DONANMA MECMUASI 99/148 13,Aralık,1917

13,kânûn-ı evvel 1333 – 28,sefer,1336

DONANMA MECMUASI

Denizlerine hâkim olan bir millet, memleketine sahip olur.

Evkaf İslamiye matbaası – nüshası 40 para

Şuûn-ı bahriye

DENİZ AŞIRI ASKER NAKLİYATI

Amerika orduları nasıl gelecek?

     Deniz aşırı asker sevkiyatında, her şeyden akdem seyir ü sefer esnasında düşman taarruzatı muhtemel olup olmadığı mevzuu bahis olur.  Birinci hale nazaran bahri ta’biye, ikinci ihtimale göre de bahri teknik (âlîye) avamili galip gelir.  Her iki hali bir münakaşaya zenin ittihaz edelim:  evvel emirde düşman tehlikesinden azade nakliyat-ı askeriyeyi nazar-ı itibara alalım: 

     Nakliye donanması, umumiyet üzere sefain ticariyeden mürekkebdir.  Gemiler ne kadar büyük olursa nakliyat askeriyeye o nispette elverişli bulunur.  Büyük gemiler, müsait şerait-i sıhhiyeye hacim istiabı itibariyle küçük gemilerden daha fazla kabiliyet tahammüliyeye malik olup bu suretle aynı zamanda cüz-i tammlara toplu olarak nakil ve sevk edebilmek faidesini câmi’dir. Sefain harbiye, o mufassal teçhizat ve tertibatıyla ancak pik az asker nakil edebilir.  Sefain harbiyenin, hem nakliye gemisi hem de muharebe sefinesi olarak istimali gayri caizdir.  En büyük gemiler, piyade nakliyatına, orta cesamettekiler, süvari sınıfı erkânına – çünkü merakıb sagîrenin yalpa ve baş kıç harekâtı hayvanlar için gayri kabil-i tahammüldür – mahsus olmak üzere ayrılır.  Mütebaki ufak gemiler, ordu levazımını nakil hususatında istimal edilir.  Her bir gemiye vesait nakliyesiyle beraber tam tertip cüz-i tammlar erkab edilmek ve geri kalan mahale, iaşe ve harp levazımı yükletmek kaidesi muhafaza edilmek lazımdır.  Bir gemide barındırıla bilecek efrad ve hayvanatın miktarı, geminin tarz-ı inşasına (güvertelerinin adedine ve güverte irtifaının 2,2 metrenin dûnunda olmamasına) ve cesametine tabidir.  Sefainin tertibatı, süvari sınıfları için en ziyade dâî müşkülattır. Mamafih bunlar, alelhusus uzun deniz seferlerinde vaktinden evvel erkab edilmek lazımdır ki, hayvanlar karaya ihraç edildikten sonra dinlendirile bilsinler. [Ardèche] namında küçük bir Fransız nakliye gemisinde 1867 Meksika seferi esnasında bir fırtına sebebiyle 270 hayvanın 40’ı ölmüş ve 70 i de az çok yaralanmıştı. 1881 senesinde İngiltere’nin (Natal) a kadar imtidad eden otuz ila kırk günlük bir seferde 2700 hayvandan 274 ü güneş vurması ile ölmüştü.  1900 senesinde 90 gemiye İngiltere’den cenubi Afrika’ya gitmek üzere 35000 hayvan erkab edilmiş, bunlardan 1400 ü telef olmuştur. 

     Alman tüccarına nazaran 2,2 metre güverte irticaiyle her bir adam için 1,2 ila 1,4;  her hayvan için 5 metre murabba mesaha-i sathiyeye ihtiyaç vardır.  Güverte irtifaı 1,75 metre olduğu surette toparlaksız bir top 6, toparlak 3 murabba metre mesaha-i sathiye ye lüzum gösterir.  Bu malumat her bir geminin layıkıyla mesahasıyla meşruttur.  İngilizlerin erkab edilecek askerin mukadderini bir geminin hacim istiâbiyesi ile alakadar kılmağa matuf usul hareketi daha münasiptir.  Bir geminin kıymet safiyesini (yüzde 6) tayin için gayri safi tonilato (2,83 mikab metre) miktarından yüzde 40  yeni makine, kömürlükler ve buna mümasil tertibat için çıkarmak lazımdır.  Bu suretle:

48 saate kadar 1 haftaya kadar Asgari baîde
Kısa bir sefer için Bir deniz seferi için için
Her adam için  1,5 ton 2 ton 2,5 ton
Her hayvan için 2,5 ton 6 ton 7,5 ton
Her top veya vasıta-i nakliye için 4 – 4,5 4 – 4,5 4 – 4,5

     İş bu erkam, her adamın ve her hayvanın havaiç zaruriyesini tahmil hususunda icap eden mahalde câmî’dir.  Uzun bir deniz seferi için İngiliz farziyatı esas olarak kabul edilecek olursa ayrı ayrı tabiye cüz-i tammları için farziyatiyesi elde etmiş bulunuruz.

Bir tabur    5000   gayri safi tonilato
Bir süvari bölüğü  2800 gayri safi tonilato
Bir batarya   3000  gayri safi tonilato

      Bir cephane kolu veya fırka köprücü takımıyla beraber bir istihkâm bölüğü ale-l tahmin bir bataryanın aynı bir mahale ihtiyaç gösterir.  Dört bölüklük bir süvari alayı, takriben 2 ½ taburluk bir yer işgal eder.  Bu hal, gemi tertibatının, hayvan nakliyatı için arz ettiği müşkülata inzimam edince tabiatıyla erkab edilecek süvari kıtasının tenkıs miktarına saik olur.  Asker sevkiyatına elverişli büyük vapurun hacim istiabiyesi, 3000 ila 5080 tonilato olduğuna nazaran 1800 ila 3000 kıymet safiye eder.  Cenubi Afrika sevkiyatı esnasında 10200 tonilatoluk (Bavaria) vapuruna, İngilizler tarafından 2900 efrad konmuştur. 

     Büyük cüz-i tammların erkabı için hacim istiabı tayin ederken İngilizlerin yaptığı gibi adam başına 4, hayvan başına 10 tonilato hesap etmek muvafıktır.  Bu erkamda;  iaşe, vesait-i nakliye ve esliha da dâhildir.       Gemilerin tertibatı, harbiye dairesinin taht-ı teftiş ve murakabesinde icra edilir. Efrad ile hayvanlar, mümkün olduğu surette aynı güvertede barındırılmayıp efrada mahsus ikamet daireleri üstünde hayvanlar için ahırımsı yerler tertip edilirse daha iyi olur.  Uzun seferler esnasında beher 50 kişi için haftada dört defa taze ekmek yapabilmek üzere, bir fırına ve bundan maada her 60 kişi veya 30 hayvan için, 24 saat zarfında içme suyu ihtiyacının dörtte bir kadar fazlasını temin edebilmek üzere, bir tatlı su makinasına ihtiyaç vardır.  Günde adam başına 3,5 litre su ve hayvan başına 36 litre içme suyu lazımdır.  Bir gemi malum işçilerle 4 ila 6 günde bir nakliyat askeriye seferine 7 ila 10 günde dahafazla miktarda hayvan sevkiyatına, hazırlanabilir

Donanma mecmuasının haftalık gazetesidir.

