlara maruz olan vükela halkın müddeanını haklı görmekle beraber cûş ü hurûşa da kapılarak Temmuzda hariciye nazırı Dük de Gramon heyet teşriiyede irad ettiği nutukta zan etmeyiniz ki komşu bir milletin hukukuna riayet, bir ecnebi devletin azayı hanedanından birini Sharlken tahtına iclas ile bizim zararımıza olarak avrupada kuvayı umumiyenin muvazeneyi hazırasını bozmasına tahammüle bizi mecbur etsin.  Ve Fransa’nın menfaat ve haysiyetini tehlikeye koysun.  Bu ihtimalin vücut bulmayacağına kaviyken ümit varız.  Ve men husûli için Alman milletinin akıl ve kiyasetine ve İspanyol milletinin dostluğuna güveniriz.  Aksi takdirde sizin ve milletin muzaheretine istinaden vazifemizi bila tereddüt ve bila zaaf ifaya muktediriz.  Cümleleri mezkûr idi.

Bu sözler Prusya’ya bir nevi meydan okumak idi.  Vakıa bir Prusya prensinin ispanya hükümdarı olması Fransa’nın siyaset ve münâfî müstakilesine menafi olup tecviz ve kabul olunur mevaddan değil idi.  Ve menine çalışmak Fransa hükümetine tertip eden vazaifden idi.  Fakat bunun için Prusya’yı muatebe etmekten ziyade ispanyada teşebbüsat lazıma icrasıyla dostane ve müslıhane bir surette işi tesviye etmek muvaffak müslihat idi.  Ve bir de bu namzetlik keyfiyeti düvel-i muazzamanın dahi hoşuna gitmiyor idi.  Onlar tarafından da müracaatlar vuku bulacak diplomasi tarikiyle onu alınacağı mütezahir idi.  Ama Fransa erkân-ı hükümeti derhal bir vaz cenkciyane takınarak Bismarck in ekmeğine yağ sürdü ve dört gözle beklediği fırsatı önüne koydu.

Temmuzun dördünde Fransa maslahatgüzarı Berlin’de Bismarck’a vekâlet eden hariciye müsteşarı ile vuku bulan mülakatında prens Neopold ispanya namzetliği meselesi Prusya hükümeti için meçhul ve hatta gayri mevcut olduğu cevabını müsteşardan almış ve aynı günde Prusya seferi baron vardır.  Dük de Gramoni ziyaret eyledikte bir Hohenzollern prensinin ispanya tahtına Fransa hükümetinin asla razı olamayacağı hitab-ı katiyesine muhatab olmuştu.  Bu iki mülakattan anlaşılıyor ki Prusya hükümeti namzetlik maddesini üzerine almayıp bir aile-i kralı meselesi şeklinde telakki eylediği halde Fransa hariciye nazırı doğrudan doğruya Prusya hükümetini hedef itiraz ittihaz eyliyor idi.

Prusya kralı Ems fabrikalarına gitmiş idi.  Mezunen Paris de bulunan Fransa sefiri Benedetti’ye talimat mahsusayı hamilen ve müstacelen Emse gelip 9 Temmuz kral ile mükerreren görüştü.  İşte bu emse mülakatları harbe badi olmuştur.

Şöyle ki:  Fransa hükümeti namına serdedilen talebe ilk günü birinci Wilhelm, prens Leopold ispanya namzetliğinden feragat eylediği takdirde kendisini de tasvip eyleyeceği zemininde pederi prens Antuvan’a mektup yazdığı ve Sigmaringen’den haber verdiğine muntazır olduğu cevabını verdi.

Üçüncü günü prens Leopold kendiliğinden feragat edip bu hareketini tasvip eylediğini ilave etti.  Kral bu hadiseyi sırf bir aile meselesi hududuna hasr eyliyor idi.   Zaten namzetlik keyfiyetinden ispanya c dahi vaz geçildiğinden hadiseye bitmiş gibi bakılabilir idi.  Çünkü Fransa’nın metalibi is’af olunmuş ve izzet-i nefsine zerre kadar halel getirilmemişti.

Bitmedi

Abdülrahman Şeref

Deniz hayatı:  Alman torpido muhrib filotillası üss-ül harekelerine avdet ederken.
[İskajerak muharebesi hakkındaki makalat münasebetiyle]

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

WordPress spam blocked by CleanTalk.