Numara 148 / 99

Mülahaza

Maksada doğru

     Noksanlarımız

     Girit seferi hakkındaki makalelerin tahşiyesi:  bu hizmeti ifa eden muharriri-i coğrafiye ile hususuyla bunun eski kısmı ile iştigale sevk ettiğinden, pek büyük ve ilmi bir noksanımız daha meraretli bir ihtar ile memalikinin hakiki irfan ve himmet sahiplerinden ikmal, fedakârlığını dileyip durdu.  Tahşiye eden iki refik, o zaman Osmanlı donanmasının uğradığı sahillerin tarihlerimizde gördükleri isimlerini yeni haritalarda – bittabi – bulamamışlar, eski membaları ise – yine zaruri olarak – yenilere tatbik noktasında çok nakıs bulmuşlardır.   Burada bir misal ile bu hükmü teyit etmek lazım gelirse, uzağa gitmeğe hacet yoktur.  Henüz azim bir hamiyet ve tetkike muhtaç duran, bahriye tarihimiz, yazılacak olsa, maksur bir misal ile tarihlerimizde, pek çok isimleri gecen sahil ve adalar isimleri bir cetvele dizilse, mevkilerinin tayininde epey zahmet çekilecektir.  Buraya lalettayin birkaç isim yazıyoruz:  Çamlıca, Suluca, Termiş, Kızıl hisar, Çuka, Değirmenlik, Menekşe, ilh. Ekseri Yunan adalarına ait olan bu mevkiler elan vardır.   Fakat bizde şarka ait maârif;  Eskimiş itibar edilerek nazardan düşmüş, havasın bile, idrak sia – rezmanlar – çok daralarak maârif binasına çok vehn arz olmuş olduğundan garbın Yunancadan tahrif ile aldığı isimler;  Ciddi ve ilmi olmak lazım gelen makalelerde, hatta tarihi eserlerde bile yer bulmuştur. 

     Biraz acı, – fakat tabiatıyla – tenbiye hassasına haiz olan bu masalları biraz daha tevsi edecek olursak şu mülahazanın esası ikmal edilmiş olur.  Layık oldukları cezayı görmekte olan İtalya haydutları, Trablusgarp vilayetimize el uzattıkları zaman;  Burada harbi takip eden gazetelerin me’hazları ecnebi âsârı olduğundan isimler, tercüme tarikiyle anlaşılmayacak bir hale geldi.  O zaman neşir edilen haritalar henüz ellerdedir.  Almancadan, Fransızcadan nakil edilen isimlerin aslı Arapça olduğuna bin şahit ister,  Hala bugün bile Merakeş’i Marok;  Dar-ül ibizayı, Casablanca, El Cezireyi, Algérie yazan çok görülmekte, Şengin, Bar, Olgun, Seni, Kiliya, Hızır İlyas, [Tuna’nın bu mansubu daha bu gün bile Saint George yazılmaktadır.] isimleri gazete sahifelerine yanlış geçmekte Varşova’ya, Demir Kapı demekte, imsak olunmakta, İkanın Fransızca ismi aynen nakil olunmakta, hatta İzmir’in Karşıyaka’sı bile bazı dalgın mütercimlerce aynen ika edilmektedir.  Rumeli’nin kasaba isimleri bile – me’haz hangi lisan ise – ona göre değişip duruyor.  Bize öyle geliyor ki, bir iki sene sonra bu kasabaların yeni isimleri söylendiği zaman, neresi olduğu anlaşılamayacaktır.   Coğrafya, tarih isimlerinin kâffesi bu tahribden az çok hissedardır.  Maziden yine misal getirmeğe ihtiyaç var ise, tekzibe uğramaktan korkmayarak söyleriz;  Naima, Evliya Çelebi gibi âsârda, görülen isimlerin yüzde sekseni meçhul saffetini muhafaza etmektedir.  Faraza, Macaristan’a ait isimler;  bazı himmet sahiplerinin neşriyatı olmasa iklimlerin maverasında birer belde ad edilecektir.  Bazı coğrafya isimleri ise, me’hazımız hangi lisan ise, onun tebdil ve tağyiri veçhe ile lisanımıza birleşmek istimdadını gösteriyor. 

     Bu ilmi bir hastalık ise esbabını birkaç cihetten taharri etmek lazım ve bu tarik ise şifa neticesine muvassıldır. Bir sebep; Bizde henüz tetebbuun manası anlaşılamamasıdır.  Elimize geçen bir kitabın, o vadideki sair kitaplar ile mukayesesi bile zor geliyor.  Bir sebep daha;  Şark ile garbı, onun elbette birbirinden ileri olan malumat ve telakkiyatına tevfik edememektir.  Memleketi tanımak ihtiyacı his edilmiş, bunun için çok yazı yazılmış, bu mevzuun henüz modası geçmemiş ise de, bu meselede de fiil çok noksan kalmıştır.  Açık söyleyelim;  biz memleketimizi, sahillerimizi, denizlerimizi ecnebilerden değil, kendimizden öğrenmeliyiz.  Aksi pek ayıp, hatta günah olur.  Memleketimize ait bir tedkik name neşir olunsa me’hazlarımız mutlaka garbi olmak, insana ne kadar ağır geliyor.  Bu me’hazlardan istiğna biraz fazla görülse bile ne derece iftikar, onlarca da pek çok merdiddir.  Çünkü her memleket sahibine aittir.  Hariçten gelip görmekle, içinden tedkik etmek arasındaki fark;  en basit düşünce ile de tayin eder.  Avrupa’da “istişrik” ilmi çok ilerlemiş.  İslam ve Türk medeniyetleri yine tedkikte Almanya ve Rus müsteşrikleri çok ileri gitmişlerdir.  İbretle tedkik etmek, sonra derin derin düşünmek gerektir ki moskof âlimleri, Türk medeniyetini tedkikte, nice meçhulleri, medeniyetin müntedarlıkları arasında maluma tebdilde büyük bir nam kazanmışlar.  Acaba biz ne yapıyoruz?

     Sual sırası buraya gelince:  meraretle düşündük, elbette kari’îlerin de bu tefekküre iştirak ederler. . .

          Donanma.

MİLLET NE VERMİŞ?

Para Kuruş Tarih-i iradi
        95 3,Kanunu evvel 1333 pazartesi
     1922 4, Kanunu evvel 1333 Salı
20 52884 5,Kanunu evvel 1333 Çarşamba
     515 6,Kanunu evvel 1333 Perşembe
     774 8 Kanunu evvel 1333 Cuma ertesi
     202 9 Kanunu evvel 1333 Pazar
20 56392  

İcmal hadisat

İnsan bilmediği şeyden bahis edemez. . [*]

     Alemin cihan mutâa haysiyeti, iştihâr ve türfe arzularına feda edildikçe manayı sükût – elim olsa da – vazife-i milliyede müsamahaya matuf olacağından bu sütunları hadisat ahire-i ilmiye ye hasr etmeye mecbur oldum.  Bizim anladığımıza göre her yerde rütbe-i bülend alemin bir kisve-i vakarı vardır.

[*] – Ders-i aşkın müşkilin Yahyâ nice halleylesin  

          Söyleyenler kendisin bilmez bilenler söylemez

          Şeyhülislam Yahya Efendi

Meratib zahirenin pek çok fevkinde duran bu vakar alemi, yalnız sahiplerini tevkir umuma mazhar etmekle kalmaz.  Hakiki âlem, âmmenin göstereceği ta’zim;  Nihayet zevahire maksur kalacağı cihetle çeşm-i maneviyat persist onun eşkâl muhtelifesini de arar.  Bizden başka nereye gide bilir. İlim endişesini zevahir kelimatta değil, hakikati fazilette bulanlar onun huzurunda sükût etmekle en büyük hürmeti ifa etmiş olurlar.  Âlemin söylemeğe başladığı her bahiste susmağı bilen bir zümre;  haysiyet ilmiyeyi bilmiş ve tanımış demektir.  İdrak umuma mikyas olacağı cihetle bu da milli bir borçtur. 

     İtikadımıza göre âlim, bizzat müfit olmakla neticeye erilemez.  Onun hassa-i asliyesi sahibini yükseltmek olduğu kadar, gayri de müstefid eylemek suretinde tecelli eder.  Hakiki âlim, daima yüksek düşünceli, yüksek ahlaklı olur.  Yalnız ilmi ile değil, onun zadesi olan ef’ali ile ilka-yı hürmet eder.  Sever ve sevilir.  Âlim hakiki, hiçbir zaman inhisar taraftarı olamaz.  Hudud ilim, edilemeyeceği gibi miras-ı peder veya tevcihe resmi olarak telakki edilemeyeceğinden iddiası mahilisine bile uğramaz.  Sakin vazi’ olmakla kendini yükselttiği kadar, haysiyet âlemi ala eder.  Bilmekle, bilir görünmek arasında merahil dûra-dûr  bulunduğunu bilen bir kitle, fezail ciddiye eshabını bilir, tanır sever.  Ona sahip olamayanlardan yalnız hak takriri değil hatta hak tekama bile nez’ eder.  Faraza, aslında cüret cahilane sahibi biri, kazaen bir Enstitü’mde fuzuli kürsü-i tedrisi işgal edecek olsa, onu derhal müstahak olduğu mevkii tenzil eder.  Mektebe gönderir.  Bununla da kalmaz.  İlim söylemeğe başlar başlamaz, yalnız onun sahih ün nasıb eshabını dinler.  Yanılıp başka biri söze karışmak cesaretinde bulunursa sîlî-i manevi-i te’dîbi, başına indirir.  İşte asıl o zaman ceza-i mailkini bulur.  Kitlenin bu taassub ilmperestisi, sebük-magzanı da ilmin hudut vakarı etrafında bir mülk-l isyana – tarzında gezip duran hayâdan az çok nasibedar etmeğe mecbur edeceği cihetle bu türlü cezaya tediye müstahak olacak az bulunur.   Onun içindir ki, hangi mesele-i ilmiye olursa olsun ehline terk edilir.  Bizim için haysiyet-i ilmiye bu demektir.  Aksini düşünmek, zat-ı aziz ilmi delil edip bırakmak demektir.  İnsaniyet mütefekkire artık <<kader na-şinalık>> lügatini esatire terk etmek istiyor.  Fakat en nihai takdiri unutmayarak, tevkir ilme hudud makule çizmiştir.  İlmin hüner-i mukaddemat inkişafını gösterdiği bir memlekette ammenin, tagliyatı intaç eder.  Âlemin haysiyeti pay-i mal olur .  tasalluf bünye-i umuma girer.  Faraza, <<milli tarih yazılmak>> meselesini meydana çıkar çıkmaz tarafdaran inhisar ve iştihar, nef’ umumi pamal etmeği ecel maharet bilirler.  Medlûl tarih meydandan gaib olur.  Tarihi, usulünü, gayesini kimse tarif etmez.  Asıl olan bu iken, tarih müftekır talim dururken onun yazılıp yazılamayacağı meselesi meydan alır.  Yazılamaz diyenler, yazabilmek kudretinden ne kadar mahrum iseler yazanları da yazmaktan men etmek için o derece savlet ve cüret sahibidirler. 

     Bir de <<milli tarih >> yazılır.  Yazılmak için lüzumu olan menabi’ ve şerait mevcuttur.  Mâni’ aslı ise devre-i intikalin şeref imtiyazını kendilerine hasr etmek iddiasıyla saha-i neşriyatta gürültü yapanların vücududur.  Çünkü <<milli tarih>> meselesi yazılıp yazılmamak devresine girince, çıkmaz sokağa sapılmış demektir.  O girive ise bu toprağa velvele-i tasalluf ile değil, sükût fazilane içinde hizmet vakıf-ı hayat etmiş olan hakiki ulemayı sine âlemin muhafaza-i haysiyeti namına – muğber ve sâkit bir vaz’ ihtiyarına mecbur eder.  <<milli tarih>>  yazılmak gibi hayırlı bir emel vatanı izhar edilince erbab-ı neşriyatın vazifesi onun erai manabi’ ve ihzar hatveti olmak icap eder.  Bu emir hatır, milletçe bir iş olduğundan herkesin bildiğini, hatta bilip sakladığını mercii ilmiyesine bildirmeği farzen vataniye ad etmesi de lazım gelir. 

     Gönlün dileğine nihayet mi olur?  Hususiyle böyle meselelerde . . .  Biz isterdik ki milli tarih yazılmak sözü meydan alır almaz – fakat bilenler – söylesinler.   Derhal bir kişi (yazılamaz) iddiasını – hem de kendi kalemi ile – bir dahme_i taarruz ve tahakküm şeklinde fırlatıverdi.  Onun içindir ki icmal namenin lisan beyanı da bu tarza müftekır kaldı. Evet. . .  Kıyas-ı nüfus edilirse bu iddia doğrudur.  Zira birisine tahsilden sonra (ruh-ül cemaat) i berbat ve mülevves bir tarzda tercüme edenler yahut (Napolyon ve Selim Salis) gibi bir eseri muharriri tesirinden ağlatacak bir hale sokanlar bu diyarda var, her nasılsa payidar oldukça elbette milli tarih yazılamaz.  Çünkü Arabi bir cümle-i basitenin kıraat suhlesine bile muktedir olamayanlar, edebiyat Arabiyeden bahse kalkıştıkça ammedeki fikri teşviş hayret fermude, en nikbinleri bile düşündürecek mahiyettedir. 

     Hâlbuki bu gibiler biraz idrak-i nefs hassasından nasibe-dar olsalar memleketin elli seneden beri tarhiyle iştigal etmiş en maruf tabiri ile saçını sakalını bu yolda ağartmış hocalar huzuruna ancak doğru ibare okumaktan bile aciz bir şakird, vaz hicabı ile çıkabileceklerini düşünecekler (olmaz) ı (ne için olmaz) şekline de ifrağından zaten aciz oldukları cihetle (tarihte usul) unvanıyla gördükleri satır garibiyenin istifham manasından da vaz geçerek sükût edeceklerdi. 

     Yanlış bir Fransızcanın verdiği humâr-âlûd bir neşve-i gurur ile menabi garibiyeden her birinin malum olamadığını ileriye sürmek, mütekellimin hüviyet malume-i ilmiyesinden sarf-ı nazar, memleketin bu kadar erbab-ı irfanına karşı – adem-i tekerrürünü her sahib-i mülahazanın bi-hakkın talep edeceği – bir cüret-i had naşınasanedir.   Bu iddia için uzun uzadıya taharri-i delaile neden ihtiyaç hâsıl olsun ki, bugün de müsteşrikinin kabul ettikleri usul (bir medeniyeti aslından taharri) tarikasıdır.  Fakat bizde (milli tarih) yazılamaz diyebilecek kadar mahrum insaf duranlar, garbın bu usul istiksasına esas olan me’haz şarkiyenin iki satırını istihraç mana edecek surette doğru okurlarsa. . .

     Bu bahiste sükûtu ihtiyar ediyorum.  Evet.  Hiç şüphesiz (tarih Osmani encümeni) tarafından neşir edilen birinci cilt Osmanlı tarihi daha iyi olabilirdi.  Fakat vukuat ve medeniyet mütekaddimenin tavsifine ait birinci cilt, ne atisi için senet ittihaz edilebilir, ne de onun altı yüz bu kadar sahifeye sığıştırdığı malumattan istiğna gösterilebilir.  Munsıfâne düşünmeliyiz ki biz, henüz o malumatı toplamak kudretini iktisab edebilmek devresini de ikmal edemedik.  Ali Emiri Efendi gibi milletine uzun senelerin mahsul himmeti olan büyük bir hazine-i nevadiri – on parasız – ihda eden bir zat, bize o hazinenin, Osmanlı tarihine ait kısımlarını da nakil ve tarif etse yine pek büyük bir hizmettir.  Çünkü bizim (tarih yazılamaz) iddiasıyla bu kadar büyük bir işi de hasr ve kasr etmek isteyenimiz, o menabi’ irşad üstad ile anlamağa muhtaçtır.  Yalnız onlar değil, hepimiz, topumuz muhtacız. 

     Ali tarih yazmak meselesi henüz resim halinde bulunuyor.  Korkarız ki <<Ali tetebbular tetkik>> encümeni gibi merci resmiyesinin güzel düşünülmüş bir teşebbüsü gibi (iddiayı intaç) ile ortaya atılanların ihtiras ve inhisarına bazıca olmasın. . .

     Arabide tarih nasıl yazılmakta olduğuna dair – mutlaka yanlış tercüme ile verilecek cevaplarda biri ikna edemez.  Çünkü öyle tarih yazanlar, evvela menabi’ tetkik ve tasnif etmiştir.  Şimdi yazmağa teşebbüs edilirse bu birinci şart, hakkıyla ifa olunabilecektir.  Cenab-ı hak bu gibi eshab-ı sa’y ve himmetin hizmeti meşkur ve me’cur eylesin. . . .

          Hüseyin Kâzım

Donanma

HARB-İ HAZIRIN MENŞEİ

Geçen nüshadan mabad

     İş bu merkezde iken 1905 Martının otuz birinci günü Almanya imparatoru nagehan Tanca’ya çıka geldi.  Ve kısve-i mahalliyeyi iktisa edip ve Fas ricaliyle görüşüp müdafi’ İslam vaz mühteşemanesiyle <<umur-u memlekete müdahale etmek kimsenin haddi değildir>> sözleri gümbür gümbür ortaya fırlattı.  Bu nümayiş nâgeh-zuhûr üzerine birkaç gün evvel Mösyö del Casa’nın senasıyla tertib-i lisan eden acul tebrikcilerin dilleri tutuldu.  Ağızları kapandı.  Pişmiş aşa buzlu su katılmıştı.  Fransa için ya azminde sebat ve devam etmek veya yelkenleri suya indirmek lazım gelir.  Lakın Tanca nümayişin tantanası mahalline maksur olmayıp hatırlardan biran çıkmayan vehim.  Ve hırsları canlandırmış idi.

     Fransa Fas’ta bir külah kapayım der iken Vojlerde ve Levren hududunda nâire-i harbin alevlenmesine meşale tutacak idi.  Alman matbuatı tahvil-i lisan ile Fransa’dan şikâyete vesile bulmuşlar idi.  Başvekil Buluv <<İmparatorun Tanca’daki akvali Alman milletinin makûs ihtisasatıdır.  Fas meselesinden başka Fransa ile hal ve izale edilecek nice sui tefhimler vardır>>  gibi sözler ile efkâr-ı umumiyenin gerginleştiğini ve Almanya hakkında reva görülen muameleyi tezliliye ye tahammül edemeyeceğini anlatıyor idi.  Müşarünileyh 1870 de Duke of Gramont’un mevkiinde bulunuyor idi.  Vaktiyle Bismarck’ın istediği gibi eğer 1905 de Fransa vuku harbe arzu etse bir ufak mümânaatı ani ateşlemeğe sebeb olabilir idi.   Lakin Fransızlar neticesinden emin oldukları bir melhameyi ika eden tevakki ettiler.  Mösyö Del Case istifaya mecbur olup hariciye nezaretini reis vükela revüye deruhte eyledi ve Almanya’yı Avrupa halka-i siyasiyesinden çıkarmağa ve müzakerat devliyeden uzak tutmağa yeltenen Fransa şimdi onun dediğini yapmak mecburiyetinde bulundu.   Bereket versin reviyenin mülâyemetiyle harp halinin önü alınarak Fas ihtilafının cenubi İspanyada kâin el-Cezire [el Hudra] da beyn-ed-düvel akid olunacak bir konferansta fasıl ve tasfiyesine karar verildi.  Ve maderiyet muahede-i sabıkası ahkâmına rücu’ olunmak suretiyle aile bertaraf kılındı. 

     Fas meselesi beş altı sene sonra bir kere daha Hollanda 1911 aynı zamanda İtalyanlar Trablus garba girip devlet-i aliyeye ilan-ı harb eyliyor idi.  Almanya hükümeti bu defa Fransa’ya muhalefet etti.   Kongo hatasının mühim bir kısmı kendine verilmek şartıyla Fransa’nın Fas himayesini zımnen tanıdı. 

     İçin için işleyerek kırk üç sene sonra harb-i hazır ile patlayan Fransa – Almanya adaveti Avrupa siyaset umumiyesinin zahiri nokta-i temerküzü olmuş ve efkâr-ı umumiye her an kendini cenk arkasında gibi zan eyleyerek cesim âlemde müteşennih bir cerihayı aşıp viga açılmış idi.

     En müterakki ve en mütemeddin olan bu iki millet izale-i husumetle uyuşmak yoluna gitseler medeniyete ve terakkiyat umumiyeye ne feyzli fevaid temin olunacağı müslim olduğu gibi sulh ve salah ve huzur ve refah onların ittifaklar aktiyle müyesser olacağı da muhakkak idi.  Rûy âlem o zaman başka bir manzara irae edecek idi.  Fransa kendine hiçbir cihette müşabeheti olmayan Rusya’ya bedel Almanya’ya dost vefa ki uzatsa, ittifak müselles Almanya, Avusturya, Fransa’dan terekküb etse harp korkularına mahal kalır mı idi?  Almanya imparatorluğu Fransız dostluğuna teşne idi.   Ve onun husulü ikinci Wilhelm’e bir ser name iştihar ve mübahat daha olabilir idi.  Ne faide ki eski davalar şöyle dursun Alsas – Loren, karaçalı gibi aralarına girmişti.  Bu siyasi çalıyı koparıp atmağa ne hulus niyet, ne mantıki ve hikmet ve muktedir değil idi.  Onların adaveti yüzünden insaniyete kahır ve sitemler hazırlıyor idi. 

     İngiltere – Almanya rekabeti – Bismarck 1878 Şubatının on dokuzunda irad ettiği meşhur nutukta demişti ki rekabet ticariyeden ve her yerde ola gelen bazı geçici ihtilaflardan maada İngiltere ile aramızda hiçbir niza’ menfaat bulunmamak vaziyet mes’udesindeyiz, çalışkan ve sulh perver iki millet arasında ilka’ harp edecek hiçbir şey bu kadar devr-i zaman ile ahval tamamıyla değişmiş ve Almanya ve İngiltere niza’ menfaatle iki düşman gibi karşı karşıya dikilmiş ve rekabet ticariyeleri sarıp ve çapraşık vadilere saparak ihtilaf daimi müncer olmuş ve çalışkan oldukları için idame-i sulh ve mesafat edemeyecekleri zan kavisi vücud bulmuştu.  İngiliz – Alman rekabeti senin ahirede Avrupa tarih siyasiyesine hâkim olarak bütün devletlerin ef’âl ve etvarını büyük mikyasta tayin etmiştir.  Erbab-ı kalemden meşhur “Rene Pinon” 1909 da bu bahse dair yazmış olduğu bir makalede diyor ki <<İngiliz – Alman rekabeti siyaset umumiyenin hudut azimesini çizmektedir.  Her şeye karışır ve her karıştığı şeyi tevhim eyler.  Aralarında büyük muharebenin sıklet intizarıyla âlem bihuzur olmakta, kâbuslar, hayat sakinaneyi karıştırmakta, milletler, fırtınanın takrini his eden kuşlar misalli burayı geçirmek için saminane ve sabırane bir melce’ aramaktadır.>>

     İngiltere’nin şevket ve serveti diğer devletlerle münasebatı üzerine ağır bir baskı gibi yüklene gelmiştir.  Bu şevket ve servetin mebde’ istihalesi on sekizinci asır evasıtı olup on dokuzuncu aşırın nısf-ı ahirinde üç tekemmüle vasıl olmuştur.  Bu kadar mutlak, bu kadar derin, bu kadar esaslı, bu kadar süratli istihale başka yerde görülmemiştir.  Pek parlak olan çiftçiliğini terk ile timar ve kömürde ve pamukta anasır-ı cedide-i servet bularak cesim ve heybetli sanayiine tahvil fiiliyat ve hasr-ı himmet eylemiştir.  Saman ve yesari el-yevm sanayi ve ticaret üzerine müessirdir. 

     İhracat ile yaşadığı cihetle satacak yere ve müşteriye muhtaçtır.  Senevi hariçten iki yüz milyon İngiliz lirası bedelinde me’külât celbine muhtaç olduğundan mesaisi, sanayi, ticareti, gemileri, teşebbüsat nafiaya koyduğu sermayeleriyle her sene evvel be evvel işbu miktarı kazanmak lazımdır. İşte bu keyfiyet azametinin her acı ve şekve ve haşmetin za’fıdır.  Hiçbir mevsimde sekenesini altı haftadan ziyade besleyecek zahire med har olmadığı hesap olunmuştur.  Tarik bahriyesini on beş gün kapayacak bir hadise veya İngiliz emtiasına boykot veya birinci Napolyon’un tasmim ve tatbik eylediği sed-ebvab ticaret “abluka” ve elhasıl varidat ve varidatını kat’ edecek bir vaka İngiltere’yi açlıkla tehdide kâfidir.  Sanayi, ticari veya bahri her hangi bir rekabet, menabi’ hayatiyesi için tehlike teşkil edebilir.  Bir buhran iktisadi

Zafere doğru: [İtalya cephesinde 3200 metre irtifaında, Avusturya –Macaristan siperleri]

Her yerden ziyade bu memlekete icrai tesir eder, mesela fabrikalar duruverse (amelenin yekûnu yirmi milyon kadar tahmin olunmaktadır.) işsiz kalacak amelenin miktarı birden bire teksir edecektir ki zaten hal-i hazır ve asayişte bir buçuk milyona varan bu nevi’ kesânın bu dereceye ve huzur ictimaiye tahmil ettiği bar ve hatır şayan temil ola gelmiştir. 

     Kıtaat irze münteşir 29 milyon kilometre murabba üzerinde 350 milyon nüfusu idare etmek ve biri birinden uzak yerleri ve elvan ve tabayı muhtelif akvamı dağıtmamak ayırmamak için revâbıt münasebe ile hamlesini merkeze bağlamak ve başka cihete adem-i tevcihleri zımnında her birini hoşnut etmek ve ağyarın dide-i tu’mene sed çekmek İngiltere hükümetine mütehattim olan ve zaif azime ve müşküledendir.  Kanada’da, Avustralya’da, Afrika ve cenupta yerli parlamentolar teşkiliyle müstemlekat cesimeye muhtariyet verdiği gibi, parlamentodan mahrum kalan iktâr Hindiye’yi büyük mikyasta tevsi’ mezuniyet usulüyle idare etmektedir.   Emir idarede gösterdiği dikkat derecesinde turuk muvasalalarını temine itina eyleyerek mühim boğazları ve yol üzerinde gemilerinin tevakkufu için iktiza eden mersaları elde etmiştir.  Malta, Kıbrıs, Süveyş kanalı, Aden, Singapur, Saint Allen, Falkland ilh.  Bu mevazı’ mühimmedendir.  Aralarında icrayı ticaret ve idame-i münasebat, kuvvetli bir donanmaya ve hesapsız tüccar gemilerine mütevakkıftır.  Böyle vasi’ müstemlekeleri kabza-i tasarrufta tutmak için kuvve-i berriyesi olmadığından bütün ümidini donanmasına bağlamıştır.  İngiliz ananesi en birinci iki ecnebi kuvve-i bahriyesi mecmuundan lâ-akall yüzde on fazla harp gemisine malik olmaktır.  1897 de Kraliçe Victoria’nın altmışıncı sene-i devriye-i saltanatını mülabesesiyle tertip ettiği büyük resmigeçitte dünyanın her hükümetinden davet eylediği murahhaslara İngiliz bahriyesinin muhabbet müthişesini göstermiş ve şu kadar ki Fransuval ihtilalinde böyle bir heybetli donanmaya malik olan devletin otuz kırk bin bü’r çiftçisi ile uzun müddet uğraşması ve milyar sarf etmesi bir tezat teşkil etmiş idi.

     Abdurrahman Şeref

               Mabadı var.    

GİRİT SEFERİ

     Gecen nüshaya müracaat

Mukaddemata tezyil

          Girit sefer meşhurunun safahatını bir İtalya müverrihinden dinlemek, garbın bizim için ne düşündüğünü anlamak olacağı gibi erab-ı tetebbuda rahipler olacağından geçen nüshamızla ibtida eden silsile-i makalatı ve nakil gayyuru Ali Fahri Beyi takdiren epey mektup aldık. Bunlar meyanında haşiye tarikiyle ilave edilen malumat da lütfen takdir edilerek bu makalatın güzel bir tarihçi olabileceği, hatta kitap suretinde tabı’ ihtar olunuyor.  Biz kari’îlerin dikkat nazarına ve latif tab’ına delalet eden takdirleri minnetle karşılarız.  Asalet ve vekalit suretiyle arz-ı şükran ederiz.  Bu gibi teşvikat, bizi tevsii hizmete sevk ediyor.  Mecmua idaresince İtalyan müverrihinin menkulâtı menabi’ saireye bilhassa bizim tarihlere göre tahşiye edilmek vazifesi bana havale edildiği zaman sevinmiştim.  Kendime, gayretli bir refik tetebbu buldum. Ali Rıza Seyfi Bey arkadaşımın büyük ve medid bir hamiyyet mahsulü olan ve dokuz cilte varan muharebat bahriye tarihi ki – henüz basılamamış, tabı’ için perverde edilen ümitlerde şimdilik boşa çıkmıştır – ayrıça güzel bir rehber oldu, hizmet tahşiyede tazauf etti.  Onun için bu nüshaya mukaddeme tarzında tezyilata lüzum gördüm.  Henüz yazılmayan, yazılmak için de erbab-ı tasalluf velvele-i takat bir endazına hedef olan büyük tarih arasında değil, her gün müracaat edilebilecek asar meyanında – Ali Fahri Beyin himmetiyle – bu sahifelerde ufak bir mevki tuta bilirse tabii iftihar ederiz.  Şu suretle muharebat bahriyemizin cidden calib-i dikkat ve ibret-amûz bir iki faslı daha yazılmış, unutulan sahifelerden unutmayan hafızalara nakil edilmiş olur.  Şurasını da arz edelim ki aldığımız mektupların bazıları tahşiyelerin noksanını ihtar etmek gibi hayır-hâhâne bir dikkati ihtiva ettiği gibi bu cihet, muaheden bizim de nazar-ı dikkatimizi celb ettiğinden bu tezyili lüzum, ad ettik.  Şimdi asıl maksada gelelim;

     Abdülrahman Şeref Bey Efendinin şu satırları [ 1 ] esbab-ı fetih hakkında mücmel bir işarettir. 

     [Cezire-i mezkûra Venedik tasarrufunda olup Barbaros Hayrettin ve Turgut ve Kılıç Ali Paşaların Akdeniz seferlerinde bi’d-defa’at pâ-mâl semend garet ve Sultan Ahmed zamanından beri feth ve teshiri cây-gîr zamir devlet idi. . ]

     Geçen nüshada kayıt edildiği üzere Suphi Paşa merhum tarih seyyahdan ki – san’at tabii bizim memlekette ikinci defa ihya eden İbrahim Müteferrikanın eseridir – ve Naima’dan ahzen bu ciheti ve ta Sultan Ahmed evvel zamanından beri olan niyeti işaret etmiş idi.  Fakat Venedik balyozunun takdim ettiği hediyelerin, ettiği ricaların tesiri ile sefer mezkûreden feragat edildiği hakkında tarihlerde görülen rivayeti kabul edemiyoruz.  Girit seferine Ahmed Evvel zamanında niyet edilmesi esbab-ı hakkında Evliya Çelebi’nin nakil ettiği fikre ilhak şayan-ı dikkattir.  [ 2 ] Bu muhakkak ve yegâne seyyahımızın pederi Mehmet Derviş ağa, Sultan İbrahim zamanında Girit fethi başladığı zaman birkaç padişah sohbeti görmüş cihan-dide bir pir imiş.  Bittabi böyle bir gazayı ekbere iştirak edemediğinden ferzend ercmendi evliyanın sefere azimet ve tabiri veçhe ile <<salimin ve galimin>> vatana avdetinden, fevk-al-hadd memnun olmuş ve mahdumuna şu hikâye garibeyi nakil etmiş; 

     Birinci sultan, Ahmed;  Caminin temellerine memur kazılır, Beyler beyleri edecek kadar eser hayrının itmamına merak ettiği bir günde camiin hedm yerinde – Sokullu’nun hedm edilen konağı burada imiş – tabir o âyâ üzere bir çetr mülemma’ kurulur.  Zamanın rical-i ilahi, uleması, toplanır.  Bir simat mahmudi olur. Ulema, saliha hayır dua ederler.  Sultan Ahmedin cetr mülemma içinde ise Üsküdari Aziz Efendi ile sair birkaç zat ve Evliya Çelebinin pederi huzur-u halifede <<ber zânü>> otururlar.  Sultan Ahmed;  manevi-i çakidiri açar.  [Şâe inşallah taala bu camimiz temam olup Ruşen bir mabed olur.  Huda itmamını müyesser eyleye.  Ama bu camiye evkaf lazımdır buyurur.  Üsküdarlı Mahmut Efendi ise, dakik bir fikir siyasetle <<nüvit-l gaza, diyerek bir diyarı fetih eden>> teşvikiyle Kanuni Sultan Süleymanın gazevatından bahis açarak Girit’in ehemmiyet mevkiini ortaya sürer.  Cümle hazar tasdik ederler.  Unutulup gitmeğe bilmem neden mahkûm kalan güzel adetlerimizden olduğu üzere bu niyet haseneye <<el-fâtiha>> denir.  Hazar;  seb’ül-mesaniyi tilavet edip eli yüze sürürler.  Fakat esbab-ı maddiyeyi de unutmadıklarından fetih cezire için <sa’y beliğ gerek> olduğunu ihtar ederler. 

     O zamanın hakiki akıllarında dakik bir fikr-i siyaset olduğunu itiraf etmek kadir şinaslık olur.  Böyle bir seferi, şöyle bir hizmet-i diniye ile piraye-dar, ve cümleyi böyle şevk-i gaza ile teçhiz etmek icabat asra göre iyi düşünülmüş bir tedbir olsa gerek.  Sultan Ahmed’in fikri esasen bu ise de sulh ve salah üzere olduğu Venedikliden evvel cezirenin sulhen talebini arzu eder.  Üsküdarlı Mahmut Efendi teşvikten hali kalmaz.  Venedik “Pinch Primini” [ 3 ] (Kürt Çavuş) yediyle nama isal olunur.  Eski kurt Evliya Çelebinin tabiri üzere fasih-ül-lisân, bedî ül beyan bir kimse imiş.  Hamil olduğu hediyeler ile o zamanda yedi günde postaya oradan Venedik yakasına geçmiş, reis-i memleket, sefir Osmaniyi “alay-ı azim” ile istikbal eder.  Name-i hümayuna cevap olarak:

     [ . . . . Girit adamız ki hasret’l-mülüktür.  Onu size verelim der.  Kürt çavuş döner.  Namesi yine aynı mahalde okunarak mucib-i inşirâh olur.  Üsküdarlı Mahmud Efendi, yine el fatiha diyerek [ cümle has ve âmm hazar meclis fatiha-i şerife talavet ederek gülebanın mahmudi çekilir.]

     Peder evliya, fetih Girit’e şebb ve rûz müterakkıb imiş.  Sultan Ahmedin oğlu zamanında müyesser olduğuna sevinmiş.  İşte <Sultan Ahmed zamanından beri cây-gîr zamir devlet> revâitinin aslı bu olmak gerektir.  Devri Murad rabi’de niyet fethe gelince:  bunu da yine Evliya Çelebi’de bulmaktayız.  Eser meşhurunun birinci cildinde, iki yüz elli dokuzuncu sahifeden sonra anladığımıza göre hazret-i padişah Malta seferi niyetiyle tersanede azim bir donanma tedarikine başlamış.  Bütün cihan, harp hazırlığı ile iştigal eylemiş,  yedi yüz parça gemi hazırlanmış.  Bi-nihayet mühimmat idhar olunmuş.  Fakat Murad rabi’ mübtela olduğu hastalığın iştidadı ile döşeğe düşmüş.  1049 da irtihâl-i dâr-ı cenan ederek Girit cengi biraz daha tehir eylemiş.  Hatta Murad Hanın bir maûnası üzerine siyah yelken bezleri çekilerek, katran sürülerek Şah kale iskelesi karibinde karaya çekmişler.  Evliya Çelebinin tabiri üzere “bi-hükmi Huda baht dünya Malta ve sairinin” imiş.

     İşte Girit seferinin mebde’  budur.  Bu fevâid tarihiyenin iltikatı ise, böyle bir tarihçenin layıkıyla anlaşılması için bir mukaddeme demektir.  Bu ziyanın itmamı için,         bazı mukaddematın daha bilinmesine ve münakaşasına lüzum vardır.  Onlardan biri de Girit’in istilasına başlanıldığı sırada Serdar Yusuf Paşanın yaptığı plana aittir.  Bunu Ali Haydar Emir Bey (muharebat bahriye sahifelerinde) de münakaşa etmiş ise de ifadat tarihiyenin nakil mealinde zühûlü görüldüğünden Yusuf Paşa gibi bir veziri nahak yere muaheze eylemiştir.  Gelecek nüshada bu ciheti münakaşa edeceğimiz gibi asıl tarihe ait haşiyelerde de devam edeceğiz.  Yalnız kari’îlerimizden rica ederiz.  Bu silsile-i makalat, mecmuanın bir nüshası mütalaa edilmekle;  neticeye muvasıl olamaz.  Havaşi, tezyîlât makabline müracaat edilmek şartıyla müfid olur.

     Makaleye tahsis edilen mahallin müsaadesi nispetinde tevzih-i maksat ettik.  Rağbet karia’nın devam ettikçe bu hizmet tevsi’ edecektir.

     [ 1 ] – Tarih-i devlet Osmaniye’nin ikinci cildine müracaat.

     [ 2 ] – Birinci cildine müracaat

     [ 3 ] – Evliya Çelebiyi tashih ve tahşiye eden Necip Asım Bey bu kelimeyi reis-i hükümet, kıral ve hariciye nazırı manalarına hamil ediyor. 

A. K.

donanma

     Ilgaz Kastamonu’daki silsile-i cibalin bir şubesine alam olmuştur.  Bu silsile, vilayetin garbından başlayarak Abas dağı, Ala dağ, Işık dağı, Ayagaz dağı isimlerini alır.

     Ilgaz’ın veçhe teskiyesi hakkında Hüsameddin Efendinin eser-i himmeti olan Amasya tarihinin ikinci cildinde ise şöyle bir kayıt gördük. Ebru, bacının Türkçesinde kurt ve olgaz, olgaz da gürbüz manalarınadır.  Olgaz, muahharen Ilgaz demekle meşhur olmuştur.  Bacının, Ahmed Refik Paşanın lehçesinden de müstefad olduğu üzere, Türkün bir zümresidir.  Bacanak da denilir.  Hicretin birinci aşrında Volga nehrine kadar uzanan Oğuzlulardan bir zümredir.  Ilgaz veya Olgaz ismi ise o civarda tütün eden bir kabile isminden alınmıştır.  Ilgaz’ın gayet latif muvâk, hususiyle çam ormanları misilsiz denilecek kadar güzeldir.  Hayfa, Gebze memleketimizi ecanibden tanımak illetine giriftar olduğumuz gibi, görmeden yazmak, görmeği istemek, fakat görmek lüzumunu gayra telkin eylemek hatalarından da kurtulamadığımız cihetle güzel memleketimizi hiç de bilmeyiz.  Bilmeğe uzandığımız zamanda derhal tasalluf başlar.  Bir köyü, bir çeşme başı, bir çoban, bir kaval tasvir-i tabiat için kifayet eder.  Bu tasviri ise İstanbul’un Kartal’ından, Sivas’ın ufak bir köyüne kadar götürelim.  Mutlaka tatbik edilecek bir yer buluruz.  

     Biraz daha garbi görünmek ister isek, letafet kâinatı mutlaka İsviçre ile ölçeriz.  Hâlbuki şu güzel fakat öksüz yurtta nice elvah-ı tabiat vardır ki hayale bile sığamaz.  Biz bu şiiri gören ve his eden bir kalemin mahsulü olmak üzere beğendik.  Onun içindir ki şekle de bakmadık.  Halka doğru gitmek nazariyesinin bu gibi şiiri tecellileri bizce her zaman memnuniyetle karşılanır. 

     Bu şiir üzerine, halk edebiyatı hakkında mütalaalarımızı yazmak istiyor idik.  [Tercüman-ı Hakikat] gazetesinde muhterem Ahmed Agayef Bey Efendi (halka doğru) teşebbüslerinden, Ziya Gökalp Beyin milli hırs hakkındaki ictihadatından bahis bir makale neşir ettiklerinden bu mütalaanın tevsii ile, gelecek nüshaya tehirini münasip gördük. 

Zafere doğru:  İtalyanlardan iğtinam edilen ağır bir bahriye topu.

EDİBA VE SİİRANIN İRADI

     Gönderilen bir mektubu – mütalaa ilave etmeden – aynen derç ediyoruz:

     [. . . .  hatta müellifleri düşündüğümüz zaman, bütün mesai saatlerini telif ve tetkike hasr eden fedakâran ilim ve irfanın her asırda – eserlerinin Pazar marifette temin eylediği mebaliğ ve hedayâ ile sadrmak eylediklerini görürüz.  Müellif eserini yazar ve onun dibacesini bir mutemevvil veya bir makbul namına vakıf eylerdi.  Bu erbab kalemin o zamanki dahl muayyeni idi.  Acaba bu suretten başka ne ile hayat temin edebilirdi?

     Kezalik bir şair;  kelimat âleminin, hayalat ikliminin bir siyah derbederi gibi dolaşır ve çalışırken ona idame-i hayat için nereden beş para verilirdi?  Bittabi o da bidâat-i şiir ve hayalinden bir kısmını her hangi bir zatın gam ve hesabına istimal eyleyerek maişetini temin ederdi.  Yalnız şurası muhakkak ki o zamanın bazar irfanında müşteri bulmak herkese müyesser olamazdı. 

     Her şey gittikçe bir tekâmül bir tebdil arz eylediği gibi bu ticaret de büyük tahvillere uğradı, matbuaların tesisi meseleye başka renk verdi.  Hatta matbualar doğrudan doğruya devlet namına işlerken baladaki tarzda devamda muztarrdı.  Bugün bir şair ne ile geçiniyor, bir müellif nasıl sedrmak eyliyor, bir edib ne suretle maişetini tehvin ediyor?

     Halit Fahri Bey bu kabilden bir makale yazdı.  Eskileri – yenilerin mu’tadları veçhile – ber-vech-i ma’ruz mutalaatı örtülü geçerek hayır belamak istedi. İnsaf etmiyordu ki o makalesini bile zat-ı âliyeleri caizesiz yazmamıştı.  Nemikayı ben mütalaa ederken Latifi Efendinin müstehzi ruhunun bana refakat eylediğini sanki seziyordum.  Çünkü bu gencin o eserlerini okumaktan anlamaktan aciz kaldığı zevat hakkında duru devraz atıp tutması hiç yakışmıyordu.  İşte size aynı makaleden bir parça iktibas ediyorum.

     <<Bakinin şu mısralarını okuyalım:

     Merhamet mevsimi, ihsan demidir sultanım,

     Latif kıl her ne ise devletine layık olan

     Bezl ile az ola mı nimet-i cud u keremin

     Yemeden eksile mi havn Halil ür Rahman

     Nasıl hoş değil mi? . . . Öyle ya şairin hakkı var!  Havn Halil ür Rahman yemekle eksilir mi?  Ne olur, kâsemize ondan biraz akıtmakla kıyamet mi kopar?. . . >>

     İşte bunları o makaleden iktibas eyledim.  Ey kari’ sen de dikkat et!  Baki’nin şiirinden muharrir bir şey anlamış mı?  Havn Halil ür Rahman’a nasıl mana verdiğine dikkat ettiniz mi?  (kâsemize ondan biraz akıtmakla kıyamet mi kopar?)  şerhandan şarkda pek maruf bir mühimman-nüvazlık enmüzeci olarak meşhur olan han İbrahim’den haberdar mı?

     Bu yalnız bir lügat meselesi değildir, evet insan lügati açar, hânın süfre manasına geldiğini görür, bir maharet değildir.  Ancak mesele bu kadar basit değildir.  Şark eserlerini anlamak için şarkı bilmek icap eder.  Şarkta an’anât tarihiye ye, bilhassa her dilencinin günde elli defa kulaklara isal eylediği bu meseleye vukuf ile ancak Baki’nin o parçası anlaşılabilir.  Ne olurdu müsteşrikler kadar kendimizi bilmeğe çalışsak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.